11.08.2010

Inception Hakkında Söylenebilecek Son Söz!


Uzun yıllardır beynimizi, gözümüzü ve belki de daha fazlası; ağzımızı bu kadar meşgul eden bir film görmemiştik. Sağda solda film hakkında eleştiriler; filmi spoiler vermeden anlatmaya çalışanlar (ben) gördük. Daha sonra işi grafiğe dökmeye çalışanlar oldu ama onlar bile yanıldılar, çoğu doğru şeyi hatalı olarak sundular.

İnternette dolanırken çok çok alakasız bir şekilde bir yazıya rastladım. Bu zamana kadar film hakkında yazılmış en doğru yazıydı okuduklarım arasından. Yazı, Brahma-Pyhshics-Inception arasında bir bağlantı kurmuş ve filmin sonunu yazarımız; belli teoremlere ve kanıtlara yer vererek anlatmış.

Filmi her izleyen bir şekilde yorumladı ama daha ileri bir seviyeye geçmek istiyorsanız bu yazıyı üşenmeden okumanız gerekiyor. Bu yazı benim için artık Inception dosyasının kapanışı oldu. Belki yazıyı okuduktan sonra C.Nolan'ın kafasının içine girmeyi başarabilirsiniz.

Yazıyı okumak için, alttaki linke tıklayın...

BRAHMA, PHYSICS AND INCEPTION

10.08.2010

Umut [2008]

Öyle bir durum ki, kedilerden nefret edersiniz, geçmişinizde sizle yolları bir şekilde kesişmiştir ve uyuz olursunuz. Ama yolda topallayan bir kediyi gördüğünüz zaman gider onu yolun tehlikeli bölgesinden alırsınız. İşte bu filmde aynen bu hikâye ve hikâyede yaptığınız davranışı sergilemenizi bekliyor sizden. Gidip onu kurtarmanızı bekliyor resmen.

Kalıyorsunuz izledikten sonra. Kendinize tek bir soru sormanız gerekiyor; Ben bu filmi izledikten sonra, acaba ucuzlaşan Türk sinemasının sonunu dram-dram ve dram ile bağlayarak ağlatma çabasından nasibimi almış bir izleyici olarak filmi beğendim mi? Yoksa oyunculara,




Cape Fear [1991]

Açıkçası film konusunda çok açığımın olduğuna inanıyorum. Gerçekten de bir çok insanla karşılaştırınca kendimi, çok yetersiz ve zayıf hissediyorum. Sadece izlediğim bir filmin araştırmasını falan da iyi yaparak, sizlere iyi sunduğumu düşünüyorum. Küçüklüğümden beri gelen yazma yeteneğimin olduğuna inanıyorum ve 3-4 yıldır da farklı farklı bloglarda başta spor olmak üzere bir çok şeye değiniyorum. Bir çok büyük yapımı izlemedim. Bir çok dev yönetmenin dev filmlerini, dev aktör ve aktrislerin en şaşalı filmlerini izlemedim. Bir çok zamana damgasını vurmuş ve hala da ölümsüz kalmayı başarmış seriyi izlemedim. Ancak bu konudaki açığımı da elimden geldiğince kapatmaya çalışıyorum. Dublaj film izlemeyi hiç sevmem, belki de bundandır bir çok filmi izlememem. Küçüklüğümden bu yana televizyonda binlerce film yayınlandı ve hepsi de dublaj. Dolayısıyla izlemiyorum. Allah'tan cnbc-e var. İşte, dün gece de 1991 yapımı Martin Scorsese imzalı ve başrolünde Robert De Niro'nun oynadığı Cape Fear'ı görünce dayanamadım atladım tabii...

Sam Bowden (Nick Nolte), karısı Leigh Bowden (Jessica Lange) ve 15 yaşındaki kızı Danny Bowden (Juliette Lewis) ile yaşayan başarılı bir avukattır. Bundan 14 yıl önce, 1977 yılında Max Cady (Robert De Niro) isimli bir sapığın avukatlığını yaparken, eline müvekkilinin cezasını büyük ölçüde hafifletecek, belki de onu kurtaracak bir belge geçer. Ancak o, duygularına yenik düşmüş ve 16 yaşındaki bir kıza tecavüz eden bu sapığı kurtarmaktan vazgeçmiştir. Belgeyi ise saklar ve kendisinden başka kimse o belgenin varlığından haberdar olamamıştır. Max Cady 14 yıl hapis yattıktan sonra cezası biter ve serbest bırakılır. 14 yıl önce hiçbirşeyden habersiz, okuma yazması olmayan bir sapık olarak hapse giren Max, bu 14 yıl içinde önce okuma yazma öğrenmiş, sonra da hayat okulunu bitirmiş bir şekilde hapishaneden çıkar. Yine de 14 yılının boşa geçtiğini düşünür ve avukatını bulur. İntikam önce tehditlerle başlar, zaman geçtikçe Sam Bowden ve ailesi için işin içinden çıkılamayacak ve onları büyük bir değişime itecek bir hal alır.

Güzel bir senaryosu var filmin. Her şeyden önce gerilim filmi gibi gözükse de bu özünde bir intikam filmi pek tabii ki. Yeni dönemden Law Abiding Citizen ile kıyaslayabiliriz belki. Zaten adı üstünde, o filmde de adalet sorgulanıyordu. Bu filmile o filmin en önemli farkı uzun diyalogları diyebiliriz. Uzun ve içi dolu diyalogları. Özellikle Robert De Niro ile Juliette Lewis'in telefon konuşması ve tiyatro salonundaki konuşması çok iyi. İlginç bir bilgi, film John Macdonald'ın yazdığı The Executioners'tan uyarlanmış. Önce 1962 yılında J. Lee Thompson tarafından çekilmiş. Sonra 1991'de Martin Scorsese. İki filmde de oynayan üç aktör var: Gregory Peck, Robert Mitchum ve Martin Balsam. Daha da ilginci ilk filmde sapığı oynayan Robert Mitchum, ki Robert De Niro'dan bile daha iyi oynadığı söyleniyor, bu sefer mağdur Nick Nolte'a tavsiye verirken, ilk filmde mağduru oynayan Gregory Peck, bu sefer sapık Max Cady'nin şimdiki zamanda tuttuğu avukatı oynuyor.

Oyunculuklara gelelim. Robert De Niro. Muazzam, harika, harikulade, süper, mükemmel, müthiş, über. Kendine has mimikleri, yüz ifadesi, kendine has hafif hırıltılı konuşma stili yine var ancak bunun yanında kasları ve filme özel yaptırdığı dövmelerle, 91 yapımı bu filmde 30'lu yaşlarında göstermesi ama aslında 48 yaşında olması. Müthiş bir karizma. Bilgili, azimli, dindar ve hatta entel olup, aynı zamanda da psikopat olan rolünü çok rahat ve gerçekçi oynamış. Hatta ekşi'de okumuştum. Filmin ilk gösteriminden çıkan insanlara "Şimdi Robert De Niro'yu görseniz ne yaparsınız?" diye sormuşlar, %75'i "Öldürürüm!" demiş. İşte o kadar gerçekçi. Muazzam. Hotel Rwanda'da izlediğim Nick Nolte ve karısı rolünde Jessica Lange'den de harika bir oyunculuk var ama Robert'ınkinin altında dikkat çekememişler bile. 17 yaşındaki Juliette Lewis'i ise film boyunca gözüm bir yerden ısırdı. Böyle güzel bayanları kolay kolay unutmam. Zaten filmden sonra imdb'den araştırdığımda From Dusk Till Dawn'da oynadığını hatırladım. Tabii ya. O da 15 yaşında, her şeye inanan, önce karıncayı bile ezemezken, film içerisinde şartlardan dolayı sertleşen küçük tatlı kız rolünün üstesinden bayağı bir gelmiş. Zaten De Niro, En iyi Erkek Oyuncu dalında, Juliette Lewis ise En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında aday olmuşlar o seneki Oscar'da.

130 dakikalık bu filmin ilk 110 dakikası çok sürükleyici bir şekilde geçiyor ancak finali insanı sıkıyor gerçekten. Max Cady bir türlü ölmüyor arkadaş. !!!Spoiler olabilir. Film bitmeye yakın, küçük kızımız, Max tam purosunu yakarken üstüne gaz boşaltıyor. Max'in kafası yanıyor ve denize atlıyor. "Bu muydu yani?" diyorum. "O kadar izledik, bu kadar kolay mı ölecekti bu adam?" sonra bir bakıyoruz, aaa adam denizden tekrar gemiye çıkıyor. Sonra yine ucuz atlatıyor, yine ucuz atlatıyor falan. Bitmiyor film. Hatta sonunda bile muallakta kalıyor seyirci, öldü mü ölmedi mi diye. Spoiler biter!!! Bu açıdan puan kırılır tabii ki. Martin Scorsese gibi bir ustaya da yakışmamış. Zaten dar bir zamanında para kazanmak için üzerine fazla düşünülmeden yapılan bir film olarak görmüş bunu Scorsese. Yine de bir çok filminde oynattığı Robert De Niro onu kurtarmış. Sırf De Niro için bile izlenmeli. Şöyle diyeyim, De Niro standartlarında muazzam, Scorsese standartlarında vasat bir film. Alfred Hitchcock'un Psycho'suna ve De Niro'nun önceki filmlerinden Taxi Driver'a göndermeler var. 7/10

Greatest Movie Scenes #6

Basic Instinct [1992]

Yoğun bir cinsellikle, gerilim ortamını birleştiren bir filmdi. Hatırladığım zaten sadece bu kadar filmin de durumunu göz önünde bulundurarak. Meşhur bacak değiştirme sahnesi unutulmazlar arasına girmiştir. Filmi hatırlayan var mı acaba?

9.08.2010

The 5 Levels of Inception [2010]


Filmi izlemediyseniz lütfen sizi başka bir yazıya doğru alalım, burası size göre değil !!!

Filmi anlayanlar olduğu kadar tam olarak anlayamayanlar ya da son sahnesinde dağılanlar olmuştur. Biraz düşününce aslında işin içinden basitçe çıkıldığını düşünürsek; bu işi biraz daha kolaylaştırmak için geçenlerde bir sitede bu poster tarzı şeyi gördüm.

Paylaşmak istedim; işte filmin olay örgüsü...Yukarıdaki banner'a tıklamanız yeterli...

Greatest Movie Scenes #5

Sleepers, An American Crime ile birlikte son zamanlarda izlediğim en etkileyici dram filmlerinden biri. En sevdiğim tarz değil, hatta çoğu dram filmi çekilmez olur benim için ama bunlar daha farklı.

Gerçek yaşanmış dramı anlatmalarından dolayı, o duyguyu harika verdiklerinden dolayı.

Muhtar İbrahim - Zina ile suclaniyorsun, masum oldugunu ispatlayabilir misin?

Soraya -Suclamayi yapan onlar, onlar ispatlasin sucumu.

Muhtar -Eger ki bir kadin kocasi tarafindan itham edilmisse, masumiyetini ispatlamak kadina duser, yok eger kadin kocasini itham ediyorsa kocasinin sucunu ispatlamak da kadina duser.

Zehra - yani butun kadinlar suclu, butun erkekler sucsuz.



The Stoning Of Soraya M. [2009]

8.08.2010

This Is It [2009]

Az sonra belli bir eksikliğinden dolayı eleştireceğim bu filmin o malum eksiğini birazda olsa kapatmaya çalışarak başlıyorum yazıma...

Belirtmek isterim ki ben Michael Jackson'u fazla tanıyan biri değildim (belkide hala da değilim ama en azından bir yılda bayağ gelişme kaydettim). Ama o ölünce gördüm ki; gerçekten bir daha dünyaya gelmeyecek bir şarkıcıymış. Her şarkısını kendi yazan, her dansını kendi koreografileyen ve tüm elbiselerini kendi yapan biriymiş o. Ardında gerçekten üzülen hatta birçoğu gerçekten helak olan bir hayran kitlesi bıraktı, bundan eminim ve gerçekten unutulmayacak.

Şimdi asıl konuma dönüyorum; bu film mj'in hayata geçemeyen son konserinin provalarından oluşuyor. Yani onun konserini organize eden grup tarafından çekilmiş ve mj'in ardından ağlayan hayran kitlesinin önüne koyulmuş. Ama sanki öylesine çekilmiş gibi. Filmin ne başında ne de sonunda Michael yağlanıp ballanmıyor. Yani demeye çalıştığım mj'in bir zamanlar beraber çalışıpta üstünden para kazanan ortakları onun adına yaptıkları filmi sanki ona adamıyor (sonunda çocuklarına adadıkları ortaya çıkıyor ama... ). Özetle filmde mj'e karşı hiçbir sevgi-özlem cümlesi yok. Şimdi buradan bu açığa kendi payıma düştüğü kadar ben kapatacağım.

Michael Jackson;

Ölümünden sonra müziğini merak edip karşık mp3'ünü yaptıran ve sana küçük çaplı bir hayranlık duyan bu öğrenci adamın hayranlığı birgün sona erse de dünya üzerinde seni asla unutmayacak ve şarkılarını ölümsüzleştirecek milyonlarca hayranın var. Adım gibi eminim!

This is it'in yapımcılarının da filmden otuz saniye çalarak yapması gereken şeyi yapmış olmanın verdiği rahatlıkla filme dönebilirim sanırım. Ama öncelikle bir şey daha belirtmek istiyorum. Filmi türkiye'de piyasaya süren firmanın mj'in film boyunca seslendirdiği şarkılara dublaj yapmayarak ya da altyazı koymayarak o şarkıların büyüsünü bozmamış olmaları filme filmin kendi elinde olmayan bir artı katmış. Diyeceğim o ki this is it'i kocaman bir hatadan çevirmişler.

İzleyenlerin dikkatini belki çekmiştir ama hala izlemeyenlerde izlerken dikkat etsinler mj'in dilnidn film boyunca iki cümle asla düşmüyor; "tanrı seni korusun" ve "her şey sevgiyle..."! İşte bu iki cümle bile aslında filmi başlı başına sevgi dolu ve hassas yapmaya yetiyor.

Ama bir eleştirim daha var; ben, mj kültürü gelişkin biri değildim ve sadece birkeç şarkısını biliyorum bunun yanında hiçbir gösterisini izlememiştim. This is it'i izlemek benim için bu açıdan iyi oldu ama zaten filmden önce de mj'in danslarına, şarkılarına aşina olanlar için film, yeni bir şey vaad etmiyor hatta filmde bir moonwalker dansı bile yok!

Sonuç olarak mj'i sevgi ve saygıyla anmam gerekirken filmini biraz eleştirdim galiba... Yok yok! yazdıklarım kulağınıza küpe olsun ama çok da etkilemesin. Madem ki mj eserleriyle sonsuza kadar yaşayacak o zaman bana laf söylemek düşmez...

Greatest Movie Scenes #4

Sleepers [1996]

Aslında aradığım sahne bu değil, ama genel fikir açısından yardımcı olabilir bana. Sean Nokes ( Kevin Bacon); gardiyanların başı, cocukları hapishane içinde yürütürken görüyorsunuz. Nokes karakteri, benim izlediğim en zalim gardiyan karakterlerinden biri. Hatta belki de en zalim olanı. Sonuçta kendi egosunu tatmin etmek için çocukların üstünde yaptıklarını asla unutamayacağım.

Inanılmaz bir dram filmiydi. Bir konuşma sahnesi vardır ki; unutulmazlarım arasına girmiştir. Hapishane yaşında bile olmayan çocuklara yapılan konuşma;

Cocuk:(artık yapılan işkenceye dayanamaz) ''what do you want from us?''
S.Nokes: ''a blow job''

7.08.2010

Inception ''The Movie'' [2010]

Selimiye Camii, Mimar Sinan’ın 80 yaşında yaptığı ve kendisinin ‘’ustalık eserim’’ dediği bir yapıttır. Bugün ise C.Nolan’ın ustalık eserini izlemenin mutluluğu yaşıyorum. Söz konusu olan filmin yönetmeni ve senaristi C.Nolan ise, kolay kolay inanamayacağınız bir konuyu izlemeye ve anlamaya açık olmanız gerekiyor. Hatta bu deyişin biraz daha ötesine geçerek filmi yaparken kendisinin bu konuya ne kadar inandığını aklımın bir köşesinde merak etmiyor değilim.

Filmin konusunu burada uzun uzun anlatmaya gerek yok, merak ediyorsanız okumayın filmi izleyin direk. Film hakkında kendi düşüncelerimi ve görüşlerimi burada paylaşmanın daha...


Greatest Movie Scenes #3

Tartışmasız gelmiş geçmiş en psikopat karakterlerden biri ve onu sinemaya aktaran Heath Ledger.

Dark Knight bir bütün olarak iyiydi, ama heralde şu sahneyi unutamayacağım. O elleri alkışlar hareketle çırpışı nasıldı?













Dark Knight [2008]