26 11 2009

Sunshine Cleaning [2008]

Son zamanlarda gene ne bulursam izleme hastalığına kapıldım ve bu sefer rezalet bir malzeme var elimde.Film gençliklerinde amigo olan hatunların 30 larına geldiğinde evi geçindirme çabaları üzerine.Evli olan sevgilisinin! tavsiyesi üzerine cinayet yeri temizlemeye başlarlar ve iyide para kazanırlar ama daha sonra temizleme gittiği bir evi kız kardeşinin yakmasından sora işler biraz karışır ve film başa döner?

Yukarıda bol bol devrik cümle ve anlamsız bir betimleme kullandım.Çünkü film bunu hak ediyor.Cidden.Şu son 3-4 ayda neler izledim diye hatırlamaya çalıştım ( hatırlamam imkansız biliyorum!) ama bunun kadar boş bir film izlememişimdir.1 saat 23 dakikada sen ne anlatabilirsin yada nasıl bir senaryo yapabilirsin ki zaten.

Bir kere olay yeri temizlemsinde olmayacak şeyler oluyor.Siz hiç olay mahallinde parmak gördünüz mü ya?Bir kere o kanıttır ya, nasıl oldugu gibi lavaboda bırakabilir polisler onu.Hayatımda görmedim, hiçbir filmdede izlemedim ben böyle bişey.Aynı şekilde kurbanın yada katilin bütün özel eşyaları toplanmaz mı ? İşte asıl toplanmazsa böyle filmlere senaryo olur malzeme olur.

Bir senaryo var gibi geliyor başta, bişeyler olacak evet gelişmeler oluyor ama filmin son 20 dakikasında resmen olaylan spontene bir şekilde gelişiyor.Yönetmen heralde evine gitmiş ve oyunculara bu filmi siz bitirin sora bana haber verin şeklinde bir direktif felan vermiş olması lazım.Sonu çok açık bırakmışlar.Arkadaşım siz zaten işi batırdınız, bitti yandı kül oldu, nasıl bir daha aynı şeyi yaparsınız ya?Böyle bir son olabilir mi ?

Steve Zahn'ı nerden tanıyorum diye düşündüm ve buldum.Daha sinemalara gelmemiş olan, başrolü M.Jovovic ile paylaştıkları A perfect Gateway filminden hatırlıyorum.Oradada iğrençti, buradada evlatlık olarak durmuş.Rol vermişler, hadi bari biraz katkı yapim diye oynamış.Emily Blunt'a olan hayranlığımı ve hatunun çok hoş oldugunu belirtmeden geçmek istemiyorum, onun dışında zaten totalde 5 kişinin etrafında dönen bir film..

Sakın izlemeyin, sinemaya gitmeyin, dvd sini felan almayın.Notum 10/4..1 saat 23 dakikam boşuna gitti, şu her bulduğumu izleme hastalığından biran önce kurtulmak zorundayım..

UnjustLucifer
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>

Nefes: Vatan Sağolsun [2009]

Aslında fazla milliyetçi değilimdir. Hani bazı kesimin aşırı milliyetçiliğini düşünürsek ben onların yanında gavur gibi kalırım belki. Hoş o aşırı milliyetçilerin çoğunun da ne kadar samimi olduğunu biliyoruz, neyse. Epey beklettiler, heveslendirdiler bu film için Türk insanını. Sonunda geldi sinemaya, bayağı oldu çıkalı. Biz de gidelim bakalım, neymiş ne değilmiş görelim dedik.

Güneydoğu'da, Irak sınırına yakın bir yerde, 2365 metre yüksekliğindeki Karabal tepesinde, bir istasyonu korumakla görevli bir yüzbaşı ve onun 40 askerini konu alan bir film bu. Savaşta arkadaşların senden önce gelir. Önce arkadaşlarını korursun, sonra kendini. Ancak vatan hepsinden önce gelir. Vatanı korumak, o istasyonu korumak uğruna canını feda etmelisin. Her daim tetikte olmalısın, kimseyi düşünmemelisin, uyumamalısın, yememelisin, içmemelisin. Sen oradasın artık, o istasyondan, düşmanından başka kimseyi düşünemezsin, düşünmemelisin.

Yüzbaşı Mete'de (Mete Horozoğlu) tam böyle bir adam işte. Ülkesi uğruna gözünü kırpmadan herşeyi yapabilecek bir asker! Komutasındaki 40 askere de bunları aşılıyor. Zamanında en yakın arkadaşını bir çatışmada kaybetmiş. Artık kaybedecek bir şeyi kalmamışçasına bütün askerlere tecrübelerini aşılıyor ve kimselerin olmadığı, bu ıssız tepedeki bir grup Türk askerinin hayatı anlatılıyor 130 dakika boyunca.

Film bir içtima sahnesi ile başlıyor. Kanınızı donduracak bir içtima sahnesiyle. Ve direk sizi içine hapsediyor. Film boyunca kendinizi o askerlerden biriymiş gibi hissediyorsunuz. Yani fazla milliyetçi olmayan ben bile böyle hissettim. İnandırıcılığın arttırılması için oyuncularla, aylarca özel olarak çalışılmış, ki yararlı da olmuş. Sırıtan yok. Özellikle Mete Horozoğlu'na ayrı bir parantez açmak lazım. Şu rolüyle kesinlikle Türk Sinema Tarihi'nin en iyi oyunculuklarına ilk 5'ten girer. Filmi almış götürmüş diyebiliriz. Her ne kadar sert bir rol üstlense de filmde, aslında içinde onlarca yara var. Yıllardır sevdiğinden uzak, en yakın arkadaşını bir çatışmada kaybetmiş. Bu inişli çıkışlı karakteri çok güzel oynamış, çok inandırıcı oynamış Mete Horozoğlu, hakkını vermek lazım.

Sinematografi olarak iyi, müzik olarak iyi. Kaliteli bir film. Yer yer sıkmasına rağmen, yer yer de film başındaki içtima sahnesi gibi derinden etkileyen, belki vuran sahneler var. Bunların zamanlamaları iyi ayarlanmış. Mesela tam uyuyacak gibi oluyorsunuz bir anda sürpriz birşey oluyor. Bu iyi zamanlama sayesinde filmi pür dikkat izliyorsunuz. Burada da ilk uzun metraj filmini çeken Levent Semerci'yi kutlamak gerek.

Hiç bir zaman savaşan insanların ruh halini tam anlamıyla anlayamayacak olsak da, buna en yaklaştığımız Türk filmlerinden biri olmuş Nefes. Sadece son çatışma sahnesinde büyük bir karışıklık var, ya da bana öyle geldi. Film hakkındaki tek olumsuz eleştirim bu olacak. Çok karanlık olmuş, kimin ne yaptığını fark edemiyoruz. Kimin ne konuştuğunu ise hiç fark edemiyoruz. Ama şöyle düşündüm, yönetmen o esnada, savaş esnasında bize askerlerin nasıl bir halde savaştıklarını, kimsenin kimseyi görmediğini, duymadığını gösteriyor olabilir. Çünkü o kadar hazırlıksız yakalanıyorlar ki -eheh spoiler- bir anda kendilerini saldırının içinde buluyorlar.

Sonuç olarak kaliteli bir Türk yapımı Nefes. Askerliğini yapmış olup da bu filmi izleyenler, anı tazeleyecek. Asker sevgilisi olan bayanlar, onları çok daha iyi anlayabilecek ve askerliğini yapmamış -benim gibi- erkekler de hafiften tırsacak. Ha, şu en başta değindiğim milliyetçi arkadaşlardan da, gerçekten milliyetçi olanlar askere bir an önce gitmek için can atacak. Asker oğul sahibi ebeveynler ise pek tabii ki ağlayacak. Spoiler: Son sahnedeki "Götür beni gittiğin yere" şarkısına ayrıca dikkat! 10/8

Beercholic
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>

25 11 2009

One Hour Photo [2002]

Blogta son yazılan filmler belli, isimleri oyuncuları felan belli.Ben kusursuzu aramıyorum ama zevk veren filmleri tercih ederim herzaman.Son zamanlarda izlediğim en ''komple'' filmdi.En iyisi demiyorum, mükemmel, kusursuz demiyorum, sadece en komple film olanıydı.Nedenlerini açıklamaya çalışayim;

Bir fotografçımız var, yıllardır bu işi yapıyor ve insanların fotolarını basıyor.Tek sorun takıntılı olması.Sevimli bir aileye aşırı derecede takıntısı var.Bu takıntısı evin erkeği Will'e karşı olan takıntısından kaynaklanıyor.Elindekileri hak etmediğini düşünüyor ve iş biraz daha normal seyrinden çıkarak thriller tarzına dönüyor...

Filmi açtığınız andan son ana kadar film sizi götürüyor zaten.Bu sefer kendime ters bişey yapıp, film hakkında internette yazılanları okuduktan sonra izlemeye başladım.Herkez filmin akmadığını, çok yawaş ve sıkıcı oldugundan bahsetmişler.Sanırsam ben bu insanlarla aynı filmi izlemedim,onlar artık ne izlediler bilemiyorum.Olaylar yavaş yavaş gelişiyor.Tamam kabul ediyorum, normal seyir çok çabuk değişiyor ve siz o değişime bir anda adapte olamıyorsunuz.Normal seyirde giderken filmde ufak bir kopma noktası var.Neyse ki kayıp sadece bir 5 dakika ile sınırlı kalıyor ve siz filmin keyfini yaşamaya devam ediyorsunuz.

Fotocumuzun ruh halini inanılmaz yansıtmışlar.Tabi bu konuyu açmışken önce R.Williams'a değinmek gerekiyor.Bana bir oyuncu söyleyin, süper oyunculuk kalitesi olsun ama filmleri gereken ilgiyi görememiş olsun desem, Williams bu isimlerin başında gelir bence.Jumanji, The fisher King, Cut gibi filmlerde inanılmaz roller yapmış ama bence gereken ilgiyi görememişti.İşte bu filmde onlardan biri.Kendi dünyasında, sadece işine konsantre gibi gözüken bir adamdan bahsediyoruz.İşini kusursuz olarak yapmaya çalışıyor.Ama biraz takıntılı aynen yukarıda bahsettiğim gibi.Bir ailenin sürekli resimlerini basıyor ama yolunda gitmeyen bişeylerin oldugunun oda farkında ve işte kovulmasıyla buna bir son vermeye kararlı.Zaten işte kovulmasıyla beraber film ve Williams başka bir boyuta geçiyor ve kendi üstüne koyarak ilerliyor.

Çok ilginç şekilde filmdeki resimlerden bahsetmek istiyorum sizlere.Mavi ve tonlarının kullanıldığı, yeryer açık kahverengine dönen, ama ağırlıklı olarak bu 2 renkten bahsedebilceğimiz bir film.Filmlerde normalde renk tonlarının uyumunu aramak hani artık bulupta kıllısını istemek gibi bişey, ama göze o kadar hoş geliyorki.SY'nin çalıştığı mekanların tamamında açık renkler, ailemizin oldugu sahnelerde ise çoğunlukla kahverengi ve birz daha koyu tonların kullanılması inanılmaz olmuş.Göze gerçekten hoş geliyor, göze sokulmamış ama izleyiciden farkedilmesi istenmiş.

Bunun dışında koca filmde sorgulanması gereken bir tane, evet sadece 1 tane ayrıntı sunmak istiyorum sizlere.Normalde kırık olan araba camının 1 sahnede bir anda normale dönmesinin dışında, neden sadece foto dan sorumlu olan bir çalışanda, bıçak dolabının anahtarı olur ki.Biraz saçma gelmedi mi size de?

Gereksiz şiddetden uzak, gereksiz dialoglardan uzak bir film izledim.Williams'ın muhteşem oyunculuğu; başlarda sakin olan ve daha sonlar olaylar geliştikçe sakinliğinin arkasına konusma tarzıyla beraber nefretini saklayan ve daha sonra sadece, her normal insanın yapabilceği kalitede bir plan kurarak, işleri yoluna koyma çabası gerçekten süperdi.Kendisini bir kere daha alkışlıyorum.Filmin sonuda mükemmel bitmiş.Biraz düşündürücü bittiğini söyleyebilirim lakin alakayı kuramamış olma olasılığınızda var ama en azından burada bile klişeden kaçılmış.Tam bitmesi gereken yerde bitmiş, gereksiz uzatmalara gitmemişler.

İzlemeniz gereken bir film.Klişe olmayan bir konu, süper bir oyunculuk, inanılmaz renk uyumu ve mekanlar.Notum 10/7.5

UnjustLucifer
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>

24 11 2009

Gemide [1999]

Güzel bir türk filmi daha geride kaldı.1999 yılında yapılmış, senelerdir arşivde duruyor ve izlenmeyi bekliyordu.Kısmet bugüne geldi ve izlencek bişeyler ararken dosyasını kazayle açtım.İzledim...

Bir kum kosterinin personeli ve kaptanının başından geçen ilginç bir olay.Dışardan bakıldıgında gerçekten ilginç bir olay gibi geliyor ve aynı zamanda Türkiye'nin çarpık yapısına eleştiri getiren bir film.''aynı zamanda'' diye başlayan kısmı kopyaladım, benim düşüncem değil.Kopyaladım çünkü burada bulunmasını istedim.

Personelden bir tanesi yemek almaya gönderilir.Daha sonra paraları çaldırdım diye gemiye geri döner ve ekip olarak parayı almaya giderler.Tam bu sırada denk gele bir gruba ''onlardı'' diye saldırılır.Paraları alınır ve yanlarındaki kıza el konur.Gemiye gelir gelmez tayfadan 2 si kıza asılırlar ve üstünden geçmeye başlarlar.Olaylar buradan sora daha da büyür ve içinden çıkılmaz bir hal alır....

Merak edilenlerle başlamak istiyorum.Film 1999 yılında çekilmiş, o zamanlarda ben 11 yaşında oldugumdan dolayı böyle bir şansım yoktu tabi ama merak ettim, gerçekten sürekli aynı ''adam üstte, kadın altta, bluzundan göğüslerini ellediği bölüm'' sahne gösterilen; kahve,bira çay içerek insanların bir ''kahvehane'' düzeninde izlediği halka açık yerler var mıydı?Çok merak ettim?

Filme tekrar geri dönersek, dialoglar inanılmaz güzeldi.Bazıları küfürün çok gereksiz olduğunu utandıkları felan söylemişler ama filmi zaten doğal yapan bunlar.Daha geçenlerde bir yerde okudum '' Şafak Sezer'' in filmleri neden kaynağını küfürden alıyor gibilerinden.Bu filmde bu kadar rahatsız edici bişey yok.Gayet güzel dokundurmalar yapılırken küfürler kullanılmış.Hele filmin 2.cd sinin ortalarına doğru bir dialog var, sansürsüz olarak buraya yazmak isterdim ama filmin en can alıcı noktalarından biri ne yazık ki, ve yazamıyorum.

Serdar Akar iyi bir yönetmen.Barda, KV Irak, Dar alanda kısa paslaşmalar gibi filmler çıkmıştır.Yaşanmış gerçek bir hikaye olan Barda filmide türk sinema tarihinin başyapıtlarından biridir.

Kendi filmimize dönecek olursak, filmi beğendim? Niye beğendim, türk sinemasında bence aranması gereken en önemli ögelerden biri doğallık.Gerek konusmalar, gerek oyuncuların davranışları doğal olmalı ve bu filmde bunu buluyorsunuz.Konuda çoğunuza ilginç gelebilir ama açıkçası bana fazla ilginç gelmedi.Bu kadar abazanın arasına düşüyorsan hayatta kaldığına dua et denilebilir.Türkiyede gerçek işte bu, böyle bir kızın yaşama oranını eğer tartışmaya açarsak, açtığımız tartışmadan daha fazla tartışma çıkar orasıda ayrı mesele..

Erken Can inanılmazdı.Fark ettim ki kendisinin oynadığı az film izlemişim, zaman buldukça biraz daha fazla zaman ayırmak isterim kendisine, gerçekten çok etkileyici bir rol oynamış ve gerçekten tek kelimeyle kusursuzdu.

Filme 10/8 gibi normalde yüksek bir not veriyorum.Türk sineması olması, eserin böyle etkileyici ve sıkmaması diğer artı yanları.Eski bir film diye geçmeyin, mutlaka izleyin.

UnjustLucifer
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>

Nine [2009]

İşte beklediğim film geliyor.Beklememin nedeni sinema tarihinin en özel ve elite oyuncularından biri olan Daniel Day-Lewis'in de bu filmde olacak olması.Bunun yanında inanılmaz tatlı hatunlardan oluşan bir kadrosu var, ağzımın suyunu sildikten sora hemen size bu kadroyu yazim;

Penélope Cruz ... Carla
Nicole Kidman ... Claudia
Marion Cotillard ... Luisa Contini
Stacy Ferguson ... Saraghina (as Fergie)
Kate Hudson ... Stephanie

Düz mantık olarak bakıyorum.Bir seyirci olarak ekran karşısında DDL'i izlediyseniz ve herhangi bir filmi için, at çöpe gereksiz olmuş demediyseniz, bu filmden de beklentilerinizi yüksek tutabilirsiniz.O oynuyorsa, mutlaka tutacak bir filmdir diyorum ve beklemeye başlıyorum.

Türkiyeye gelişi yazmıyor ama 25 December 2009 for USA dediğine göre yakında DVDRip ini internette bulabiliriz.
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>

23 11 2009

Mulholland DR. [2001]

Bir başkasının hayatını yaşıyor olmamız mümkün mü?

David Lynch, önemsiz görünen ayrıntıları filmin çoğu karesine serperek bir "kelebek etkisi" yaratıyor ve hayatlarımızın bence kısa bir özetini sunuyor... Hiç önemsemediğiniz küçük şeylerin, aslında ne kadar da gizemli ve büyük olduğunu farkettiğiniz oldu mu?

Mulholland Dr.; yolda yürürken omuzumuzu çarptığımız ve özür dilemeden geçtiğimiz bir yabancıyı anlatıyor. Kendimizi! Her zaman her insanın kendisine ait bir yaşamının olduğunu düşünürdüm. Ancak farkettim ki öyle değil; ne kadar farklı yollardan geçersek geçelim, her birimiz aynı çıkmaza ulaşıyoruz. Bazen ölüm o kadar erken geliyor ki, öldüğümüzü bilmiyoruz ( The Sixth Sense ). Bazen kendimiz ile o kadar çok yabancılaşıyoruz ki; kim olduğumuzu unutuyor; geçmişin kırıntılarında bir yabancının hayatını yaşıyoruz ( Memento ). Bazen ise yaşamın kendisine karşı verdiğimiz anlamsız savaş; bizi hiç rüzgar esmeyen bir yere götürüyor ( The Thin Red Line ).

David Lynch; hem yazıp hem yönettiği bu eşsiz eserinde aslında birçok filmde ve öyküde anlatılmak isteneni; bir arada sunuyor bize; hem de mükemmel bir kadro ile!
Baş rollerini Naomi Watts ve Laura Harring'in paylaştığı bu eser; aynı zamanda usta bir oyuncu olan Justin Theroux'a da ev sahipliği yapıyor.

Öyle bir film hayaledin ki; en küçük rol bile büyük bir oyunculukla büyütülmüş olsun!
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; hiçbir David Lynch filmi; baştan sona akılda kalmaz. Çünkü bu filmlerin tümü ayrıntılar üzerine kuruludur ve insan beyni algılama zorluğu yaşar.Şahsen üç kez izlediğim bu filme dair hatırladığım tekşey girişi; gelişmeden bir kesiti ve çarpıcı sonu!

Film; Düşler Şehri Hollywood'un kabusvari bir gecesinde; depresif bir çekim ve çaresizlik içinde başlıyor. Rita, az sonra başına nelerin geleceğinden habersiz; bir aracın içerisinde; arka koltukta oturmakta... Gecenin karanlığında araç; birden duruyor. Rita, kendisine doğrultulan silah karşısında şaşırıyor; ancak bunun olabileceğini tahmin etmişe benziyor... Herşey, birkaç saniye içerisinde değişiyor. Rita; muhtemelen öldürülecekti ancak arabada kendisine silah doğrultulduğu sırada; arabaya sarhoş ve zengin gençlere ait başka bir arabanın çarpması sonucu; işler lehine döndü. Yoksa, alehine mi? Kazadan kurtulan Rita; hafıza kaybı yaşar. Oldukça açtır, korkmuştur, ancak bir o kadar da şaşkındır. Çünkü hatırladığı tek şey, öldürülmek istendiğidir. Kalburüstü bir kesimin ikamet ettiği o bölgeye ulaşır ve "o" eve girer. "O" ev, hayatımızda kaçtığımız çoğu şeyin ardından; ya da bir anlık karar ile sığındığımız farklı bir bedenden başkası değildir aslında...

Ardından, Rita'nın lüks ve sosyetik hayatının tam tersine; doğal bir suretle, sıcak bir şive ve beklenmedik bir nezaketle karşımıza Betty çıkar. Betty; taşradan gelme genç ve güzel bir kızdır. İstediği tek şey, teyzesi gibi Hollywood'a dahil olmaktır. O yüzden onun ikamet ettiği bu Düşler Şehri'ne gelir ve geçici bir süre ile boş olan eve yerleşir. Çocukluk düşlerine ve gençlik arzularına yaklaşmıştır artık. Önünde sadece birkaç seçme vardır. Ardından; yıldız haritasındaki yerini alacaktır. Betty, teyzesine ait "o" eve ulaşır ve orada; Rita ile karşılaşır. Zavallıya acır ve bir kaza sonrası oraya sığındığına ikna olur. Otoriteler ve bir başkasını araya sokup; hem başına bela gelebileceğini düşünür ve hayallerine de engel olmaması açısından Rita'ya kendi başına yardım etme kararı alır. Kesişen bu iki hayat, aslında o kadar da farklı değildir. Zaman içinde iki kadının birbirine olan bağlılıkları artmış; beğeni hoşlanmaya, hoşlanma sevgiye, sevgi aşka ve aşk saplantıya dönüşmüştür. Ancak bir sorun vardır ki; Rita, hala kim olduğunu ya da nereden geldiğini hatırlayamamaktadır. O'nun yanında olmaktan mutluluk duyan ve yardımcı olmaya çalışan Betty, farklı yollar denemeye çalışır.

Peki ya Rita'nın geçmişi? Aslında Rita; sadece hayallerinizde görebileceğiniz bir tutku unsurudur. Arzuları için yaşayan, etik ve toplumsal değerlerden yoksun bir kadındır. Anı yaşar ancak geleceğe dair planları içinde çıkar ilişkileri kurmaktan vazgeçmez. Çelişkili hisleri vardır aslında... Öyle ki, yazarak tarif etmek zordur. Dil bilgisini zorlar. Peki kazadan sonra nasıl biri ile karşı karşıyayız; o kişinin tam tersi ve birçok karardan yoksun olanı ile... İkinci Dünya Savaşı'nda esirleri vuran bir subay düşünün; birkaç gün sonra; muharebe devam ederken bu subayın bir patlama sonucu duyma işlevini yitirdiğini hayal edin. Sağır olan bu subay; bir de esir düşsün. Ancak bu sefer; esir olarak düştüğü taraf; onu tedavi edip; zarar vermeden sadece silah altında tutsun. Bu kişiyi öyle çaresiz bir durumda hayal edin ki; yaptıklarından dolayı vicdan azabı çekmeye başlasın; öyle ki; beyni, karanlık geçmişini o patlama ile beraber silmiş olsun. Şimdi o adamın yanına daha onurlu ve iyi bir hayat sürdükten sonra savaşa katılan, ardından talihsiz bir dizi olay sonucu karşı tarafa esir düşmüş bir asker ile hayal edin. Öyle ki sözde kahramanımızın tam tersi etik ve karakteristik yapıya sahip olan bu asker, hem kendini hayatta tutmaya çalışıyor; hem de yanındaki o sağır ve unutulmuş adama umut aşılamaya çalışıyor...
Ve öylesine soğuk bir gece hayaledin ki; iyi askerimiz; bir zamanlar kötü biri olan kötü askerimiz ile oradan kaçmaya çalışıyor. Bulutlu bir gecede çitlerden atlarken peşinden onu sürüklüyor. Bizim kötü karakterimiz ise birden geçmişinden birini varediyor, hemen o anda... En önemli ve hayati bir anın ortasında. O suret yüzünden kuledeki nöbetçiler karanlıktaki silüetlerin farkına varıyor ve ışığı üzerlerine çevirip ateş açmaya başlıyor. İroni bu ya; kötü adam donup kaldığı yerde isabet almaz iken; çitlerin üzerinde ona doğru elini uzatmış iyi adamımız hemen orada ölüveriyor...

Bu garip benzetme, umarım zihnimde çakan şimşeklerin parıltılarını size bir nevi gösterebilmiştir...
Daha fazla ayrıntıya girmeden devam edeyim...
Mavi Küp!
Film bittiğinde kafanızda kalan şeylerden biri de o olacaktır. Mavi Küp; nedir? Neyi sembolize eder?

Sanırım bu; kesin olarak cevabı verilemeyecek bir soru. Bence Mavi Küp; büyük sırdır. Belki de Mulholland DR.'nın ta kendisidir. Kim bilir?
Onun dışında size elimden geldiğince daha fazla "spoiler" yapmadan filmi anlatmaya çalışacağım...

Film, Fire Walk With Me'ye oldukça benziyor ancak David Lynch'in bu filmde yaptıkları ve film boyunca sürdürdüğü o inanılmaz gerilim çizgisi; FWWM'den daha başarılı ve etkileyici. Polis soruşturması, mistik öğeler, gelecekten haber verme, daha derin anlamlar taşıyan ilgisiz sahneler, aşk, aldatma, cinayet, saplantı, tutku, toplumun tabularına atılan tekmeler ve daha sayamayacağım bir sürü etkiye ev sahipliği yapan; olağan üstü bir film!
Gerek "Geceyarısı Tiyatrosu", gerek "Mistik Yaşlı Kahini", gerek karabasanlardan fırlamış olan "Evsizi" olsun film; baştan sona aitlik duygusunu kaybettiren; sadece rüyalarınızda yaşayabileceğiniz kenevir etkisini yaşatan; geceyarınıza daha büyük anlamlar katacak olan eşsiz bir yedinci sanat eseridir. Bu arada, her Lynch filminde (nerede ise) olduğu gibi; gizemli bir yabancımız da var!

Söyleyebileceğim fazla birşey yok aslında ya da çok şey mi var? Mulholland DR'ndan sonra bilmiyorum... Size sadece, sıradışı bir deneyim sunacağını ve kendisini birkaç kez daha izlettikten sonra; asla unutturmayacağını biliyorum. Ayrıca şunu da söyleyebilirim ki; bu film, bakış açınızı değiştirecek... Belki de; sizi!

Dusktime Valkyries
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>

The Limits Of Control [2009]

Yaklaşık olarak 8 senedir sinemaya merakım var, bunun 5 seneside manyak gibi film izleyerek geçtiğini varsayalım.Binlerce (ki 2bin bile olabilir) film izledim ama bu seferkini tamamen ayrı bir yere koymak gerekiyor.Geride izlenmiş olan (varsayım olarak) 1999 filme hiç benzemiyor.

Karşımızda Jim Jarmusch'un yazıp-yönettiği bir film var.Broken Flowers,Year of the Horse,Dead Man ve daha birçok ilginç filmin yönetmeni ve aynı zamanda yazarı.Bu isimle ilk defa dün gece tanışma fırsatı buldum.Çok ilginç bir film izledim ve dün gece filmden sora yazmak istemedim.Aradan biraz zaman geçtikten sonra belki biraz daha oturur herşey diye düşündüm ama tam aksine biraz daha karışmasına yol açtı.

Crime,Thriller diye bizi yedikleri ve nerelerinden uydurduklarını bilmediğim türde oldugunu sandığım film aslında hiçbir kalıba sığmıyor.Dram lada alakası yok, romance desen teğet geçmez.Lone Man dedikleri, aslında tetikçi olan adamın hikayesine benziyor biraz.Bir misyon edinmiş kendisine ve bunu yerine getirmeye başlıyor.Yerine getirmesi için gereken bağlantılarla görüşüyor, farklı mekanlara gidiyor..Konustuğu insanlara kim oldugu bilmiyor ve kendisi asla söylemiyor.Oturduğu mekanlarda 2 ayrı fincanda expresso içiyor ve gelen insanlarla kibrit kutularını değiştiriyor mesaj alış-verişini sağlamak için.

Kadınlardan hoşlanıyor.Bunu otel odasında bir anda çıplak olarak gördüğümüz kadından ve sonralarında ona bakışlarından anlayabiliyorz.Ama işteyken sex yapmıyor, buna tamamen karşı.Cep telefonlarını sevmiyor ve hepsini yok ediyor.Konustuğu her insan ona farklı bir filozofiden bahsediyor.Kimisi atomlardan, kimisi sinemadan ama asla cevap vermiyor, sadece dinlemekle yetiniyor.

Filmde geçen her konusma öylesine, spontene olarak yapılmış bir biçimde gibi.Konusmalar havada kalıyor, konusmanın devamını izleyicinin kendisine tamamlatılmak isteniyor gibi.Filmdeki konusmalardan bahsetmişken, inanılmaz bir sesizlik hakim.Bir Tarantino filmini düşünün, daha sonra bu filmi izleyin.Sadece gerektiği zaman konusan insanlardan bahsediyoruz, hatta daha bile azı.

Merak ettiğim bazı şeyler oldu ve cevap bulamadım.Buluştuğu beyaza yakın ve fazlasıyla klasik giyinmiş olan hatuna ne oldu?Tam köşeyi dönerken onu bir bmwye tıkarlarken gördü ve bir daha ekrana gelmedi kendisi.Acaba politik bir mesele yüzünden mi yoksa; kibrit kutusunda herkez birbirine mesaj verirken, bu hatun elmas vermişti ''kadınlar elmasları sever'' söylemiyle, daha sonra kendisine ne oldu çözemedim orasını.

Bunun dışında neden kitar teli?Orayı büyük olasılıkla kaçırdığımı düşünüyorum.Bir konusma geçiyordu, ufak bir hikayeden alıntı yapıyordu yanlış hatırlamıyorsam adam ve 1 tane gitar teliyle alakalı bişeyler söylüyordu, ben orasını kaçırdığım için sanırsam bana mantıksız geldi.

Bunun dışında herkez neden birbirine "you don't speak Spanish, right?'' diye sorup, bizim karakterin ''no'' demesine rağmen ara ara ispanyolca bişeyler anlatıyorlar burayıda anlamadım.Açık açık belirtmem gerektiğini düşünüyorum.Ama sanırsam bu kısmı anlamayarak fazla büyük bişeyler kaçırmadım.

Buraya kadar bir sürü şeyden bahsettik, asıl zor olan kısma gelmek istiyorum.Biz bu filmden ne anladık?

Kendi kendime türettiğim teorimi yazmak istiyorum.Umarım gerçeğe yaklaşabilmişimdir.Jim Jarmusch kendini dışardaki bir güç olarak empoze ediyor.Hani kontrol eden benim, ama limitleri ben yazarım çizerim der gibilerinden.Dışardaki güç, herşeyi tamamen kontrol edebilir, ama hayalgücünü yada bilinçaltını kontrol edemez.Bu Lone Man dediğimiz adam aslında bizi temsil ediyor.Adam izliyor,çalışıyor, düşünüyor herşeyi yapıyor.Bill Murray'in karakteri neyin gerçek neyin yapay oldugunu söylüyor bir nevi.

Bizim Lone Man imiz ise herşeyi hayal gücüyle bitiriyor.Geceleri dikkat ederseniz uyumuyor ve düşünüyor.O yanında yatan çıplak kızla sex yaptığını yada öldürmesi gereken adamı nasıl ve hangi durumda öldürceğini felan düşünüyor hayal ediyor.Daha sonralarında bizim Lone man amacına ulaşıyor ve bitirilmesi gereken işi bitiriyor.Ama rutinlerinden hiçbişey kaybetmiyor.2 ayrı fincanda expressosunu yudumlarken son nota bakıyor ve boş kağıt.Bu demek oluyor ki artık daha fazla kontrol yok ve ondan sonra kendi normal hayatına geri dönüyor.

Filmin sonunuda anlatmış oldum, oyuncu performansı diye bişey yok.Daha Casino Royal, Miami Vice da gördüğümüz Isaach De Bankolé; Lone Man rolünde ve inanılmaz cool bir duruş sergilemiş.Beğendim ama film onun üstüne gibi gözüksede değil.Kendisi sadece oynamış, fazla bişeyler katmış demek yanlış olur.2 saat boyunca ilerlemeyen bir film izliyorsunuz.Fazla konusma olan film nasıl bir yerden sora bayıyorsa, bu kadar az dialog olan filmde bir yerden sora bayıyor.Sizde manyaklar gibi film karesi içinde gördüğünüz her ayrıntıya takılıyorsunuz.Kapı tokmağı niye yuvarlak, niye sürekli aynı müzeye gidiyor, neden o kızın yağmurluğu orada asılı bla bla...

Notum yok.%100 olarak anlamadığım bir filme not veremem ama size şöyle söyleyim, çok ağır bir film ve daha sonralarında çözmek için de sarfettiğinizi çaba da ayrı bir hikaye.Herşeye rağmen mutlaka izlemenizi tasiye ediyorum..

UnjustLucifer
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>

22 11 2009

The Tournament [2009]


Sonu belli olan filmleri izlemeyi ne kadar seviyoruz?Yada yapımcılar neden aynı fabrika ürünü olan filmleri sürekli yapmaya devam ediyorlar ve bu sefer '' ya tutarsa'' mantığını kullanıyorlar anlamış değilim...

Bu sefer farklı olacağını düşündüğüm bir film izlerim diye hayal ediyordum ama daha kötüsü olmuş aman allahım.

Çok basit konusu, 30 kişiyi bir şehre bırakıyorlar, birbirlerini öldürsünler diye.7 sene önceki turnuvanın şampiyonuda aralarında ve karısının katilini bulmaya çalışıyor.Bu tarzda aklıma gelen ilk film The Condemned oluyor.Onun biraz daha gelişmiş versiyonu ama ondan iyi değil ne yazık ki ? Neden mi ?

Şimdi, vucudlarına entegre edilmiş bir sensör var.Filmin başında fransız bunu çıkartıyor ve bir rahibin kahvesine atarak rahibi oyuna dahil ediyor.Şimdi burada size sorarım, sadece o mu çıkartmayı akıl ediyor? Hadi diyelim bir tek o çıkarttı, neden bu sensör vucuddan çıkınca patlamıyor.Ne kadar aptalca bişey ? O zaman ohooo al tak çıkar kullan...

Sensörler sıcaklığa duyarlı diyelim hadi.Çünkü çayın içine attığın zaman çalışıyor.E o zaman çok manyakça bişey sorcam size.İnsan öldüğü zaman vucud ısısı bir anda mı düşer? Hayır..Daha belli bir süre geçmesi gerekemez mi ? O zaman sensör neden bir anda duruyor, insanın öldüğünü belli ediyor ?

Zaman sayacıyla film arasında baya düzensiz bir ilişki vardı.O kadar az zaman kalmışken Joshua hangi ara o sensörü hatunun vucudundan çıkarttı bende anlamadım vallaha.Hemde parmak eksiğine rağmen...

Mantık hataları aldı başını gitti filmde ve ister istemez bizler sorgular olduk bunlar.Genel olarak aksiyon dolu olduğu için sıkılma şansınız yok ama daha önce bu türde filmler izleyenler hadi hayırlısı diye tesbih çekerek izlemeye devam edebilirler.Sinemalara geldi yada gitti herhangi bir bilgim yok ama illaha izleyin, çok şey kaçırırsınız diyemem.Notum 10/4..Biraz fazla acımasız oldu belki, ama inanın filmi kurtaran, son sahnesiydi..

UnjustLucifer
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>

20 11 2009

Melekler ve Kumarbazlar [2009]


Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımla buluşup film izlemeye karar verdik.Aslında ogün film izleme havamda değildim tam olarak ama işte Antalya'nın kış ayında yapılcak iş kısıtlılığı içinde daha fazla kaybolmamak için sinemaya gittik.Hadi filmden bahsedelim biraz.

19 Ağustos depreminde adapazarında birbirine inanılmaz bağlı 4 arkadaşın yaşadıklarını ve geleceğe dair umutlarını anlatan bir dram filmi.Gerçek bir hikayeden alınmış ve sinemaya uyarlanmış.

Film ilk önce yakın 3 arkadaş ve aralarındaki ilişkileri biraz açıklayarak başlıyor.Arkadaşlarını depremde kaybeden diğer 2 arkadaşın hayatları değişiyor bir anda.Daha sonralarında hepsi ayrı yerlere savruluyorlar ve kendi hayatlarını yaşamak zorunda bırakıyorlar birbirlerini.Şesu kendini boş bir adaya atmakta buluyor çareyi, diğeri sürekli bir iş yürütme çabasında, diğeri hayatını sakaryaspor a adamış olarak giderlerken bir anda ortalık karışıyor ve kendinizi bir karmaşada buluyorsunuz...

Şimdi biraz filmi konusalım.Film tam anlamıyla ''mahşer yeri'' gibi..Inanılmaz senaryosunun arkasında resmen rezalet bir kurgu var.Hayatımda izlediğim en güzel türk filmi senaryolarından biri ama aynı anda en kötü kurgularından biri.2 sinin dengesini hiç kuramamışlar ve neredeyse mahvetme kıvamına gelmişler.Filmdeki karakterlerin kim oldugunu tam olarak anlayamadım.Olayları o kadar karışık olarak dağıtmışlar ki, izlerken filmi kayboluyorsunuz.

Film başladıktan sonra 4 arkadaşın arayışlarını yada hikayelerini ayrı olarak devam ettirmeye çalışıyorlar.Bence bu tarz denemelere girmek türk sineması için gayet güzel bir girişim gibi gözüktü başlarda.Ama bunu elini yüzüne bulaştırıp daha sonra üstüne birde tüy dikeceklerini hiç düşünmemiştim.İnanılmaz derecede soru işareti kaldı aklımda.Hatta bazılarını hatırlayamıyorum bile.Bunları sizlerle paylaşim hemen;

Şimdi, filmde zeynep'in çok sevdiği nişanlısı ölüyor.Depremde ölen adam aynı zamanda şesu takımının bir üyesi ve arkadaşlarını çok seviyorlar.Zeynep, Şesu'nun kız kardeşi, bunu anlıyorsunuz.Ama burada inanılmaz bişey oluyor.Karısı Şesudan ayrılma sebebini zeynep olarak gösteriyor.Tamam siz anlıyorsunuz, soner öldükten sonra abisi, zeynep'e biraz daha destek olmaya çalışıyor ama orada geçen '' zeynep-Şesu nişanlanma'' davası nedir ? Nasıl yani ? Aile içinde mi nişanlandılar?

Demiştik, herkezin farklı bir arayışı var ama Haydar o zaman neden sürekli zeynep'i istiyor?Bunun hakkında birkaç fazla soru sorulabilir yada cevaplarını kendi kendinize verebilirsiniz ama ortada çok büyük bir karışıklık var.2 karakter birbirleriyle bir bağlantı içindeymiş gibi gözükürken diğerleri tamamen farklı telden çalıyorlar.

Dialoglar inanılmaz kötü.Dizilerde bile bunlardan daha iyi dialoglar konusuluyor.Hani bunun hakkında söylenebilecek tek şey, herhangi bir şiir kitabını açıp, oradan buraya aktarmışlar, uyarlamışlar.İnanılmaz kötü.

Her filmde elbet vardır ama bu sefer gereksiz olmuş.Küfür türk filmlerinde belkide en bilinmezlikte kalınılan noktadır.Küfürü nasıl kullanılması gerektiğini asla bilemedik öğrenemedik.Küfürün herzaman ayıp bir kavram oldugunu söylediler, büyüklerimizden öyle gördük duyduk.Ben hayatımda böyle bir şeye inanmıyorum ve küfür kullanılabilir ama yerine göre.Daha öncelerinde güneşin oğlu isimli bir film izlemiştim.Orada Haluk Bilginer abimizin saf olarak kullandığı dile ne dersiniz? Öyle güzel küfür ediyorlar ki, senaryonun bir parçası gibi geliyor.Aynı şekilde '' gemide '' filmindede kullanılan küfürleri izleyenler bilir.Ama bu sefer çok evlatlık durmuş.Yukarıda bahsettiğim gibi, bunun sebebi büyük olasılıkla yapmacık olan diğer dialoglar yüzünden böyle gözükmüş olabilir.Gerçekten başarısız ve çok rahatsız edici düzeydeydi.Filmin bir diğer eksisi.

Daha fazla eksi bişeyler söylemeye gerek yok.Cem Davran'ı hep gereksiz komedi filmlerinde izlemiş biri olarak bu sefer beğendim.Herkez oyunculukların kötü oldugundan bahsediyor ama film öyle bir film ki, oyuncular kaybolmuş.İyi bir film, oyuncu performanslarını yükseğe çekebilir, aynı anda filmin kötü oluşu, iyi oyuncu performanslarınıda aşağıya çekebilir.Daha öncelerinde Yılan hikayesinde izlediğimiz bülent Şakrak içinde aynı şey geçerli tam olarak.Yüklenen karakter ve dialoglar içinde kendini kaybetmiş.Sonuç olarak Cem Davran iyiydi, ama genel olarak baktığımız zaman bütün oyuncular için rahatlıkla vasat değerlendirmesini yapabiliriz.

Gidin izleyin diye net bişey söyleyemiyorum film hakkında çünkü nasıl bir film henüz karar veremedim.İyi olarak görmek isterseniz gayet güzel bir film ama daha geniş açıdan yapımıyla, senaryosuyla bir bütün olarak bakacak olursanız vasatı sergilemiş bir yapım olur.Notum 10/7 klasik olarak baraj notumu verim.

UnjustLucifer
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>

18 11 2009

Gamer [2009]

Herkez filme gider, izler hakkında yorum yapar.Bu sefer farklı bir mantalite ile yaklaşmak istiyorum.Mantalitemiz ne olsun ? Şöyle diyelim; bir filmden zevk almanız yada beğenmeniz için, o filmin illaha süper bir yapım olmasına yada inanılmaz bir senaryoya sahip olmasına gerek yok.Bu filmi böyle bir mantık kurarak izlemiyceksiniz, atın gitsin bir köşeye...

Beklentileriniz neler olmalı? Savaş,şiddet,kan,seksilik.Bunlar ise beklentileriniz bu yazıyı okumaya başlayın ve daha sonrada izleyin.Böyle düşünmüyorsanız, bırakın kalsın.

Yönetmenliğini Mark Neveldine ve Brian Taylor‘ın üstlendiği Gamer bilim-kurgu/aksiyon türünde bir yapım.Daha geçenlerde Surrogates'i izleyen bir izleyici olarak, bu filmdede insanları, insanların kontrol ettiğini görünce hiç yadırgamadım.Haaa ben bunu daha önce görmüştüm dedim ve direk filme konsantre oldum.Bir oyunumuz var sanal olarak oynanan.Ama oynayanlarda insan, kontrol edilenlerde insan.Oyuncular hükümlülerden seçilmektedir. 30 oyundan sağ olarak çıkan oyunculara özgürlük vaat edilmektedir. Bu oyunun yıldız oyuncusu Kable (Gerard Butler) bir taraftan özgürlüğünü kazanmak için bu ölümcül oyunda mücadele verirken bir taraftan da oyunun yaratıcısı olan Ken Castle’ı (Michael C. Hall) devirmek istemektedir.Filmin konusu bu kadar.Daha fazlasını aramayın, biraz hayal gücünüzü çalıştırın hadi...

Çok kötü eleştiriler var etrafta, birazını okuma şansım oldu.Millet acaba bu filme nasıl bir beklentiyle gidiyor yada ne izleyeceklerini umarak gidiyor bilmiyorum ama inşallah bunun bir drama filmi olmadığını biliyorlardır.Kabul ediyorum, film bittikten sora biraz afallama süreci yaşıyorsunuz.Bu da neydi ? gibilerinden düşüncelere giriyorsunuz ama sora kafada jeton düşüyor.Ben bunu niye izledim ?

Ben bu filmi boş zaman aktivitesi olsun, ve zaman geçsin diye izledim.Biraz aksiyon varsa beni mutlu eder diye izledim ki, aksiyondan fazlası vardı.Normal şartlar altında bu kadar fazla yapaylığa giden filmlerden hoşlanmam.İnsanların birbirine girdiği, başkalarının başkasını kontrol ettiği sci-fi tarzı filmler beni açmaz ama en azından birazcık gerçeklik katılmak istenmiş.Ha yapabilmişler mi? Cevap hayır ama genede hoşca vakit geçirtmeyi başarıyor film bu konuda hakkının yememek gerekiyor.

Filmin sonunda, filmin geneline hakim olan aksiyon sahneleri yavaşlıyor ve biraz daha dramatik bir havaya bürünüyor.Bitiş güzel olmuş diyebilirim ama oda aynen film gibi vasat kalmış.

Gerar Butlar'a gelirsek.Sakalları, filmin biraz daha karanlık sahnelere sahip olmasından ötürü filmde inanılmaz bir 300 havası vardı.Bir ara acaba o filmden kesilmiş sahneler bunlarla birleştirilmiş mi acaba diye kendime sordum.Oyunculuk adına bişey aranmaması gereken filmlerden biri.Biraz kaslı, kendince uzun boylu, atletik ve savaş sahnelerinden daha önce tanımış olduğumuz herhangi bir oyuncuyu koysan film gider zaten.Mesela aklıma benim wesley snipes, vin diesel gibi oyuncular geliyor direk.Onları koysan, aaa Butler niye yok demezsiniz.

Son bişeyden daha bahsetmek istiyorum.Filmdeki normal bir araba sanırsam, özel bir dizaynı yok.Bana biri, alok ve çiş ile çalışan arabanın mantığını anlatabilir mi ? Hayır o zman ben gerizekağlıyım ve boşu boşuna benzinin litresine 3tl veriyorum...

Sonda söylenmesi gerekenleri başta söyledim aslında.O kısmı tekrar okumakta fayda var, buraya kadar olan yazıyı okuduktan sonra.Sadece eğlenmek için izleyin ve daha sonra benim yazdığım gibi bir yazı yazmayın.Ağzınızla eğlendim deyip, kafanızda filmden nefret ettiyseniz eğer, bunun gibi iyi mi bahsetmiş yoksa filme giydirmiş mi diye sorguladığınız bir yazı çıkar ortaya.Notum objektif olması: 10/5

UnjustLucifer
Yazının Devamı İçin Tıklayın..>>