31.07.2010

Repo Men [2010]

”Bunu ailenize borçlusunuz, bunu kendinize borçlusunuz.”

Filmi uzun zamandır bekliyordum ve nihayet izleme fırsatı buldum. Baştan itibaren şöyle söylemek istiyorum, biraz beklentim vardı filmden ama fazla değildi. Sonuçta trailer izlemiyorum desem de, merak ettiğim filmlerin acaba konusu nedir diye okumuyor da değilim. Okuduktan sonra herkes de oluşabileceği gibi bir takım beklentiler bende de oluştu ve hemen izlemeye koyuldum. Şimdi filmimiz;

Yakın bir gelecekte yapay organların üretimi ve satışı mümkün hale gelmiştir. Afrika’daki savaştan..


Shooting Mistakes #2

Bugün izlediğim The Blind Side filminde dikkatimi çeken bir nokta. Önce çok normal gibi geldi ama son sahnede bir gariplik olduğunu sezdikten sonra tekrar incelemeye karar verdim. Sahneleri tam tuşa bastığı an olarak anlamaya çalışırsak;

Telefona bırakılmış telesekreter notları var ve S.Bullock bunları okumaya başlıyor. İlk mesajı okudu elde var 1.

Bu okuduğu 2. mesaj ve telefonda ilk başta 24 mesaj olduğunu varsayarsak, sayı bir düşünce 23 oluyor. Bu sahnede tuşa bastığı anda kalan mesaj sayısı 22.

Bu dinlediği 3cü mesaj ve sahnede göstermesede sayının 2o'ye düşeceğini hesaplıyoruz.En azından öyle olması gerekiyor.

Bu da dinlediği 4cü mesaj ama bir bakıyoruz ki basmasına rağmen sayı halen 21 de, dijital ekranda rakam değişmiyor yani anlayacağımız. Belki çok gereksiz, ve belki bir o kadar da anlamsız bir nokta, ama dikkatimi çekti.

Belki de gerektiğinden fazla dikkat ediyorum

30.07.2010

Stuart: A Life Backwards [2007]

Bir bakalım... Ya ortaokulun son sınıfındayım, ya da lise hazırlıkta. Bir bahar günü, havanın en sıcak olduğu öğlen saatleri. İzmit'te, Fethiye Caddesi'nde bir arkadaşımla buluşacağım. Özel bir arkadaş. Buluşma saatinden yarım saat önce orada oldum, heyecanlıydım. Vakit geçsin diye caddede bir aşağı, bir yukarı yürüyorum. Arada bir kaç tanıdığa rastlıyorum falan. Bilen bilir, eğer İzmit'te öğrenciyseniz, yani bir kaç yıldır oradaysanız, meşhur Fethiye Caddesi'nde bir tur attığınızda tanıdık bir veya birkaç insan görmemeniz imkansızdır. Neyse, ben caddede bir aşağı bir yukarı gezip tozarken karşıma boyacı bir çocuk çıktı. Benden bir kaç yaş küçük, hafif kirli, eski püskü kıyafetleri olan. "Boyayım mı ağabey?" deyince, ayağıma baktım. 1-1.5 yıllık Adidas Stan Smith'lerim vardı ayağımda, beyaz. "Bu spor ayakkabı, nesini boyayacaksın?" dedim hafif tırsar vaziyette. Tırsıyordum çünkü bu tip insanlar bana tarifi yapılamaz bir korku salıyordu. Bilinmeyenin korkusu. Ne geleceğini bilmiyorum, dillerini bilmiyorum, iletişimlerini bilmiyorum. Bildiğim tek şey onların "Boyayım mı ağabey?" olduğu. Dedi ki bana, "Beyazlatırız ağabey." Ben de hem vaktin geçmesi açısından, hem de daha klas gözükmek adına kabul ettim, fiyatını bilmeden, sormadan, etmeden. Bir kaç dakikada işini gördü boyacı çocuk. Sonra "5 lira ağabey!" dedi. 5 lira!!! Üstüne 80-85 lira daha koyunca ayakkabının aynısını bulabilirsiniz. Kaldı ki, benim günlük harçlığım 5 lira. Hani o gün 20 liram vardı üzerimde ama, çocuğa yine tedirgin bir sesle "Bende sadece 1.5 lira var." dedim, cebimdeki bozuklukları çıkararak. Çocuk mırın kırın etti, o an anladım ondan korkulacak bir şey olmadığını. Kendime güvenerek, elimle çocuğun omzuna vurdum ve "Teşekkür ederim, kusura bakma." dedim. Hemen uzaklaştım yanından. Yaklaşık 1-2 saat sonra arkadaşımla gezerken çocuğun başka bir adamın ayakkabılarını boyadığını gördüm...

Stuart: A Life Backwards'ı izlemeden önce kısa bir araştırma yapmıştım. Filmin, bir kitaptan uyarlanmış gerçek bir hikaye olduğunu okudum. Konusuna baktığımda ise, bir evsizin yaşam öyküsünün geriye doğru anlatıldığını gördüm. The Curious Case of Benjamin Button gibi herhalde dedim. Kafamda şöyle bir şey oluştu; herhalde önce 2007 yılını gösteriyorlar, sonra atıyorum 2004, sonra 1998, gençliği falan, sonra 1990, sonra 80'ler, 70'ler, çocukluğu vs. Halbuse öyle değil. David Attwood'un yönetmenliğindeki bu filmde kitabın yazarı Alexander Masters'ı (Benedict Cumberbatch) da oynayan adam var ve bu adam başrol. Film tam anlamıyla bu yazarın gözünden alkolik bir evsiz olan Stuart Shorter'ı (Tom Hardy) anlatıyor. Bir anda evsizlere ilgi duymaya başlayan Alexander, bir gün Stuart'la karşılaşıyor tesadüfen ve onla bir arkadaşlık kuruyor. Bu arkadaşlık günden güne ilerlerken, yazarın aklına Stu'nun hayatını kitap yapma fikri geliyor. Sürekli sanatçıların, aktörlerin, sporcuların, siyaset adamlarının mı hayat hikayelerini okuyacağız? Bir kere de alkolik bir evsizin hayat hikayesini okuyalım. Stu'nun önerisi ise bu hayat hikayesini tersten yaz oluyor. Alex, Stu ile arkadaşlığını günden güne sıkılaştırırken, film ilerledikçe biz de Alex'in sorduğu sorularla Stu'nun kronolojik bir şekilde geçmişine, gençliğine, çocukluğuna iniyoruz.

İlk paragraftaki hikayeme dönelim. Bir boyacı, filmde ise bir evsiz var. İkisi tabii ki aynı şey değil. Ama o hikayede ben ve filmde yazar Alexander, aynı duyguları yaşıyoruz. Önce korkuyla yaklaşıyoruz, bilmediğimiz bu adama. Öyle ya, yıllardır sokakta yaşayan, her gün içki içen, hapishanelerde yatmış bir adam Stu. Boyacı çocuk ise, çok zamandır bütün gününü dışarıda insanların ayakkabısını boyayarak geçiriyor. Önce bir iletişim kuruyorsunuz. O da size sıcak bir şekilde karşılık veriyor, ama belli olmuyor işte onun düşündükleri. Bir anda değişebiliyor. Her insanın gülebileceği bir espri yapıyor, siz de gülüyorsunuz, bir bakıyorsunuz o espri yapmamış aslında, gerçek bir şey söylemiş ve sinirleniyor hemen güldünüz diye. Tepkiler aşırı, hatta gevşemiş olsanız bile yine korkuyorsunuz o anda. Çünkü tepkileri gerçekten aşırı. Sinirlendiği zaman kendine veya yanındakilere çok aşırı zararlar verebiliyor Stu. Ama bütün bunlar çocukluğunda içinde bulunduğu hayatın zorluklarının sonucu. "Çocukluğuna inelim" derler ya hani, gerçektir o. Her insan aynı doğar. En zengin insan da, en fakir insan da doğduğunda eşittir. Hayat şartları onu yıllar sonra birbirinden uzak, uç iki insan yapar. Stu, ezilen kısımda. Doğuştan gelen kas distrofi hastalığı, üvey babası tarafından çektiği acılar derken Stu, evsiz, tehlikeli bir alkoliğe dönüşüyor. Ancak onu tanıdıkça, geçmişini gördükçe, sempati besliyorsunuz. Onun zararsız olduğunu, yüreğinin ne kadar temiz olduğunu anlıyorsunuz.

Şu günlerde mini dizi olan Sherlock'ta, Sherlock Holmes'ü oynayan Benedict Cumberbatch'in güzel oyunculuğu ile karşı karşıyayız ancak tabii ki Tom Hardy bütün spot ışıklarını üstüne çekiyor. Hafif peltek konuşması, ağır aksak ve biraz cırtlak sesi, hoşuna giden bir şey oldu mu verdiği "uuuuu" tepkisi. Hastalıklı ve alkolik taklidi, yüzüne getirdiği ezilmişlik hissiyatı, tam anlamıyla tek kişilik bir gösteri sunuyor izleyenlere. Bu filmiyle 2008 BAFTA Ödülleri'nde En iyi Erkek Oyuncu dalında aday olan Tom Hardy, Band of Brothers, Black Hawk Down ve Star Trek Nemesis'te oynamış. Aslen bu filmden sonra Guy Ritchie'nin Rocknrolla'sında tanınmış ve bugün Türkiye'de sinemalara gelen Inception filminde de Eames'i canlandırıyormuş. Kesinlikle daha bir dikkatli izleyeceğim bu İngiliz aktörü. Henüz 33 yaşında ve ileride özellikle Brit filmlerinin aranılan aktörlerinden olmasını bekliyorum.

Film aslen dram ama çok fazla huzursuz etmiyor izleyenleri. Dram ve komedi sosu iyi karıştırılmış. Alex'in düşüncelerinin çizgilerle, resimlerle gösterilmesi ve Stu'nun aile üyelerinin konuşturulması filme fantastik ve belgesel ögeleri katmış. Stu'nun kör cahilliğine gülüyorsunuz ancak sonuçta o hayat üniversitesini bitirmiş bir adam ve Alexander gibi yazar olan bir insana bile öğreteceği çok şey var. Buna da şaşırıyorsunuz. Film, dışarıdaki insana bakış açınızı değiştirecek türden. Bulmanız zor olabilir ama bulursanız kaçırmayın. Zaten sinemalara çıkmamış, BBC adına çekilmiş bir HBO filmi ve gerçek bir hikaye. 7/10

29.07.2010

Shooting Mistakes #1

Geçenlerde Kærlighed på film [2007] [Just Another Love Story] adında bir film izledim. Filmi izlerken sahnelerin birindeki olay dikkatimi çekti. Acaba olması imkanlı bir sahne mi? Yoksa çekimde mi bir hata var, yorumu sizlere bırakıyorum.

Kızımız arabada bunalım halinde telefonla konuşurken ilerlemektedir. Bir anda önüne bozulmuş bir araba çıkar ve o hızda çarpmamak için hamle yapmak ister. Buraya kadar herşey gayet güzel, ama şu ilk resimde, arabanın duruş yönünü ve gelmekte olan arabanın açısına dikkat edelim;

Bozulan araba yola belirgin bir açıyla duruyor ve arkasından gelen araba az sonra onun yan aynasına çarpacak;


Bir önceki resme göre böyle bir sahnenin olması imkansız; araba tam paralel yanaşıyormuş gibi duruyor. Hadi böyle geldiğini varsayalım, o zaman bu arkadan gelen Seat'ın da yoldan çıkacağını gösteren bir resim olması gerekirdi, ama;


Sahne numaralarını 1-2-3 diye numaralandırırsak bu 3 numaralı sahne oluyor. Evet gerçekten; bu 3 numaralı sahne. Seat'ın aynasını kırdığı arabanın yakınında bile değil, bırakın aynı hizada değil. Arabanın aynasını kırması için en azından aynı hizada olmalarını beklerdim ki aynı doğrultuda olmalarından bahsetmiyorum..

Güzel bir hataymış, biraz fazla belirgin sanırsam

Tormented [2009] - Death Bell [2008]

Bir lise öğrencisi olarak henüz vizyondan kalkmamış ve okul temeli iki filmi tek kritik halinde sunacağım size. doğrusu iki film üzerinde de uzunca durmaya gerek yok. Dilerseniz başlayalım artık.

Tormented yani işkence okulu bizim 2003 yapımı okul filmimize bir benziyor, bir benziyor anlatamam. Aradaki tek fark okul'un sonunda kimseye bi şey olmamasına karşın işkence okulu'nda öğrenciler sapır sapır cinayete kurban gidiyor. Yani bildiğiniz slasher! türünü sevenler için işkence okulu belli oranda da olsa beğenilecek bir film olacaktır ya da şöyle diyeyim; tek çırpıda izlenecek bir film...

Konunu özeti ise arkadaşlkarının kendine yaptığı baskılara dayanamayarak intahar eden öğrencinin ruhunu geri gelip intikam alması. Ama gerçekten haklı bir intikam olmuş hikayedeki çünkü izlerken sinirleriniz bozulabilir, havalı öğrenci kurubumuzun "tonton arkadaş " larına yapmadığı kalmamış yani.

Genel olarak ise işkence okulu aşırı derecede küfür içeren ve yer yer erotizme kayan bir gençlik filmi. Dediğim gibi slasher türünü sevenler beğenecektir ama bu grubun dışında kalanlar için film maalesef fazlaca basit. uzatmaya da gerek yok, filmi kritik etmek için 5-10 cümle yeter...


İkinci filmim ise taa uzak doğu'dan gelen ölüm zili. İzleyince anlayacaksınız ki kendisi de kurgu olarak orijinal cevapsız arama'nın neredeyse kopyası. Ama öyle kötü bir kopya değil bu sefer, hatta arada bir testeremsi boyutlara kaçan bir kopya desem daha doğru olur sanırım.

Filmin özetini vermiyorum çünkü film başlıyor, ilk 10 dakikada öğrencilerin günlük hayatını gösteriyor sonraki 10 dakikada özette yazanlar yaşanıyor ve devamında da film başka başka tellerden çalmaya başlıyor. Bildiğiniz uzak doğu kurgusu yani... Bu arada filmde cinsellik hç yok, rahatça izlenebilir. Ölüm zili için de bu kadar söz yeter galiba...

Özetle iki filmde okulu bir terör yuvası gibi gösterip izleyiciyi okuldan soğutuyor. Bir öğrenci olarak ben de söyleyebilirim ki her okul aslında bir işkence okuludur ve her giriş zili de bir ölüm zilidir! Evet, biraz abarttım ama iki filmi de peş peşe izlemiş biri olarak iyiki yaz tatilindeyiz dedim.Sonuç olarak iki filmde ucuza maledilmiş, basit senaryolu yapımlar. dolayısıyla fazla bir şeyler beklemeyin.

28.07.2010

The Caller [2008]

Nasıl bir fildi ki bu ? Nasıl anlatabilcem bilmiyorum. Şimdi bir adam var, kendisi geleceğin enerji tüketimi tarzında bir konu hakkında çok büyük bir şirkette tahminler yapıyor ve finansmanlar işte inşaatçılar, yatırımcılar herkez bu adamın tahminlerine göre yatırımlarını yapıyor. Çok önemli bir konuda bazı hatalar yapıyor; hada demeyelimde, birşeyler istemli olarak değiştiriyor.Daha sora normal olarak peşine kiralık katil takıyorlar ve adamımızı temizlemek istiyorlar.

Şimdi işler buradan sonra biraz karışıyor asıl. Adam bir dedektif tutuyor kendisini izlemesi için ama doğal olarak dedektifin bu işten haberi yok. Telefonda sesini değiştirerek konuşuyor. Bir sürü para yolluyor bizim dedektife bu işi yapması için. Buraya kadar geldikten sonra halen kafanızda bir şeyler oluşmamış olması normal, çünkü bende su anda bu yazıyı yazarken tekrar tekrar düşünerek yazıyorum, hep bir ''acaba'' var kafanın içinde. Daha sonra takip ediyor derken, görüşüyorlar arkadaş oluyorlar felan derken artık adamın ölüme giden yolda emri verilmiş ve hatta öleceği günde bellidir.

Halen adam gibi birşeyler anlatamadım için kusra bakmayın, biraz toparlayim. Filmde bir çok metafor var. Filmi gerçekten hiç sevmeyebilirsiniz ya da çok hoşunuza gidebilir. Ana hikaye şöyle (bence) ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgi ve ölürken huzurlu bir şekilde ölebilmek. Ölümden korkmadan ölmek tarzında bir hikayeden bahsediyor. Daha öncede söylediğim gibi birçok ilginç şey var filmde, mesela alakasız sahnelerde bisiklet çalan bir adam, 2 insana benzeyen objeyi adamın sürekli olarak karşılıklı çevirmesi, sigarayı yaktıktan sonra 1 nefes alıp daha sonra onu parçalayarak atması gibi anlaşılması ve çözülmesi zor metaforlar kullanmış yönetmen.İşin ilginç yanı filmden sonra bunların ne işe yaradığını biraz biraz anlayabiliyorsunuz ve filmin sonunda herşey netleşiyor. Bütün film boyunca kendi kendinize adam neden kendini bilerek ölüme hazırlıyor diye bekliyorsunuz ve cevabını sonunda alıyorsunuz.

Yukarıda söyledim, filmi beğenmeyi gerçekten isteyipte beğenmeyebilirsiniz. Mesela ben şu yazıyı yazarken ona bile karar veremedim halen. Senaryonun basitliği ve Jarmusch filmlerinde olduğu gibi filmin içine bir sürü metafor koyduktan sonra filmin ilerlemiyormuş havası yaratması biraz eksi. Ama onun dışında işlenen konuda aslında bir o kadar dikkat çekici olduğuna inanıyorum. Şöyle söyleyerek yazımı bitirmek istiyorum. 1 saat 32 dakikalık yavaş ilerleyen ve biraz da sizin düşünceleriniz ve olayı neresinden kavradığınıza bağlı olarak değişiyor..

Not vermeme gerek yok, boş zamanınız var ve sabırlı gününüzdeyseniz, izleyin..

Saw 2 [2005]

Anlatmaya sondan başlayacağım. Sondan dediysem yani son söyleyeceğim şeyi baştan söyleyeceğim. testere 2 bir düzine vahşet sahnesini akıllıca yazılmış bir senaryoya serpiştiren ve bunlardan prim yapmaya çalışan korkudan ziyade vahşet türüne yakın bir film. Halen izlemeenlerin öncelikle kabullenmeleri gereken bir gerçek bu... Şimdi testere 2'yi bu şekilde sevip bağrınıza basıp basamayacağınızı sorun kendinize. Cevabınız olumsuzsa aşağılarda bir yerde 2009 yapımı Uninvited/Davetsiz filminin kritiği var sizi o taraflara alalım.

Şimdi de cevabı olumlu olanlarla yolumuza devam edelim. Evet siz de muhtemelen bu dehşet dolu filme neden hayır diyemediğinizi düşünüyorsunuzdur. Utanmayın bunda bir sorun yok zamanında vizyona çıktığı zaman 382.799 kişi daha sizinle aynı kaderi paylaşmış. Kader mi? Hayır bu onların seçimiydi. En azından Jigsaw olsaydı böyle derdi. ve muhtemelen filme gidipte beğenmeyenler seçimlerinin cezasını çekti, tıpkı filmimizde onun yeri saptanamayan kilerinde uyanan 8 kişi gibi... Yok böyle geyik muhabbetleriyle hikayayeye giremeyeceğimi aklım kesti en iyisi baştan konuyu özetleyeyim size...

Korkunç ve dahiyane planları ile kurbanlarına hayatın değerini anlatmaya çalışan seri katil Jigsaw geri döndü. Yeni kurbanlar ve oyunlarla akıl almaz vahşetine devam ediyor. Kurbanları, yine, hayatlarının kıymetini anlayacak ve tutsaklıklarından kurtulmak için ipuçlarını birleştireceklerdir. Tehdit altında geçen saatlerin yeni konuğu dedektif eric Mathews’dur. Katili yakalamak gibi zor bir işi beceren dedektif bunun sadece oyunun parçası olduğunu anlayınca kendini vahşetin içinde bulur.

Emin olun filmdeki hiçbir karakterin yerinde olmak istemezsiniz! şimdilik söyleyebileceğim ilk şey bu çünkü film ne kadar dehşet o kadar bilet mantığıyla çekildiği için kan asla eksik olmuyor. Allah için hak yememek lazım kurgu süper ama maalesef çoğu vahşet sahnesi olmasa da olurmuş.Kendileri filmin başında yer alan ve hikayeyle alakası olmayan sadece izleyiciyi zum etmek için koyulan bir sahne. ama filmin içerdiği dehşetinden daha büyük bir sorunu var o da yapmaya çalıştığı anlamsız felsefe çünkü film boyunca yerinden bile kalkamayan bir adam insanlara geçmiş günahlarını telafi fırsatı verdiğini iddia ediyor. Hatta izleyen bazı diyaloglarda işin ilahlaştırma boyutuna kaçtığını apaçık görecek tıpkı fırın sahnesinde kasetten çıkan kayıtta söylenenler gibi.

Şimdi de kurguya değinelim. Aslında tek kelimeyle özetlenebilir; gayet iyi. Tabi bu iki kelime oldu ama napalım artık o kadar da olsun! bunun yanında bir grup ajan, polis (allah ne verdiyse) monitörlerden gördükleri kurbanların yerini öğrenmeye çalışıyor diğer yandan da o kiler tipi yerdekiler kurtulmaya çalışıyolar. Tabi bu kısımlar biraz modernleştirilmiş bir slasherı andırıyor. Burdan da iffetli olan çıkacak ama burdaki iffet başka anlamlardaki bir iffet!

Söylemek istediğim diğer bir şeyde efekt kullanımındaki cömertliğin filme katkılarının bayağı büyük olduğu. Bu açıdan testere 2 uğraşlara değen bir yapım olmuş. diğer yandan serinin eleştirmenler tarafından en çok çekiştirilen noktalarından biri de oyuncuları. Serinin hangi filmiyle iligili ne kadar kritik okursam okuyayım herkes oyunculuklar için berbat demiş. ancak buna katılmadım nedense... Filmi gerek orijinal dilinde gerese de dublajlı olarak izlemiş biri olarak filmdeki yan karakterlerin "en güzel ölen oyuncu olmak için " birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Sanki hepsi kendine örnek olarak scream'daki drew ablalarını örnek almış gibi ama illa filmde zayıf halka bulacaksam o da seve seve tobin bell olur! 93 dakika boyunca neredeyse oturduğu yerden kalamayan bu adamın zaten canlandırdığı karakter de o kadar sinir bozucu ki film boyunca ekrandan içeri girip anam, babam ve malatya adına üç defa ağzının ortasına çakmak geldi içimden! Ama farkındayım ki bu son kısım tam da bernden beklenebilecek eleştirilerdi.

Hani Candan Erçetin'in bir şarkısı vardır ve "... üzülürüz, seviiriz oyalama artık..." şeklinde devam eder ya işte testere 2'de tam o hesap gerçi film boyunca hep üzülüyoruz ama sonuçta bayağ bir oyalanıyoruz. Biraz da vahşete tahammülünüz varsa tamamdır, izleyin filmi.

10 üzerinden 7.5 olsun hadi!

27.07.2010

My Best Friend's Girl (2009)

''Hakkım yok seni sevmeye, çıktın karşıma ne diye... Sen başkasının malısın, kalbim bunu nereden anlasın! Unutmam lazım çünkü sen arkadaşımın aşkısın! Kaderin oyunu mu bana, göstermesin seni bana... Karşımda olsan da bakmam, arkadaşımı aldatmam. İsterse kalbim ağlasın, arkadaşımın aşkısın... " diye devam eden bir şarkımız vardır hani... İşte My Bestfriend's Girl'de böyle bir fikri "karşımda olmasan da bakarım, arkadaşımı da bir güzel aldatırım... "olarak yorumluyor ve ortaya komedi yüzdesi düşük bir romantik komedi koyuyor. Ama filmin sorunu komedi oranının düşüklüğü değil romantizm oranının neredeyse hiç olmaması. Kurduğum tuhaf cümleye takılmayın özetle film ne romantik ne de komik! (ama yine de izlenmeyecek gibi değil orası da ayrı konu)

Şimdi de karakterlere gelelim çünkü filmi yürüten öge kesinlikle karakterler.Dane cook'un canlandırdığı tank tam bir fırlama hatta azgın bir canavar. Kate hudson'ın oynadığı alexis ise onu dizginleyen tasması. Bu derece cinsel bir komediye böyle bir yakıştırma gider herhalde. Diğer yandan Jason Biggs ise Alexis'e aşık olan ilk bayımız dustin rolünde. Tabi tank'in yanında pasif kalmış durumda. Bir de profesör var ki o da tank'in babası ve aklı fikri şeyde... Şeyde işte! aslında tüm filmin aklı fikri "şey"de...

Konumuz ise tamamen amerikan kültürünün eğlence anlayışına odaklı durumda, partiler,düğünler, espriler ve hatta yapmacık ilişkiler bile halis muhlis amerikan malı! Durum böyle olunca türk seyircisi filme karşı biraz mesafe koyuyor, ben de dahil! Özellikle filmdeki komedi anlayışının tamamen cinselliğe dayalı olması da bu mesafeyi biraz artırıyor. Çok ufak detaylar dışında klasik komedi adına bir şey yok yani..

Filmin sonundan da konuyu açmak istiyorum. Malum dustin ve tank aynı kızı isteyen iki Arkadaşlar ancak bir kızı bin kişi ister bir kişi alırmış ama burada da havlu atan taraf dustin oluyor. Sonrasında izleyici her zamanki gibi bir aşk çıkmazının ortasında kalıyor ve kısa süre önce belli nedenlerden dolayı ayrılan alexis ve tank'in yeniden birleşmesini bekliyor.

Sonuç olarak arkadaşımın aşkı izlendikten sonra üzerine uzun uzun yazılacak bir film değil. Amacım sadece bu romantizmden ve komediden pek nasibini almamış romantik komediyi gergin ya da sıkıntılı bir anda izlemeniz için size hatırlatmaktı. Fazla beklentiniz ve yüksek oranda kahkaha ihtiyacınız yoksa ve 15 yaşını geçkinseniz uygun bir film arkadaşımın aşkı!

10 üzerinden 6...

Breaking and Entering (2006)

Merhabalar... İlk yazım olması nedeniyle heyecanım çok fazla nasıl yapıcam pek emin değilim ama emin olduğum bir şey var; 2006 yapımı bu film için ben şahane diyeyim, siz daha da ötesini anlayın!

Tesadüfen alıp izlediğim bu film benim neredeyse hayatımın filmi oldu. Şimdi size nedenlerini anlatayım ve umayım ki okuyanlarda etkilenip hırsız'ı izlesin. Ama önce biraz filmin konusundan bahsedeyim.

Jude Law'ın canlandırdığı wil karakteri özel hayatında bazı sorunları olan bir adam. Sorunların nedeni de sevgilisi liv'in otistik kızı bea ve boyundan büyük sorunları. Tam da bu sırada wil'in bürosu soyuluyor (hem de peş peşe birkaç kez) o da hırsızlardan en genç olanı takip ediyor ve onun annesiyle tanışıyor. Ancak amacını açıklamıyor. Juliette Binoche'un canlandırdığı amira ise göçmen bir anne. Ama sinema tarihinin en dramatik annelerinden biri! Oğluna karşı olan sevgisi sonsuz. tabi bu arada amira ve wil tanışıyorlar ve hatta bu tanışma zamanla sırasıyla duygusal ve cinsel bir çekime dönüşüyor. Amira'nın oğlundan başka kaybedecek bir şeyi kalmadığı için telaşa gerek yok ama wil'in hayatı bu süreçten sonra tamamen değişiyor. Tabi sonra da burada anlatamayacağım olaylar gelişince ikili için ayrılık zamanı geliyor çünkü amira'nın oğlu yakalanıyor ve birbirlerini kandırmaya dayalı ilişkileri farklı boyutlar kazanıyor. aAa bu kısımdan sonrasının ikilimiz için bir ceza faslı olduğunu düşünüorsanız yanılıyorsunuz.

Ama dikkatinizi çekerse hırsız için hiç duygusal demedim çünkü "duygusal " kelimesi bu film için hafif kalır. Hırsız karakterlerin duygularıyla değil psikolojileriyle ilgileniyor. Öyle ki filmi izledikten sonra üç baş karakter olan wil, liv ve amira'nın kişilikleriyle ilgili deneme bile yazılabilir. Tamam biraz abartıyorum ama en azından birkaç paragraf yazılabilir... Değinmek istediğim bir konu daha var o da bu bahsi geçen psikolojik unsurların hayli kasvetli işlenmesi. Yani hırsız eğlenmek için izlenebilecek bir film değil çünkü filmde neredeyse bitmeyen bir ağırlık havası var. Londra hem karakterler hem de izleyiciye dar gelecek. Ama panik yok çünkü bu darlık insana sınırsız bir keyif veriyor. acıdan zevk almak gibi!

Değinmek istediğim noktalar bitecek gibi değil ama şimdi en önemlisine gelmeliyim sanırım. Her şeyden önce bir daha jude law , juliette binoche ya da robin wright penn filmi izlemeye korkuyorum kendi adıma. Çünkü bu üçlü bu filmdeki rollerine o kadar yakışmıştı ki izlediğim yeni filmlerinde onları amira ya da liv olarak bulamamktan korkuyorum. Benim hırsız'a olan zaafım kritiğimin akışını ele geçirse bile özetle oyuncular rolleriyle et ve kemik ilişkisini kuruyorlar. Diğer yandan amira'nın oğluna karşı tükenmeyen bir sevgisi var demiştim ya işte film o sevgiyi o kadar başarılı yansıtmış ki ikili gerçekten ana-oğul gibiler.

Sonuç olarak hırsız'ın öyle bir atmosferi var ki anlatılmaz! Tamamen gerçekçi, her an başa gelebilecek senaryosu hiçbir gereksiz katkı maddesi katılmadan anlatılmış ve sade bir şekilde de sonlandırılmış. Oyuncular ve senaryo süper! tüm karakterlerin kendine has birer derinliği var. Yani bu filmde yok yok! Sanırım bir filmle ilgili tüm eleştirileriniz bu derece olumlu olunca yazıyı uzatamıyorsunuz. Ben de o yüzden burada sonlandırıyor ve en yakın zamanda bu filmin büyüsüne kapılmanızı diliyorum. Ama eğer aksiyonsuz ya da cinayetsiz filmleri eleştirmekten zevk alıyorsanız bu filmin yanından bile geçmeyin.

10 üzerinden helali hoş bir 10 !

26.07.2010

Suicide Kings [1997]

''Beni böyle filmlerle gömün''

Hemen hikayeyi anlatıyorum;Avery umutsuzdur, kız kardeşi kaçırılmış, 2 milyon dolar fidye istenmekte ve babasının da nakiti yoktur. Aralarında kız kardeşinin sevgilisi de olan üç arkadaşı ile bir plan kurarlar. Amaçları eski mafya babası Carlo Bertalluci ve ya şimdiki ismiyle Charlie Barett'i (Christopher Walken) kaçırmaya çalışırlar. Carlo genelde kendisinin oturduğu yere gelince (restoran) kendi yerinde üçlüyü görür ve üçlüden biri Carlonun eski arkadaşlarından birinin babası olduğunu söylerler ve Carloyu kendileri ile gelmeye ikna ederler. Yolda Carloyu bayıltmaya çalışırlar fakat Charlie yani Carlo bayılmamakta inatçı olunca iyne yapmak zorunda kalırlar acilen.

Bu arada Carlonun parmağını dörtlü kesmişdir amaçlar kendilerinin ciddi olduğunu göstermektir. Carlodan istekleri ya parayı ödemesi ya da fidyecileri bulmasıdır. Carlo kendi avukatını bu fidyecilerle ilgili bilgi toplamak için arar. Ve sağ kolu aynı zamanda da şöförü olan Lono Veccio ise (Denis Leary) bu dörtlünün kim olduğunu , neden Carloyu kaçırdıklarını ve Carloyu kurtarmaya çalışmaktadır. Lono bu aralar yeni ayakkabılarıyla uğraşan çok sert ama aslında iyi bir adamdır. Bu arada Carlo avukatından ilginç bir bilgi alır: Avery'nin kız kardeşinin kaçırılmasında içerden birinin parmağı vardır.

Ters köşeye yatıran filmlerden bir tanesini daha geride bıraktık.Uninvited dan sonra bu hafta, bu tarzda izlediğim 2. film olma özelliğini taşıdıgından bende farklı bir yer edindi bile. Daha öncelerinde birçok kez söyledim, film dediğin davanın iyiliğini ve başarısını sonu belirler diye. Bu inanılan bir olgu değil, sadece benim düşüncelerimden ibaret. Sonu başarılı olan her filmi hatırlarım ve mutlaka bende bir yer edinmişliği vardır. The Usual Suspects den başlayabilirim saymaya. Gerçekten çok güzel bir hikayenin üstüne başarılı oyuncu performanslarını koymuşlar ama;

Senaryo gayet güzel şekilde işlenirken, bir önce bir önce diye sizi sürekli filmden kopartıyorlar. Sahne geçişlerini doğru olarak ayarlayamamışlar, en büyük eksiklerden biri. Siz şu andaki zamanı izlerken sizi öyle bir anda geriye götürüyor ki tekrar geri geldiğiniz zaman hangi sahnede ve olayın neresinde olduğunuzu anlamak için biraz zaman harcamanız gerekebiliyor. Bunun dışında filmdeki parmak hariç fazla göze batan bir eksi yok. O kadarınıda görmezden gelmek gerekiyor bence.

Film hakkında söylenmesi gerekenler tabiki eksisi yok diyerek bitmedi. Var ama şu şekilde; filmde olaylar devam ediyor ediyor evet sonu mükemmel bir şekilde bağlamışlar bence. Ama siz zaten birşeyler olması gerektiğini düşünüyorsunuz. Ben burada açık söyleyim, normalde film sonlarını tahmin etmek istemeyen biriyim çünkü zevkinin kaçacağına inanıyorum ama filmin gidişatı öyle ki; sonunda ne olacağını biliyorsunuz. Bunu biraz daha iyi saklamayı başarabilirlerdi bence. Tam film bitti dediğiniz zaman, iyiler her zaman kazanamaz parolasıyla tekrar kötü adamımız ortaya çıkıyor ve filmi bu sefer tam olarak bitiriyor.

Christopher Walken dan başlamak suretiyle diğer oyuncular baya iyi iş çıkartmışlar. Özet kısmında anlattığım filmin bir anda karıştığı sahneleri çok iyi götürmüşler. Oyunculuk açısından da doyurucu bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim...

Fazla birşeyler söyleyip zevkini kaçırmak istemiyorum, her an istenmeyen birşeyler yazabilirim. Kişisel olarak beğendiğim bir film ve izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Senaryosu bazı yerlerde sıkıyor tamam kabul etmek gerekiyor ama tam bu aralara trajikomik olayları yerleştirmek filmin kalitesini düşürmekten çok izlenirliği arttırmış. Notum 10/7.5 alır benden.. İzleyin...

25.07.2010

Cape Fear [1991]

Tamam şimdi herşey yerleşti. Bu filmi milletin niye sevdiğini, bunu daha izlemedim ben deyince '' aaa olm sende '' dediklerini anladım. İçinde De Niro varmış, evet varmış ama başkada birşey yokmuş. Demek ki oyuncuya bağlı olarak sevilen gereksiz filmlerden bir tanesiyle daha karşı karşıya kaldım ve 2 saatimi bu filmi izleyerek geçirdim.

Sam Bowden (Nick Nolte) hayatını kanuna vermiş Atlantada yaşayan bir avukatdı. Ailesi ile birlikte sakin bir hayat süren Sam'in hayatı yakında kabusa dönüşecektir çünkü 14 yıl önce avukatlığını üstlendiği Max Cady (Robert De Niro) isimli adam, hapisten çıkmışdır ve intikam için hazırlanmaktadır. Çünkü, Max Cady bir tecavüzle suçlanıyordu, okuma yazması da yoktu ve kıza çok kötü tecavüz yapmışdı. Bu yüzden Sam eline Maxin hapisten kurtaracak bir belge geçmesine rağmen yine de bunu kullanmaz ve Max Cady tutuklanır. Şimdi, Max hapisten çıkmışdır. Önce küçük tehditlerle başlayan intikamı, gittikçe Sam'in ailesini de etkileyecektir.

Hikayemiz kısaca bu şekilde. Hani bilmesem ve okumam olmasa, şu filmi Martin Scorsese yapmış deseler hayatta inanmam, kimse de bana inandıramaz. 1991 yılında yapılan filmi 2010 yılında eleştirmek basit tabiki ama bu filmi beğenen ve sevenleri anlamaya çalışmakla geçti bütün günüm, şu yazıyı yazana kadar. Şimdi tercihlere saygı göstermek gerekiyor öncelikle, elbette yukarıda ben gereksiz bir film dedim ama neye göre açıklamam gerekiyor...

Senaryo olgusunu beğendim evet burada bir hikaye var ve hiç yoktan buna sadık olarak ilerliyoruz. İlk önce konunun ne olduğunu anlatmışlar gayet net bir şekilde ve herkezin anlayacağı akıcılıkta sıkmadan burayı geçiyoruz. Daha sonra adamımız hapisten çıkıyor ve bir anda zengin oluyor. Büyüklerinden kalan parayla, kendisini 14 yıla mahkum eden avukatın peşine düşüyor.Film ilk yarıda gayet akla mantık olarak ilerlerken daha sonra bir anda saçmalaşmaya başlıyor. İzlemeyen kalmamıştır heralde, ama izlemeyen varsada izlemesine gerek yok mantığını kullanarak;

Arabanın altında onca yolu o şekilde gitmenin mantığını nasıl kurmuşlar. Hiç mi mantık kafa çalışmıyordu acaba? Daha fazla irdelemeye gerek yok geçiyorum. Filmin son 10 dakikasında elimde bir bıçak olsa direk ekrana girişirdim samimi söyleyim. Adamın bir türlü ölmek bilmemesi, ve Martin Scorsese'nin bu konuda ısrar etmesi seyirciyi bezdiriyor. Bir elip ''skip'' tuşunda filmi sonuna kadar getirebildikten sonra bana filmden kalanları bir düşündüm. Harika bir oyunculuk, mantıksız-gereksiz ayrıntılar, ölmeyen bir adam ve bir film çeşidi...

Film çeşit olarak nedir acaba diye bir bakma gereği hissettim. ''Dram,Gerilim,Korku,Suç'' iyi yazmışsınız ama hangisi burada var? Korku dışında burada herşeyi buluyorsunuz. Bu bir kere gerilim filmi olması gerekir, eğer bu filme korku var içinde diyen biri çıkarsa öncelikle kendi kriterlerini gözden geçirmeli ve sonrada bu filmi hafızasından sildirmeye uğraşmalı. Eğer korku filmiyse bu tamamen Scorsese'nin çuvalladığı anlamına gelir. Yapmayı deneyip yapamamak heralde bu olsa gerek ve ayrıca daha öncede söylediğim gibi son sahnelerdeki zorlamalar filmi bitirmiş!

De Niro'ya ayrı bir pencere açmak gerekiyor. Gerçekten çok iyi oynamış. Kaslı vucudunu ve filmdeki karizmasını şu aralarda taşısaydı eminim ki, sinema dünyasının en karizmatik ve kızları peşinden koşturacak karakteri olurdu. Oyunculuk olarakta çok üst seviye bir performans sergilemiş ve oscar adaylığı ile taçlandırmış bu performansını. J. Lewis ? 19 yaşındaki oyuncu o zamanlarda tam bir katliam yaratmış. Onuda o hallerde izlemek gerçekten keyifliydi.

Daha fazla birşey söylemeye gerek yok zaten herşeyi bir çırpıda anlatıverdim. Notum 10/6..

24.07.2010

The Uninvited [2009]

Gece saat 11 olmuş ve izleyecek birşeyler arıyorsun. Rastgele arşivden bir film seçip başına geçiyorsun ve sonra olanlar oluyor.

Anna, annesinin ölümünden sonra kaldırıldığı psikiyatri kliniğinden eve geri dönmüştür. Ablası Alex (Arielle Kebbel) onun geri döndüğüne çok sevinmiştir. Tabi Anna’nın bilmediği bir şey vardır; o yokken babası bir kadınla nişanlanmıştır. Rachael adındaki bu kadının Anna’yı rahatsız eden gizemli bir yanı vardır. Eve geri döndükten sonra her şeyin iyiye gideceğini ümit eden Anna rüyalarında görmeye başladığı çocukların aslında birer hayalet olduklarını öğrendiğinde işler daha da kötüye gitmeye başlar. İki kız kardeş bir yandan Rachael’ın gerçekte kim olduğunu öğrenmeye çalışırken bir yandan da hayaletlerle dolu olan bu evde hayatta kalmaya çalışacaklardır.

Öncelikle; gerilim,psikolojik ve gizem türünde gayet başarılı bulduğum bir filmdi. Birçok karakteri içinde bulunduruyor film. Tam olarak bir korku filmi olduğunu söyleyenler varsa, peşinen söyleyim bu bir korku filmi değil. Elbet içine biraz ekleme yapmaya çalışmışlar ama ancak gerilimle yetinmişler. Korku filmi diyenlere aldırış etmeyin. Hazır konu burada açılmışken gerilimi ne denli iyi verdiklerininden bahsetmek istiyorum. Korku filmlerinin çoğu aslında komedi filmidir benim için. Korkuyu artık çok yüzeysel bir şekilde hisseder olduk, en azından ben. Nereden ne çıkacak, bunu nasıl öldürcek, kan nası akacak felan derken olayı çözüyorsunuz. Bu filmde gerilim sahnelerinde gözle görülür bir gerçeklik vardı bence. Çoğu zaman sahneyi gerçekten hissederek geriliyorsunuz.Başarılı.

Senaryo da başarılı. Aslında başarılı olmadığını düşünerek filmi izliyorsunuz. Hazır bu lafı söylemişken, film hakkında bahsedilmesi gereken en önemli yerlere değinelim ve yazıyı uzatmayalım. Senaryo neden başarılı? Çünkü film sadece sondan ibaret ve son da senaryoya dahil olduğundan dolayı başarılı oluyor. Bir takım 90 dakka boyunca rezalet oynayıpta son dakikalarda gol atabiliyorsa o takım başarılıdır ya da en azından öyle kabul edilir. Nasıl başladığı değil nasıl bittiği önemlidir lafı benim bu filmi beğenmemdeki neden zaten. Filmin yarısına geldiğinde geriye bir bakıyorsunuz ki elinizde hiçbirşey yok. Evet, gerçekten hiçbirşey olmuyor ve halen neler çıkacağını bekleyerek sabırla devam etmeniz gerektiğine kendinizi inandırmak istiyorsunuz. Filmi zaten sonu kurtarmış.

Sonu güzel biten filmler, en güzel film olursa olsn ama bir sonu olmadıktan sonra benim için değersizdir. Ben ne filmler izledim, mükemmel bir filmi sırf sonu yüzünden kaldırdım çöpe attım. Beklenmeyen bir sondan bahsediyoruz gerçekten ve bunu bütün film boyunca saklamayı başarmış bir yönetmenden bahsediyoruz. Sonunta tamamen ters köşeye yatıyorsunuz ve işte burada o geçen 1 saat 40 dakikaya asla acımıyorsunuz. Sonuç olarak toparlamak gerekirse, güzel bir senaryo üstüne oturtulmuş bir hikayemiz var ve bir takım olaylar izliyorsunuz. Tam olaylar bitti derken o muhteşem 10 dakika başlıyor ve siz inandığınız her şeyi yıkmak zorunda kalıyorsunuz. Mutlaka izlenmesi gereken bir film ama bu etkileyici sona rağmen filmin halen gereksiz olduğunu düşünebilirsiniz. En azından film size, gereksiz bir filmi ama inanılmaz bir sonu vardı dedirtebiliyor.

Not olarak duygusal davranmam gerekirse ki sonu bu tarz biten filmlere hayran olduğumdan 8.5 verebilirim. Ama objektif bir açıdan bakarsam 7.5 filmin gerçek değeridir benim gözümde. Mutlaka izleyin, kısa bir film, sonuna kadar değer...

20.07.2010

The Greatest Game Ever Played [2005]

Spor filmleri en amiyane tabirle kötü bir oyuncunun yükselmesi ya da kötü bir takımın büyük bir turnuvaya katılıp teker teker rakiplerini elemesi ve şampiyon olmasını konu alır. Hele de Hollywood yapımı, Amerikan sineması ise bu, kesinlikle bu senaryo işlenir. Araya biraz romantizm, çokça rekabet hırsı, olmazsa olmaz politika ve son olarak da bir parça geyik konulur ve dramatik bir şekilde bu azimli başarı hikayesi anlatılır. Tamamen klişe yani... Peki madem öyle, bu film neden beğenildi benim tarafımdan? Bir kere her şeyden önce "Based on a True Story" yani gerçek bir hikaye. Ondan sonra ise samimi bir dille anlatıldığını söyleyebilirim sanırım. Golf sporunun sıkı bir takipçisi olmasam da bu filmi çok beğendim. Zaten beğenip beğenmemek için golfü bilip bilmemeye gerek yok aslında. 120 dakikanın 115 dakikası golf üzerine olmasına rağmen.

1900'lü yılların başları, Boston, Massachusetts. Francis Ouimet (Shia LaBeouf) adında fakir bir aileden gelen genç bir çocuk, biraz da evlerinin hemen yanında Amerika'nın en modern golf sahasının olması dolayısıyla golfe merak salar. Bir gün şehirlerine ünlü İngiliz golfçü Harry Vardon'un (Stephen Dillane) geleceğini öğrenir. Harry, dünyanın en büyük golfçüsü konumundadır o zaman ve Francis, onu görebilmek için herşeyini verir. Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra Francis'in golf hayatı inişli çıkışlı bir döneme girer. Golf Federasyonu başkanı, onu bulup ülkelerinde düzenlenecek golf turnuvasına katılmasını istediğini söylediğinde ise inişler kalkmıştır. İngiltere'yi temsil eden Harry Vardon ve arkadaşı Ted Ray'e (Stephen Marcus) karşı Amerika'lılar, evlerindeki bu turnuvayı kaybetmek istemezler. Ancak amatör bir golfçü olan Francis'in bütün dünyaya bir sürprizi vardır...

Biraz golften bahsedelim isterseniz. Ben pek takip etmiyorum ve kuralları da bildiğim söylenemez açıkçası. Ama filmi izlerseniz, çat pat bir şeyler öğreniyorsunuz. Kaba tabirle başlangıç noktasından topu deliğe en az atışta sokan kazanıyor. Tabii her sporda olduğu gibi bunda da blöfler, hileler falan var. Filmdeki hikaye gerçek bir hikaye. Harry Vardon zamanın en önemli golfçüsü gerçekten de. 7 tane turnuva şampiyonluğu var. Francis adındaki gencin de henüz 20 yaşında Amerika'da onu yenmesi ve Amerika'nın onurunu kurtarması bir gerçek. Filmin sonunda da belirtilen yazıda olduğu gibi Francis 1 turnuva daha kazanıp golf kariyerini erken bitirmiş ve bir iş adamı olmuş, taşıyıcısı Eddie (Josh Flitter) ise bir multi-milyoner olmuş ama bu ikilinin arkadaşlıkları hiç bitmemiş.

Bill Paxton'dan iyi bir yönetmenlik ve hemen hemen tüm oyunculardan iyi bir oyunculuk. Babasının sürekli onun golf oynamasına karşı çıkması, onu en kötü zamanında da en mutlu zamanında da yalnız bırakmasına, annesinin ise verebileceği tek şey olan cesarete, küçüklüğünde sürekli "Golf zengin oyunudur, sen ancak taşıyıcı olabilirsin." tarzı sözler duymasına rağmen asla yılmayan, pes etmeyen rolünün altından kalkabilmiş genç aktör Shia LaBeouf. Transformers ile yıldızı parlamış olabilir ama o filmden 2 yıl önce, ilk başrolü aldığı film bu film işte. Öte yandan annesi rolünde Marnie McPhail'in, evinin önünde dikiş yaparken, ya da patates soyarken, oğlu az ileride topları deliğe sokunca aniden çıldıran insanların çıkardığı sese verdiği "korkmuş" tepkileri mükemmel. Babası Elias "Kadir İnanır" Koteas ise mimikleriyle, bakışlarıyla rolünün altından kalkmış. Tabii mimik, bakış derken filmde büyük karizmaya sahip Harry Vardon'ı oynayan Stephen Dillane'i unutmayalım. Harika, mükemmel! Özellikle Francis'in topa vurduğu ve bütün seyircilerin topa vuruş anından itibaren topu izlerken, Harry Vardon'ın gözlerini sadece Francis'e diktiği bir sahne var ki, oy oy oy. Bir insan, yüz ifadesini hiç değiştirmeden en fazla kaç dakika durabilir? O sahneyi dikkatli izleyin, ne dediğimi anlayacaksınız. Stephen Marcus ve Josh Flitter geyik sosuna katkıda bulunurken, Francis'in kız arkadaşı Sarah'yı oynayan Peyton List ise erkekleri büyüleyecek güzellikte.

Dediğim gibi, konu çok samimi bir dille ve çok gerçekçi anlatılıyor. Yani gerçek bir hikaye olmamış olsa bile bütün bu olanlara inanabilir miyim diye soruyorum kendime? Evet, inanabilirim. Amerika'lılar olmayacak şeyleri oldurmayı severler bu tür filmlerde. Hatta yapımcı Walt Disney ise bütün filmler böyledir, bu film hariç. Bu film farklı. İzleyin, izlettirin. Golf sevmeyenler bile 2 saat boyunca ekran başına kilitlenecektir. Klişelerle dolu, samimi ve heyecanlı bir başarı hikayesi. 8/10

19.07.2010

The Twilight Saga: Eclipse [2010]

Evet sevgili blog okuyucuları, yepyeni bir "Tıvaylayt" film yazısıyla daha karşı karşıyayız. Sanırım 4. kitabın 2 filmini de, evet 4. kitap 2 film olacakmış, izleyip buraya yazdıktan sonra da aynı şeyleri diyeceğim; "İlk filmi izledikten sonra yazdıklarıma bakmışım da, ben gerçekten çok farklı düşünmüşüm o zamanlar." Yani gerçekten. Filme 8 vermişim 10 üzerinden, Kristen Stewart'ın oyunculuğuna iyi demişim falan. Yok öyle birşey. O filmin notu olsa olsa 5'tir, 2. film gibi. Hani gerçekten 8 olsa bu filme 10 falan vermem gerek herhalde. Yine kardeş zoruyla gittim, beklentileri sıfıra indirdim ve evet, bu sefer bir şeyler olmuş gibi...

Seattle'da masum bir insan, bilinmeyen bir vampir tarafından ısırılmış ve yeni doğan bir vampir olmuştur. Daha sonra kafasına Cullen ailesini ortadan yok etmesi empoze edilmiş ve o da bir ordu kurmaya başlamıştır. Bu arada esas kızımız Bella (Kristen Stewart), 2. filmde olduğu gibi ikilemde kalmaya devam eder. Bir tarafta ona evlenme teklif eden Edward (Robert Pattinson), diğer tarafta da ona deliler gibi aşık olduğunu itiraf eden Jacob (Taylor Lautner) vardır. Bella artık bir karar vermek zorundadır. Jacob ile Edward'dan birini seçmesi demek Kurt Adamlar ile Vampirler arasından birini seçmesi demektir aynı zamanda.

Evet ilk 2 filme göre daha bir aksiyonu, romantikliği, inandırıcılığı oturmuş, iyi harmanlanmış bir film bu. Belki karakterleri iyice tanıdığımız için mi böyle geliyor düşündüm de kendi kendime, yo hayır. Yönetmen David Slade çok iyi bir iş çıkarmış gerçekten. Kitapta yine bir çok nokta atlanmış, hatta çok önemli noktalar da atlanmış diyorlar. Mesela filmin adı "Tutulma" ama neden tutulma bilmiyoruz? Yani biz kitabı okuyanlar bilmiyor. Filmde geçmiyor, tutulma ile ilgili herhangi bir şey. En büyük notu buradan kırıyorum ve hemen ekşi'de su nanesi nickli arkadaşın yazdığına atlıyoruz; "bella jacob'ı yüksek ısısından ve sürekli onu gülümsetebilmesinden dolayı güneşi olarak görür. sık sık bunu dile getirir. filmin sonundaysa bella'nın edi seçmesi sonucu, jacob "güneş olsam da ben bile tutulmayla mücadele edemem" der." Ancak Slade'yi takdir ettiğim konular ağırlıklı. Kitabı okuyanlar evlilik teklifi sahnesinin, çadır sahnesinin ve Jasper-Rosalie ile kurtadamların geçmişleri sahnelerinin filmde mutlaka olmaları ve ihtişamlı sahnelerle anlatılmaları gerektiği görüşlerinde birleşmişler. Aynen böyle de oldu. İlk filmde sadece Beysbol sahnesi heyecanlandırmıştı beni, 2. filmde ise vampirlerle kurtadamların savaş sahnesi. Bu filmde ise az önce saydıklarımın hepsi gayet güzel bir dille, güzel görüntülerle ve mükemmel görsel efektlerle anlatılmış.

Efendim oyunculuklara geçeyim mi geçmeyeyim mi kararsızım, çünkü bu çocukların gelişememe hastalığı sürüyor. Kristen Stewart'ın yine hiç birşey olmamış gibi umursamaz tavırları, asık ve mimiksiz suratı, keza Robert Pattinson'ın kısık gözlü, hafif sırıtık yüz ifadesini ilk 2 filmden sonra 3. filmde de istikrarlı bir biçimde koruyuşu, gerçek hayatta yaptığı "Vajinalardan korkuyorum!" açıklamasına, filmde "Evlenmeden olmaz!" tripleri ile yaptığı göndermeler ve Taylor Lautner'in "Ne olursa olsun, seni her zaman seveceğim Bella, beni seç beni seç!" tarzı yüz ifadesi ve konuşmaması. Neyse gençler, bizler de sizi bu halinizle seviyoruz ama yok, yine vasat yine vasat. Biraz Jasper'ı oynayan Jackson Rathbone abimiz iyiydi, karizmatikti daha doğrusu. Bir de tabii Ashley Greene, ehehe, mehehe...

Özet isteyen incici kardeşlerimiz için, ilk 2 filme göre çok daha eğlenceli bir film olmuş bu. "Tıvaylayt"ın her şartta hayranı olan, Stephanie Meyer tuvalet kağıdına yazsa okurum diyen genç kızlarımız zaten her filmi beğenirler, ben de Lakers sahada oldu mu öyle heyecanlanıyorum mesela. Ama bu filmi benim gibi biraz da zorla izleyenlerdenseniz, sıfır beklentiyle gidin, beğeneceksiniz. Her Hollywood yapımında olduğu gibi bir dolu klişe ve alttan alta mesaj gönderme şeysi var tabii, ama dolu tarafından bakarsak, ilk 2 filmden çok daha güzel, çok daha komik olmuş. İlk filmde olup da 2. filmde olmayan müzik kalitesi geri dönmüş. En önemli eksilerinden biri de sonunun oldu da bittiye gelmesi. Dikkat Spoiler! Film boyunca, yeni doğanlar çok güçlüdür dendi, Cullen ailesi, aileden herhangi birinin burnu bile kanamadan 1-2 dakikada halletti apaçileri. 6/10

17.07.2010

Get Carter [2000]

''Ah o son filmi izlemiyecektim!''

Tamamen bir hata sonucu izlediğim bir film olarak ekliyorum.Konusundan ve filmden kısaca bahsedelim daha sonrada kapatalım üstünü aynen bir köpek gibi.Las Vegasta karışık işler yapan carter, 5 yıldır görmediği kardeşinin cenazesine gider.Sonra bir anda nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kardeşinin ölümünü sorgulamaya başlar.Ortada sorgulanması gereken birşeyler yokken gerçekten neden böylesine sorgulamaya başladığını anlamak her ne kadar imkansızsa sorumlulara ceza vermek de senaryo gereği gene ona kalır...

Tamam film hakkında bilginiz var artık dağılın demek isterdim ama bu kadar basit değil.IMDB puanına bakmaksızın izledim filmi öncelikle bu ayrıntıya takılmayı bırakalım.Ben ne 5 puanlı filmleri top 100 listeme aldım burada bahsedilmesi gereken konu bu değil tam olarak.

Şimdi kardeşinin katilini arayan bir adam var ve birçok bağlantı var ortada.Film başlarda öylesine yavaş ilerliyor ki artık dayanılmaz bir seviyeye geliyor.Bir ara aksiyon filmi izlediğinizi unutup bir anda bir dram filmi izlermişcesine mayışıyorsunuz.Filmde yolunda gitmeyen birşeyler war ama tam olarak bulamadım.Kebap bir film olduğundan dolayı, bundan sonraki kısımda ağır spoiler vereceğimi söyleyim şimdiden.Şöyle açıklamaya çalışayim.Bir cd war ortada ve kardeşinin öldürülme nedeninin bu olduğunu varsayıyorsunuz.Sonra bu işi yapan ve yaptıranlar var buraya kadar gayet güzel.Ama işi kimin neden yaptığını ve bu işin asıl sorumlusunu asla bulamıyorsunuz.Filmin sonunda öldürülen adamın niye öldürüldüğünü size mesela bir kaç farklı nedenden dolayı diye açıklayabilirim.Tam tatminkar bir durum söz konusu değil...

Bir ayrıntı daha, belki filmleri çok dikkatli izliyorum.Araba kovalamaca sahnesinde Carter'ın kullandığı arabanın bize göre sağ, arabanın kendi açısına göre sol tarafının çok ağır hasar aldığını gördük.Far yanmıyordu.Ama birden eve geldiği zaman 2 farında misler gibi yandığa şahit oldum.Çok gereksiz ama gözüme çarptı, bunun gibi birkaç ufak hata daha vardı.Mesela sahnelerde sürekli değişirken kravatın bir tam kusursuz bir böyle hafif çözülmüş olması, ceketin cebi vb hatalar...

Bunların yanında Stallone'nin en iyi filmlerinden biriydi desem.İnanılmaz karizmatik bir rol oynamış ve inanılmazdı gerçekten.Daha önce böyle bir filmi farketmemiş olmak benim için bir kayıp değil elbette ama Stallone'nin en güçlü performanslarından birini görmemek kayıp olabilirdi.

Sonuç olarak alın izleyin izlemediyseniz, klasik bir aksiyon filmi.Sonradan farkedilen bir durum için alınan intikam ve mutlu son.Aksiyon derecesi biraz az ama en azından stallone yi izlemeniz gerekiyor.Notum 10/6.5

16.07.2010

Dikkat Çeken Arabalar Top 10

Stajda zaman geçmek bilmiyorken yapılcak birşeyler lazım. Her dakika film izleme şansımız olmadığına göre bu sefer değişik birşeyler arayışına girdim. Arkadaşımla arabalar hakkında konuşurken işte o fikir geldi. Fazla eskilere gitmeden; sinema salonlarında izlediğimiz ilgi çekici (evsane demiyorum) arabaları bir hatırlayalım.

1.“Eleanor” Shelby Mustang GT500
Gone in 60 Seconds
Kusura bakmayın ama burada biraz duygusal davranmanın zamanı geldi. Eleanor diye tabir edilen bu klasik arabanın seyrine doyum olmuyor.N.Cage'in filmde oynaşma şansı elde ettiği bu araba gerçekten çok iyi. Motorunun bir anda sustuğu zaman arabayla konuşup onu çalıştırma çabaları, yan aynası kırıldığında içimin cız ettiği sahneleri hatırlıyorum.

2.DeLorean DMC-12
Bunu kim unutabilir ki? Eğer evsaneler kısmı yapsaydık, kuşkusuz bu arabayı listenin ilk 3 numarasından birine koymak gerekirdi, haksızda değiliz hani. 3 filmde boy gösteren arabamız zamanda yolculuk işine yarıyor.Atlar mı çekmedi, tren raylarında mı gitmedi.Çok amaçlı.Body kit tarzıyla günümüz arabalarını andırdığına dikkat ettiniz mi?

3.The Fast and The Furious
Listemizde ilerlerken bir kere daha Vin Diesel arabalarından birtanesine bakıyoruz.
1970 Dodge Charger la yaptıklarını hatırlayalım.Kalkışlar,driftler.Gaza bastığı zaman motorun titremesi ve NOS vurduğu zaman arabanın gidişine hayran kalanlardan mısınız?

4.The Tumbler
Batman arabaları herzaman dikkat çekici olmuştur.Buraya resimlerini koyarak baymak istemiyorum ama içinden tekne çıkan arabalar, içinden uçak çıkanları.Arkasında kocaman ateş bırakanı, her çeşidini görmüşüzdür.Dark Knight filmindeki ''batmobile'' en ilgi çekici olanıydı içinden çıkan motor sayesinde.Bu arada Bruce wayne'nin Lamborghinisini unutmayın.!

5.The Interceptor
Mel Gibson'un oynadığı Mad Max filmini hatırlarsınız.Ford XB Falcon Coupe modeli motorunun bir kısmı dışarıda, kalın tekerlekli ve yandan rocket tarzı egzoslarıyla tipik bir amerikan arabası.

6.Frankenstein's Monster
Death Race filmini hatırlayanlar bilirler,2006 model Ford Mustang'in ne hallere geldiğini.Yollarda bize gereken tarz bir araba olduğunu düşünmekle beraber, orjinal yüzünü kaybettirmeden yapılmış güzel bir çalışma eseri olduğu bir gerçek.

7.Pontiac GTO
xXx filminde Vin Diesel'e nasip olan ( kaç araba eskitti ya! ) arabalardan sadece birtanesi.67 model pontiac filmde önemli roller üstlenmişti.Film hakkında ne yazık ki fazla birşey hatırlamadıgımdan dolayı sadece arabaya bakıp geçsek yeterlidir heralde.


8.Aston Martin V12 Vanquish
Batman filmlerindeki tarifenin aynısını Bond filmlerine de uygulayabiliriz.Onun arabalarıda herzaman dikkat çekici olmuştur.Arabanın sağına soluna koyulan ekstra aparatlar ve özellikler sayesinde Bond'un işini oldukça kolaylaştırdığına binlerce kere şahit olduk hemde her filminde.Die Another Day filminden bir sahne.

9.Nissan Skyline 1999 R34
Bazı arabaların sadece duruşları bile yeter derler ya hani, işte onlardan birtanesi.Modifiyeli arabalara olan ilgimi bir kenara bırakırsak eğer, filmde bu arabayla olan sahneler inanılmazdı.Paul Walker'ın kullanma şansına eriştiği bu araba, bende gerçekten iz bırakanlardan.

10.1977 Bumblebee Camaro
Transformers filminde en çok dikkat çeken araçlardan biri Bumblebee. Safkan bir Amerikan olan Camaro sarı rengiyle gözleri kamaştırıyor.Bunuda listeye eklemeden geçmek olmazdı.

Gente Di Roma [2003]

Roma deyince aklınıza ne geliyor? Sanırım dünyadaki herhangi bir şehrin ismini duyduğunuzda aklınıza gelenlerden çok daha fazla şey gelir insanın aklına Roma denilince. Romus ve Romulus tarafından kurulan bu şehir İtalya’nın başkentidir her şeyden önce. Collesium da buradadır, Vatikan ülkesi de. Hatta dünyanın en büyük kilisesi San Pietro’ya da ev sahipliği yapar bu şehir. Buram buram nostaljik ögeler içerir, tarihi eserlerle ve büyük meydanlarla doludur. Kahvesi ve dondurması meşhurdur. Pizza, Spagetti, Lazanya vb. şeyleri de unutmamak gerekir. Aynı zamanda aşıklar şehridir Roma. Aşk çeşmesi vardır ünlü. Tersten okunduğunda Latince’de aşk anlamına gelen “amor” olur zaten. Roma’nın yerel şarkıları da kulak pasını temizler. Roma ve Lazio gelir tabii, şehrin futbol takımları. Hatta bir cin kokteyli bile gelebilir akıllara. Sadece olumlu değil, olumsuz özellikleri de vardır bu muazzam kentin. Bir kentin muazzam olması için eksileri de olması gerekir, zira kenti metropol yapan da budur. Roma’da her ırktan insan vardır, ırkçılık da vardır dolayısıyla. Roma insanı genel olarak kendini diğer bütün insanlardan üstün görür. Hırsızlık kol gezer. Falan filan…

10 Mayıs 1931, Treviso doğumlu Ettore Scola. Genelde mizahi eleştirilere yer vermiş bir yönetmenmiş kendisi. Bu filmden sonra “Bu filmi daha önce yapmak istiyordum ama Fellini’s Roma filmiyle karşılaştırılmasından ürktüm.” demiş. Yine de ona bir saygı duruşu mahiyetinde algılanmış. Senaryoyu, iki kızı Paola ve Silvia ile birlikte yazmış. Belgesel tadında bir film. Amatör oyuncuların oynadığı farklı farklı insanların küçük öykülerini izliyoruz. Bazen 10 saniyelik bir öykü, bazen 10 dakikalık. Gün doğmadan başlıyor, gece yarısı bitiyor. Şehri dolaşan belediye otobüsündeki insanların hikayeleri, kimi zaman otobüsten inip sokak aralarına, ev içlerine kadar gidebiliyoruz. Bu hikayeleri dinlerken aynı zamanda bir Roma turu atıyoruz. Roma’yı evinize getiriyor Scola. Üstelik Armando Trovajoli’nin geleneksel Roma şarkıları eşliğinde. Enfes, leziz, harika…

Dikkatimi çeken sahneleri buraya yazsam spoiler olmaz herhalde. Sonuçta belirgin bir konusu yok filmin ve göze hitap ediyor. Yani burada bütün filmi anlatsam, senaryoyu, konuşmaları falan yazsam yine de izlemeden anlayamazsınız. Belgesel tadında işte, dediğim gibi. 20 yıllık hayatım boyunca Türkiye’de yaşadığım gün kadar otobüsle yolculuk yapmışımdır, hiçbir zaman bayan şoföre rastlamadım. Roma’da ise belediye otobüsünü süren bayan şoförü görünce şok oluyorsunuz. Tabii Roma’nın yakışıklı ve çapkın erkekleri bayan şoföre bile sarkıntılık yapabiliyor. Sonra, temizlikçiler. Türkiye’de, yan yana çalışan erkek ve kadın temizlikçi görmemiştim. Roma’da bu iki cins bir arada çalışabiliyorlar. Muhabbet ederek kilise temizliyorlar örneğin. İnanılmaz turist kaynıyor şehir. Dediğim gibi ırk ayrımı da had safhada. Özellikle siyah ırk pek bir sevilmiyor. Dilenciler de çok. Ellerinde notlarla şehri gezenler var. Bütün dilenciler kendi kusurlarını, hayatlarını kısa bir şekilde karton kağıda dökmüş ve bu kağıtlarla dolaşıp, ya da oturup dileniyorlar. Bir de bizim buradaki “İddaa Cafe”ler gibi özel bir yer var ama çok daha büyük. Mesela tombala oynanıyor canlı. Sanırım 15 dakikada bir falan. Anonsçu kız, rakam söylüyor. İnsanlar tombala kartlarını seçip oracıkta takip ediyorlar.

Alışveriş için sokağa çıkan yaşlı bir kadının, ki eskiden Nazi kamplarında esir olduğu anlaşılıyor, 2. Dünya Savaşı konulu bir film setini gerçek sanıp bayılması ve Alzheimer hastalarının hastanede geçirildikleri test sahneleri muazzamdı hakikaten. Scola’nın bu filmi ırkçılık, burjuvazi, ayrımcılık gibi konuları ironik bir dille anlatıyor. Mesela bence bu çok iyi bir Pazar akşamı kızla izlenecek bir film olabilir. Hani elde şarap, battaniye altında, Aşıklar Şehri’ni izleyebileceğiniz bir ortam. Romantik bir film olmasa da sizi o esnada doyurabilir. Güzel. 7/10

15.07.2010

Speak [2004]

Melinda ufak yaşlarda bir partiye gidiyor.Herşey gayet güzelken istenmeyen bazı olaylar oluyor ve ortalık karışıyor.Polisler partiyi basıyorlar ve melinda bundan sonra üstüne yapışacak olan gammazcı etiketini yiyor.Daha sonra lise günleri geliyor ve işler daha karmaşık hale geliyor.Eski arkadaşlarından bazılarıyla aynı ortamda bulunan kızımız bir takım zorluklar yaşıyor.Yaşadıkça daha da içine kapanıyor ve kimseye anlatamadığı bu derdinden kurtulması gerekiyor.

Basit bir senaryo ve kurguyla aslında bir çok şeyi ifade etmeye çalışmışlar.Film etkileyici bir film değil açıkçası aksine bir o kadar da sıkıcı bir film, ama izleyicinin duygularına hitap etmeye çalışmışlar resmen.Hani daha çok mesaj alma verme konusuna girmek istemiyorum ama susmak bazen birşeyleri anlatmanın en kolay yoludur tarzı bir çıkarıp yapmamızı istemişler ve başarmışlar...

Yukarıda söylemeye çalıştığım gibi, tamamen seyirciye kalıyor herşey.Mesela illaha sonunda söylememe gerek yok ama ben bu filmi beğendim ve bence kendi çapında etkileyici bir film.Ama benden başka izleyen kimse filmi beyenmeye bilir çünkü içinde kendilerini etkileyecek bir nokta bulamayabilirler...Filmi benim için en özel kılan sessizlikle verilen mesajlar ve sessizliğin başkalarında getirdiği bakış açıları.Susabilmek ayrıcalıktır.Anlayabilene...Sürekli bu yönde ilerleyor ve bir kızın gözünden anlatılan ,travma sonucu gösterilen psikolojik duygular müthiş hissettiriliyor.Yalnızca gözünden konuşan bir bireyin duygularına sizde şahit oluyorsunuz..

Kristen Stewart; hani tam anlamıyla filmi yaşamak vardır ya, işte onu yapmış. O konuşmakta zorluk çekiyormuş gibi tavırları ve yüz hatları sayesinde bu filmde de inanılmaz oynamayı başarıyor.Sade ve doğal oyunculuğuyla.Bana müthiş derecede filmdeki baskı ortamını,çaresizliğe düşmüş bireyi,biyerlerde sıkışmış ama çıkamayan kişiliği tüm bu psikolojik analizleri göstermesini ve hissettirmesini başarıyor.

Film biraz daha uzun olsa ve biraz daha farklı bir şekilde işlense belki daha etkileyici bir yerde olabilirdi.Bunun yanında bu tarz giden bir filme öyle bir son gerçekten hiç olmamış.Filmi bitirmekten daha çok filmi kesmek diyebilirim kendi adıma.Birşeyler daha olacak mı acaba, bu şekilde mi bitecek diye kendime sorarken çat siyah ekran geldi bir anda. Belki filmin sonunun sönük kalmasının cevabı, olayın sonunu bağlamadaki başarısızlık.Film boyunca kız niye sessiz diye kendinize soruyorsunuz.Soruların açığa çıkma şekli belkide çok basit olarak kalmışta olabilir.

Sessizliğin bedelini ve önemini kavrayabiliyorsanız eminim hoşunuza gidecek bir film olacaktır. Ben filmi beğendim.Notum 10/7.6

13.07.2010

Unthinkable [2010]

Son zamanlarda izlediğim en etkileyici film, daha doğrusu son zamanlarda lafını kullanırsam diğerlerine haksızlık etmiş olacağımdan dolayı, izlediğim etkileyici bir film olarak değiştirebilirim.Filmin konusu; Bir terörist tarafından gizlinen üç atom bombası, ABD'nin en büyük kabusu haline gelir. Yerleri bilinmeyen bu bombaların yerleştirilmesine iki gün kala, bir sorgu yargıcı ile FBI ajanı bu silahları bulmak için mücadeleye girişirler.

Adamımız zaten herşeyi göze alan, eski amerikan vatandaşı yeni müslüman bir adam.Bilerek kendini yakalatıyor ve işkenceye mağruz kalacağını bile bile o odaya getiriliyor.Daha sonra işkence konusunda usta H geliyor sahneye o enfes oyunculuk performansıyla.Araya birde ajan sıkıştırmışlar, olayları sadece işkence ve asker arasında olmasını istemediklerinden birde çerez olarak FBI almışlar.Daha sonra H işkence etmeye başlar tutuklumuza...Pardon, hangi tutuklu?

Ortada aslında böyle bir tutuklu, böyle bir adam ve olayın geçtiği yer bile yok.Filmi anlatmaya başladım sanki, ama buraya kadar bilinmesi gerekenleri bir kerede anlattım en azından.Şimdi konuşulması gerekenlere yer verelim.Bir tutukluya işkence etmek ne kadar efektif bir yöntem ve ne ölçüde devam edebilirsiniz buna.Öncelikle Amerikalıları çok uygar göstermek istemişler gerçekten.Yok efendim soğuk hava vermek, sıcak vermek sulamak şu bu.Bırakın hocam bu davaları, biz sanki bilmiyoruz adamların nasol işkence yaptıklarını.Kendilerini bu yolla temizlemeleri imkansız, herkez gülmüştür bu görüntülere eminim ki.Dahası, H olayın içine girdikten sonraki asker-FBI-Devlet arasındaki konuşmalara dikkat çekmenizi istiyorum.Çünkü herkez birbirini suçluyor, ortada bir ana fikir yok.Bir adama yapılan bir işkence var, bunun doğru olmadığı kesin.Ama patlayacak 3 nükleer bomba varken, bu 3 lü oturuyor ve adama işkence edilip edilmemesi gerektiğini tartışıyor, sanki bomba kimsenin umurunda değilmiş gibi.Hocam patlarsa siz zaten olmayacaksınız tarzıdan bir düşünce alıyor insanı izlerken.Buna rağmen genede her 3 tarafından işkenceye kendi bakış açılarını yansıtması bence gerçekten güzeldi.Ders çıkarılması gereken noktalar var.

Unthinkable bence gerçekten iddalı bir film ismi.Düşünülemez olanı istiyor sizden ve işin içine daha çok moral ögeleri ekleniyor bu anda.Çocuklar.3 bombanın geleceği bir şekilde belli oluyor ama 4cü bombadan bahsedilirken olaya çocukların girmesi sizce ne kadar ''moral'' kavramı içinde.Çok düşünmek gerekiyor.Ulusunuzda 4 tane nükleer var.3 tanesi garanti ama 1 tanesinin nerede olduğunu bırakın, olup olmadığını bile bilmiyorsunuz.Artık konuşması için yapılacak tek şey cocuklara işkence etmektir ve sen tam işin burasında bomba patlasın diyebilecek kadar kendine güveniyormusun acaba? Böyle bir kararı alabilcek misin? Gerçekten çok can alıcı bir noktaya kadar getirmişler filmi, gayet başarılı buldum.Kendize sormanız gerekiyor, hayatlar mı daha önemli yoksa cocuklara işkence edilmesi mi?

Film gerçekten inanılmaz noktaları yakalamış bir kez daha...Senaryo konusunda söylenecek fazla birşey yok ama filmin geneli; izlerken içine çekiyor sizi ve bir an olsun sıkılmıyorsunuz.İşlenen konu zaten yeterince ilgi çekebilecek tarzda.Bombalar var, bolcana işkence sahneleri var ve bunu yapan adamın S.J olması sizi daha da heycanlandırıyor. O kocaman kalıbıyla role ondan daha iyi oturacak biri heralde yoktur.Yeri gelmişken birazda ondan bahsetmeden geçmek olmaz.Baya olmuştu izlemeyeli, tek kelimeyle harika bir oyunculuk sergilemiş, gözlerimizin pası silindi resmen.Roberto Carlos gibi bacakları olan Carrie-Anne Moss'u en son ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum bile, güzel bir geri dönüş filmi olmuş onun adına.Çok iddalı bir filmde, gerçekten iddalı bir rolde oynamış.

Sonu güzel bitiyor demek istiyorum kendi adıma ama aslında objektif olarak bakıldığında efektir bir son olarak düşünülmeyebilir.En azından bir son olması gerekiyor mutlaka. Şimdi neden olduğunu burada söylersem bir anlamı kalmayacağından dolayı; böyle güzel bir filmin sonunun biraz daha ilgi çekmesi gerekiyordu.

Sonuç olarak müslümanların katil olması, amerikalıların kendilerini iyi sanması bla bla ögelerini bir kenara bırakırsak baya güzel bir film olmuş denilebilir.İçerideki oyuncu kadrosuda filmi izlemeniz için başka bir neden olarakta gösterilebilir.Filmin Türkiye ye ne zaman geleceği belli değil sanırsam, takip etmiyorum gerçi ama, siz mutlaka internetten indirip izleyin bu film.2 saat 10 dakikanın çöpe gitmeyeceğini söyleyebilirim.10/7.6

Av Mevsimi [2010] - Kadroya Bak !?-

Yabancı sinemasında; bana bir film senaryosu yaz ve sevdiğin 2-3 oyuncuyu bu filme koy deseler heralde tercihim Depp,Hopkins ve Nicholson'un oynadığı bir film izlemek isterim...

Eğer türk sinemasında bir film yap ve istediğin 3 oyuncuyu koy deseler bu isimler Şen,Tekindor ve Bilginer cevabını veririm..

Burda ise daha iyisi var. Şen,Yılmaz,Tekindor,Yalabıyık gibi 2 muhteşem ve 2 iyi oyuncunun birleşmesiyle oluşan bir film karşımızda. 10 Aralık 2010 tarihinde vizyona gircek olan bu filmde; bir cinayet araştırması sırasında hayatları altüst olan üç polisin hikayesinden bahsediliyor.

Yönetmenliğini türk sinema tarihinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen ''Eşkiya'' ve ''Gönül Yarası'' filminden tam 6 yıl sonra tekrar yönetmenlik koltuğuna geçen Yavuz Turgul yapıyor. Çekimleri biten film umarım böyle bir kadronun hakkını verebilcek ve bu kadroyu afişlerde gören seyircinin beklentilerini karşılayacak kadar iyidir. Kendi adıma düşüncelerim ise, bir filmde Şen ve Tekindor aynı anda oynuyor ve Yılmaz onlara eşlik ediyorsa, bu filmin türk sinemasının en iyi filmlerinden biri olacağına inandığımdır. Umarım büyük bir hayal kırıklığı yaşatmaz bana ve sinemalara geldiği zaman keyifle izlenecek bir film olur!

12.07.2010

The Stoning of Soraya M. [2008]

Öyle bir filmden bahsedeceğim ki, izlediğin en güzel film hangisi diye sorduklarında cevabını asla veremeyeceğim bu zamana kadar ve bundan sonra, yok öyle bir film henüz.Ama izleyip, seni etkileyen film hangisidir sorusuna cevabım artık hazır.

Sahebjam arabası bozulduğu için izbe bir kasabada mahsur kalır. Burada Zahra adında bir kadına rastlar ve onunla sohbet etmeye başlar. Zahra yeğeni Soraya'nın hikayesini anlatmaya başlar.

İran bunu yaptı, yok müslümanlığa gönderme var, şu bu tarz olayları bir geçelim öncelikle.Bunlara aklım ermez, erse bile politik dava yada din davasını buraya karıştırmaya gerek yok.Ben yapılan olay değil, film hakkında konuşmanın daha iyi olacağını düşünüyorum.Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi, arabası bozulan bir gazeteci bir köyde konaklamak zorunda kalır ve rastladığı kadın, yıllardan köyden dışarıya çıkmayan bu olayı anlatmak, bunu köy dışına çıkartabilcek birine anlatmak ister.

Daha sonra hikayeye geçiyoruz hemen,konusu ismiyle musemma: recm. Kocasinin bosanma istegini kabul etmeyen bi kadin, kocasi bosamak icin elinden geleni ardina koymayan bi herif. hatta benim karim o.rospudur diye iftira atabilen bi serefsiz. bu herif bi hapishanede gardiyan olarak calisiyo yanilmiyosam. Bu herif benim karim orospu diye koy meydaninda bas bas bagirinca seriat mahkemesi toplaniyor ve kadinin taslanarak oldurulmesine karar veriyor.

İşte buradan sonra ufak noktalara dikkat çekmek gerekiyor.Başrolde oynayan erkek oyuncunun gerçek hayatta dövülmeye teşebbüs edilmesini ben filmi izledikten sonra okudum ve çok şaşırdım.Demek ki film bu tür tepkiler uyandırabilmiş.Söylenebilcek fazla birşey yok o yüzden seçerek yazmak gerekiyor aynı zamanda filmin zevkinide kaçırmamak için.Ama ''Recm'' kısmı öyle bir işlenmiş ki... daha önceki yazılarımda mutlaka değinmişimdir.İzledim filmlerde akıllarda kalan bazı sahneler wardır ki onları silemezsiniz ortadan yok edemezsiniz.An American Crime mesela bunlardan bir tanesiydi.Ufak kız çocuğuna yapılanlar asla silinmez.Aynı zamanda diğerlerine göre biraz daha hafif olsa bile 8MM de buna iyi örneklerden biridir.Sleepers filminde K.Bacon'un yaptıkları asla unutulmaz, replikleri bile.Ama daha etkileyicisini gördüm ben, bir an bile akıllardan ve gözlerden silinmeyecek olanı.Hani işkencenin tarifini yapıyorlar resmen..

Evet sahne biraz uzun tutulmuş, gerektiği zaman eleştirel olarak da yaklaşmak gerek.Filmin süresi 1.45 dakikaya yakın olduğunu düşünürsek, 2. yarının çok büyük bir kısmı bu sahneden oluşturulmuş.Söylemek gerekiyor ki, olay işlenişi sırasında ki çekimler gerçekten inanılmaz olmuş.Bir anlığına bile orada olduğunuzu düşünüyorsunuz ve yapılan olayın sizde ne tarz olumlu-olumsuz etkiler bıraktığına şahit oluyorsunuz.Dahası sadece izlerken değil, film bitiyor salondan çıkıyorsunuz bir sigara yaktığınız anda halen o sahneler aklınızda kalıyor.Zordur filmin sonunu unutturmak.Çünkü insan en son gördüğünü hatırlar, bu bilinç olarak yapılan birşeydir.Filmlerin sonunu bitirmek bu yüzden çok önemlidir, çoğu izleyici sonda çözülen filmleri severler benim gibi ama bu çok farklı, kesinlikle...

Uygulanan yöntemin çağdışılığından başka, bu tür konularla ilgilenen arkadaşlarım bana halen bu sistemin bazı yerlerde devam ettiğini söylediğinde şaşırdım kaldım.Hadi filmini izledik, yaşanmış bir olayı anlatmışlar ama halen yapılıyor olması gerçekten ibret verici.Aynı zamanda filmdeki diyaloglar tek kelimeyle inanılmaz olmuşlar.Hani bazı yerleri tekrar tekrar dinlemek istiyorsunuz, çünkü bu tarz ibret verici konuşmaları her yerde bulamıyorsunuz.Mesela bunlardan biri ve belkide en etkileyici olanı;

Muhtar İbrahim - Zina ile suclaniyorsun, masum oldugunu ispatlayabilir misin?

Soraya -Suclamayi yapan onlar, onlar ispatlasin sucumu.

Muhtar -Eger ki bir kadin kocasi tarafindan itham edilmisse, masumiyetini ispatlamak kadina duser, yok eger kadin kocasini itham ediyorsa kocasinin sucunu ispatlamak da kadina duser.

Zehra - yani butun kadinlar suclu, butun erkekler sucsuz.

Bu filmi gidip izlemeyecekseniz zaten fazla uğraşmayın ve uğraştırmayın kimseyi.Tek düze düşünceleri sevmem yada insanları düşüncelerinden dolayı ayırt etmem, ama film izliyorum, sinema seviyorum diyorsanız kendinize bu filmi mutlaka izlemeniz gerekiyor.Sadece konusundan dolayı izleyin gidin sonunda ağlayın demek adına değil, bir filmin ( gerçek hikaye bile olsa ) baştan sona kadar nasıl bir sıra halinde işlendiğini, hayatınızda daha önce duymadığınız görmediğiniz oyuncuların nasıl performans verdiği ve bu sizin hayaliniz olan hollywood starlarının aslında sadece şebekten ibaret olduğunu anlıyorsunuz.Gözlerdeki anlamlı bakışlar, o anki duyguyu yansıtabilmeyi yaşıyorsunuz filmde.Sahne çekimlerinde ağır ve hızlının nasıl kullanılacağı, kamera geçişleri hepsini burada bir kerede görebiliyorsunuz.Size sadece filmin ağır dram konusundan bahsetmeden bile bir sürü şey sıralayabiliyorum.Mutlaka izlenmesi gereken bir başyapıttan bahsettim biraz önce.

Umarım böyle bir filme haksızlık yapmamışımdır kendi çapımda yorumlamaya ve sizlerin biraz olsn ilgisini çekmeye çalışırken...Gerçekten insan hayatı boyunca bir-kaç kez denk gelecek tarzda bir yapım...

Notum 10/9.2

11.07.2010

Boondock II: All Saints Day [2009]

Boondock Saint'i [1999] izlemek üzere ekran karşısına kurulup ilk dakikalarını izledikten sonra izldiğimi farkettim. Bir hayal kırıklığı aldı başını ilerledi.Bu noktadan sonra yapılacak en güzel şey 2. filmi izlemekten başka birşey olamazdı.

MacManus kardeşler, babaları ile İrlanda'nın sessiz vadilerinde saklanmaktadır ve eski kanunsuzluklarından temizlenmişlerdir. Fakat herkez tarafından sevilen bir rahibin çete tarafından öldürülmesinin ardından kardeşler adaleti yerine getirmek için Boston'a kanlı bir savaş vermeye giderler.

Etrafımızda gün geçtikçe rezil devam filmleri görüyoruz. Bir filmin tutmasının ardından yapılan devam filmleri arasında rezil olmayanlar bir elin parmaklarıyla sayılabilcek olduğu şu günlerde böyle bir filmi izlemeye gerçekten ihtiyacım varmış, anladım. Gerçekten çok güzel bir devam filmi olmuş. Hele canımın aksiyon ve komedi tarzı bir film istediği dakikalarda bana ilaç gibi geldi.

İlk filmi tam olarak ne yazık ki hatırlamıyorum. Sanırım televizyonda izlemiştim, yoksa listemde kesin olarak işaretli olurdu izlendi diye. Sanırsam 2004 ya da 2005 yılında felan izlemiş olma ihtimalim yüksek. İlk filmde aksiyon sahnelerinin bolluğundan soluk aldırmazken bize, bu filmde aksiyon sahnelerinin yerini biraz komedi sahnelerinin koyulması, filmin hızından aksine hiçbirşey götürmemiş, daha ilgi çekici kılmış. Sürekli aksiyon kovalamaca ve silahlı çatışmaları izlemek yerine arada sırada gülmek hoştu.

Bunun yanında çoğu sahnedeki, amatör ruh çok iyiydi. Özellikle silahlı çatışma sahnelerindeki amatör çekim tarzı, olayı biraz daha doğal hale gelmesini sağlamış ve seyir zevkini arttırmış. Her zaman ki gibi önce olay yeri incelemesi ve daha sonra orada neler olduğunun anlatılması gerçekten güzeldi. Bunların yanında yeni bir ''romeo'' nun sahnelere atılması,babaları Billy Connoly'nin işin içine dahil olması da işin diğer artı yönleri...

Filmin sonunda ise bizleri bir süprizin beklediğini söylemek isterim.Çok yerinde bir kararla, filmin sonuna bu süprizi ekleyerek, filmin devamının olduğunu bizlere açıkça belirtmişler.Son zamanlarda ortalıkta dolaşan basit aksiyon filmleri; artık içimizi bayarken böyle bir filmi izlemek yukarıda da söylediğim gibi gerçekten çok güzel oldu. Aksiyon meraklılarına ve biraz heycan arayanlara mükemmel bir devam filmi. Ufak bir tavsiye yapmadan geçmek istemiyorum. Ben de dahil olmak üzere filmin bazı noktalarını bağdaştırmakta biraz zorlandım. Çünkü ilk film ve bu film arasında tam 10 sene gibi bir fark var. Hatırlamakta zorlandım ve herşeyi bağlayamadığımı da burada belirtmek istiyorum. Hiç izlemediyseniz ya da hatırlamakta zorlanıyorsanız , ilk filmi bir kere daha izledikten sonra buna dönüş yapmak daha mantıklı bir tercih gibi duruyor..

Notum 10/7.6.. Mutlaka izlenesi bir aksiyon filmi daha..

9.07.2010

The Fan [1996]

'' Holiganlık Budur ''

Kısaca anlatmak gerek, Gil Renard fanatik bir beyzbol taraftarıdır. Geçen senelerin en iyi oyuncusu Bobby takıma 40 milyon dolar karşılığında gelir ama uğurlu 11 numaralı formasını alamaz. O formayı meksikalı oyuncu Primo giymektedir. İlk maçlardan sonra bobby de muhteşem bir düşüş vardır ve takımda istenmeyen adam ilan edilmeye kadar gitmiştir. Tam bu sırada hayatı, eski bir bıçak satıcısıyla kesişir. Gil, hayatı sürekli düşüşte olan, eskiden olduğu gibi satış yapamayan ve bunun üstüne ailesiyle arası açılan inanılmaz gergin bir beyzbol taraftarıdır. Şans eseri yolları kesişir ve ortalık karışır.

Şöyle söyleyim film hakkında, inanılmaz basit bir film, seyirciyi üstüne yoğunlaştırmakta usta bir yapıt haline gelmiş. Beyzbol nedir, nasıl oynanır kurallarını bilmem oyuncu tanımam etmem ama bu filmden sonra resmen bir merak uyanıyor. Böyle insanın ilgi gösteresi geliyor. Büyük olasıkla bu De Niro'nun oynadığı rolle direk olarak ilgilendirebiliriz. Filme geri dönecek olursak, ilk başlarda 2 karakterimizin hayatları ayrı bir şekilde ilerliyor. Herkez kendi rutinini yaşarken filmin tam ortasında bir olay sayesinde yolları kesişiyor ve bundan sonra ortalık karışıyor. Film zaten yeteri kadar basit olduğundan dolayı daha fazla birşeyler açıklamaktan korkar durumda yazıyorum çünkü hiçbir zevki kalmaz.

De Niro gerçekten çok iyi bir oyunculuk çıkartmış. Hadi onun ne denli başarılı olduğunu biliyoruz ama burada Wesley Snipes'a özel bir yer açmak istiyorum. Kendisini seviyorum ama neden sevdiğim ve nesini sevdiğim konusunda herhangi bir fikir beyan edemem. Tarzını diyemem, oyunculuğunu diyemam ama birşeyler var, bilmiyorum. Demek istediğim, kendisine ait filmlerin neredeyse tamamına yakınını izledim, eksikleride bu sayede tamamlıyorum. Snipes'ın oynadığı en iyi filmlerden biri hatta en iyisi olarak gösterbilceğim kadar iyiydi filmde. Gerektiği zaman aksiyon sahnelerine dahil oluşu ama gerektiği zamanda çaresiz sahneleri bir o kadar güzel oynayışı.

Sonuç olarak burada gelipte size, beyzbol sahalarının güvenliğinin bunlara nasıl izin verdiğinden, bıçakta ki parmak izinden, yada da işaretli bıçağı nasıl bu kadar geç farkettiklerinden bahsederek burayı doldurmanın hiç gereğini görmedim. Film amaca hizmet ettiğinden dolayı bunları gözartı etmemiz gerekiyor. Yoksa stadın yapaylığıyla uğraşır dururduk, bu da film hakkında gereksiz yere olumsuzlaştırırdı bizleri.

Aksiyon filmi olarak değilde, daha çok sporun ön planda olduğu ama araya bence başarılı bir şekilde sporu ekleyebildikleri bir film olmuş. 2 saatlik süresiyle fazla uzun gibi gözükmedi bana bir çırpıda bitiverdi özellikle son 15 dakkası ve filmin 2. yarısı. Boş zamanınız varsa izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. Hiç yoktan sonunda ne olacağını bilmediğiniz ucuz aksiyon filmleri yerine, bu filmi izlerseniz daha mutlu olursunuz. Not vermeye gerek duymadım...

8.07.2010

The Assassination of Richard Nixon [2004]

Film hakkında hiçbir bilgim yoktu açık söyleyeyim. Hatta 2004 yılında çıkmış bir filmi neden DVDScr olarak download ettiğimi bile bilmeden izlemek için sıraya koydum. Gayet güzel, açtım çekirdek kola derken acaba neler çıkacak diye bir yandan da merak içindeydim.

Orta yaşlarda bir aile babası, hayatını kazanmaya çalışıyor. Pazarlamacı olarak bir mobilya mağazasında çalışmaktadır. İlk günlerde baya bir sorunları var satış yapmak ve müşterileri ikna edebilmekle alakalı olarak. Daha sonra patronun yardımlarıyla ''Nixon'' ın bu konudaki izlediği politikayı izliyor. Burada ilgimi çeken hikâyeyi paylaşmak istiyorum.

Nixon ilk olarak başa geldiğinde Vietnam savaşını bitireceğini söylemiş. Daha sora seçildiği zaman savaşa 100.000 asker daha yollamış. Yıllar geçmiş ve tekrar seçim zamanı gelmiş. Tam bu anda savaşı bitirmiş ve 2. kez tekrar seçilmiş.

Tekrar filme geri dönecek olursak, tabiî ki bu aralarda boşandığı karısıyla arasını iyi tutmaya çalışmaktadır ve bu konuda başarılı olamamaktadır. Daha sonralarında birtakım girişimlerde bulunmak ister, bir takım yerlere başvurur ama bir şeyler hep ters gitmektedir. Arkadaşı siyah olduğundan dolayı kredi başvuruları kabul edilmez ve sisteme karşı bir kin duymaya başlar.

Film senaryo olarak gayet tek düze bir senaryo. Daha çok yönetmenimiz o zamanki Amerika’nın sorunlarından bahsetmek istemiş açıkçası. Filmi ben beğendim açıkçası. Buna daha çok bir film demek yerine bir nevi biyografi tarzında bir film di desek yanılmış olmayız. Bir adamın hikâyesini anlatıyor, karşılaştığı zorlukları anlatıyor ve daha sonra yapmak istediklerinin ne denli imkânsız olduğunu. Sonu biraz dramatik bir şekilde bitiyor. Daha sonra olanları film adıyla karşılaştırmak istiyorsunuz. Açık söyleyeyim, başlangıçta söylemiştim, filmi izlemeye başlarken film hakkında hiçbir bilgim yok diye, lakin bende sonunda bir suikast filan bekliyordum ama filmin çok farklı olduğunu gördüm. Zaten herhangi bir beklentim olmadığından ya da ne çıkacağı hakkında bir düşüncem olmadığından iyiydi diyebilirim.

Son olarak bir şey söylenmesi gereken bir nokta daha var. Senn Penn ne oynamış arkadaş! Gerçekten tek kelimeyle 2004 yılındaki filmleri de düşündüğümüz zaman en iyilerden biri. Ağlama ve haykırma sahnelerinde ki surat ifadesini bizlere nasıl yansıttığını, aynı zamanda film boyunca umutsuz bir adamın neler hissedebilip, bunları bize nasıl yansıttığını görmemiz gerekiyor. Tüm zamanlarda dersem belki biraz fazla abartı olacaktır ama son yıllarda ki en sevdiğim oyunculardan biri. Kendisi 2000’li yıllardan sonraki yapımlara fazlasıyla damgasını vurmuş ve aynı zamanda 1990’lı yıllarda da adından söz ettirmeye başlamıştı.

Notum 10/7 olacaktır, izlemeniz tavsiye edilir mi diye sorarsanız, bilmem…

Machete [2010]

Sabah sabah internette dolaşırken ''Machete'' diye birşey okudum. Hemen aklıma 2007 yılındaki grindhouse davası geldi ve oradan anımsadığımı anladım.Bir gidip bakalım neler var yok dedim ve beklenmesi gerekn bir filmle karşılaştım

Rol alacak ünlü oyuncular arasında De Niro ismi göze çarpıyor. Jeff Fahey, ''Superbad'' filminden tanıdığımız Johan Hill ve Michelle Rodriguez var. “Machete”nin başrolünde ise, başarılı aktör Danny Trejo bulunuyor. Şu aralar alkol davası yüzünden 3 ay hapis cezası alan Lindsay Lohan ve Rose McGowen da filmin diğer hatun yıldızları arasında...

Grindhouse’da çok az yer alan ve Danny Trejo’nun canlandırdığı ‘Machete’ karakteri üzerine kurulacak.Yani kısacası bir katilin anatomisi şeklinde olması bekleniyor.

Robert Rodriguez'in yönetmen koltuğunda oturacağı filmi heycanla beklemeye koyulduk. R.R yapıyorsa mutlaka izlenmeye değer olacağını düşünüyorum.

7.07.2010

Ejder Kapanı [2009]

''Nejat İşler nerede?''

Bir türlü açamadığım film izleme sezonunu açmak istedim.Hazır elde bir sürü izlenecek film varken, bende random bir seçip yaparak bunu seçtim.Bakalım türk işi aksiyon-polisiye filmi ne kadar iyi...

Çocuk tecavüzcülerini öldüren bir katilin izinde adalet kavramının sorgulandığı filmde, iki deneyimli dedektif Abbas ( Uğur Yücel ) ve ' Akrep ' Celal ( Kenan İmirzalıoğlu ) bir seri katilin peşine düşerler. Katilin kurbanları aftan yararlanıp çıkan sübyancılardır. Eldeki ipuçları askerden dönen Ensar'ı ( Nejat İşler ) işaret etmektedir.

Yukarıda konudan kısaca bahsettik.İşin içine sağ olsunlar birazda iyi polis-kötü polis davasınıda katmışlar ve değişik bir yapıt ortaya çıkmış.Şuradan başlamak gerek, öncelikle türk sineması nereye gidiyor tarzında bir kötülemeden ve aşağılamadan kaçınarak bahsetmek gerekiyor.Evet belki çok çok klasik bir senaryo var, herkez tarafından bilinen ama uğur yücel hoca bunu iyi niyet çerçevesinde sunmak istemiş.Polisiye bir filmden daha çok dram ve aksiyon ögelerini ön plana çıkartmaya çalışmış ve bence başarmış.İzlenilmeyecek kadar kötü değil gerçekten.Daha sonra ilerledikçe bir seri katil ortaya çıkıyor.Tam bu anda size filmin başında, ''Ejder kapanı'' yazısı çıkmadan önce dizilerde olduğu gibi kısa bir bölüm izliyorsunuz ve en azından bu sırada konunun nereye gitceğini anlıyorsunuz.

Seri katilin derdinin sadece sapıklar olduğunu ve onlar üzerinden mesaj vereceğini anlıyoruz.ama film hikayeyi sakin ,nakış gibi işleyerek verme yerine anlamsız bir aksiyon sevdasına kapılıyor.ve arabayla atlamalar zıplamalar başarılı olmadığı gibi bir de abes duruyor.polisle derdi olmadığı vurgulanan seri katilin takip sahnelerinde seyirciyi heyecanladırma gayreti de boşa çıkıyor.çünkü biliyoruz ki kahramanlarımız tehlikede değil hatta aslında sapıkları saymazsak kimse tehlikede değil.ama film ısrarla izleyicinin nefeslerini tutmasını istiyor.bunu senaryoyla olmadığını anlayınca da hızlı kurgu ve aksiyon yoluna başvuruyor.Film de bir sürpriz var ama bu sürprizden, seyirciden çok senarist ve uğur yücel etkilenmiş olmalı ki bunun dışında hiç bir zeka ürünü, yaratıcı, seyirciyi şaşırtan bir an yok filmde.

Filmden daha fazla bahsetmeye gerek yok, izleyin görün.Bahsedilmesi gereken başka yerler de var.Mesela, ben Celal'in neden çok değişik bir şiveyle konuşturulmak istendiğini anlamadım.Belkide benim kendi hatam olan bir ayrıntıdan bahsediyorum size ama çok gereksiz kaçmış.Acaba doğu kavramının da işin içine girmesinden dolayı olabilir mi diye düşündüm ilk anda ama askerliğini doğuda yapan herkez böyle bir şive edinecekse, o zaman işimiz var.

Filmin afişine bakarmısınız? Herkez güzel, seçkin bir oyuncu kadrosu var ama Nejat İşler nerede?Filmde onu kaç dakika görebildik.Başrolde oynayanları genelde afişe koyarsınız, filmin dikkat çekmesi için, yada sadece o oyuncuyu izlemek için filme gitmek isteyenler de olabilir, ama İşler'in filmde herhangi bir fonksiyonunu göremedim.Uğur Yücel evet iyiydi, Kenan bildiğimiz karizma rollerden birini iyi oynamıştı o kısımlara fazla bulaşmak istemiyorum.

Son olarak film hakkında çakma hollywood polisiyesi diye bahseden arkadaşlara sormak istiyorum.Siz son 5-6 yılda kaç tane özgün polisiye film izlediniz amerika yapımı olan? Hepsi birbirinin tekrarı, her 2 senede bir farklı oyuncuları oynatarak bizlere aynı hikayeyi farklı kurgulayarak defalarca yediren 1 numara oluyorda, sen Türk sineması olarak bu tarz bir girişimde bulunduğun zaman kopya ya da çakma olarak değerlendirebiliyorsun.Bende farkındayım bunun evet ama bunun üstünde fazla durmaya gerek yok.Uğur Yücel, okuduklarımdan yola çıkarak; aksiyon sahnelerini çekmek için farklı yönetmenlerle bile çalışmış, üstünde uğraşmış.

Notum 10/7 olur, izlemek istiyorsanız buyrun, türk işi olsun.

Dick Tracy [1990]

Pazartesi kuşağında cnbc-e'nin resmi internet sitesi, resmi dergisi falan Dick Tracy'yi gösterirken, gazetelerdeki yayın akışı sayfalarında o akşam "Mystery, Alaska" filminin olacağı yazılıydı ilginç bir şekilde. Her iki film de izlenir diyerek ekran başına geçtim sabaha karşı 02.30 gibi. Karşıma "Dick Tracy" çıktı. 1931 yılında Chester Gould'un yarattığı bir çizgi roman karakteri Dick Tracy. 1977 yılına kadar çizgi romanlarda yaşamış. Arada 1945'te William Berke'in çektiği, Morgan Conway'in canlandırdığı filmde de oynamış. Köşeli çeneli, sarı şapkalı, sarı paltolu, kötülerle savaşan, duygusal bir dedektif Dick Tracy. 1990 yılında Warren Beatty ile yeniden can bulmuş. Beatty hem Dick Tracy'yi oynayan, hem de filmi çeken isim.

1930'lu yılların Chicago'sunun en azılı kötü adamı Big Boy Caprice'tir (Al Pacino). Big Boy, bir gece Lips Manlis'in (Paul Sorvino) mekanını basar, onu kaçırır ve öldürür, mekanı ve Lips'in kızı Breathless Mahoney'i (Madonna) kendi malvarlığı üzerine bağlar. Big Boy, Chicago'daki bütün kötü adamları bir toplantıda bir araya getirir ve planının şehri ele geçirmek olduğunu söyler. Bu toplantı Dick Tracy'nin (Warren Beatty) dikkatini çeker ve Dick Tracy ile Big Boy Caprice arasında bir savaş başlar. Bu savaş esnasında Dick Tracy'nin karşısına eşitli kötü adamlar ve Mumbles (Dustin Hoffman) çıkacaktır. Breathless Mahoney, çekiciliğini kullanarak onu karanlık tarafa çekmek istese de, delikanlı kahramanımız buna pek yanaşmaz. Aynı zamanda Dick, sevgilisi Tess Truehart (Glenne Headly) ve Breathless Mahoney arasında bir seçim yapmak zorundadır. Bütün bu macera içinde Dick'in en büyük yardımcıları da telsizli saati ve Kid (Charlie Korsmo) olacaktır.

Daha çok bir aksiyon, bir suç filmi. Polisiye tarzında da diyebiliriz. Ancak modern polisiyeler arasında büyük bir farkı var 1990 yapımı bu filmin. Çok renkli ve eğlenceli bir suç filmi bu. Bir çizgi roman uyarlaması olduğu için rengarenk, masalsı bir dünyası var. Mesela şehri tepeden gösteren sahnelerde çizim tekniği kullanılmış. Kamera zoom yaptıkça şehrin içine doğru, çizgiler siliniyor, gerçek ortaya çıkıyor. Çok farklı bir hava katmış filme bu olay. Filmin kendi içindeki renk uyumu da müthiş. Çoğunlukla karanlıkta geçiyor film ancak zifiri karanlık değil, renkli bir karanlık bu. Kötü adamların makyajlarına gelelim. Açıkçası bana pek başarılı gelmedi ancak daha sonra okuduğumda dönemin "En iyi makyaj" Oscar'ını almış olduğunu öğrendim. 2 Oscar daha var yanında, "En iyi müzik" dalında ve "En iyi sanat yönetimi" dalında. Müziklere laf yok, Madonna'ya cuk oturmuş rolü zaten. Danny Elfman'ın elinden geçmiş müzikler. Ancak en iyi makyajda sorun var dediğim gibi. Tabii biz "The Curious Case of Benjamin Button" izlemiş bir nesiliz. Oradaki makyajlar çok yapay gelmiş olabilir. Ya da kötü adamların makyajının yapay gözükmesi gerekiyor olabilir, bilemiyorum. Filmde yeterince eğlenceli bir hava varken, bu makyajlar daha da çocuksu bir hava katmış. Bence biraz daha sert olabilirlerdi.

Warren Beatty maalesef yüz hatları itibariyle anlık duyguları yansıtamıyor bizlere. Yani gerçekten adamın mutlu mu, üzgün mü olduğunu anlayamıyoruz sert yüzünden dolayı. Biraz yapay kalmış diyebilirim. Madonna, sinema dünyasında tutunamadı ama sanırım zirvesi bu filmdir çünkü ona cuk oturan bir rolü var üstte de dediğim gibi. Bir gece kulübünde assolist olarak görev yapıyor ve filmin büyük bir kısmında görevi şarkı söylemek. Geri kalanında da Dick'i kışkırtmaya çalışıyor. 1990 Madonna'sı inanılmaz seksi, inanılmaz çekici. Ben çoğu kadını izlerken bu kadar tahrik olduğumu hatırlamıyorum açıkçası. Şarkılarında da çok başarılı zaten ve filme biraz da müzikal havası katmış. Neredeyse her sahne, Madonna'nın fonda söylediği bir şarkı eşliğinde izleniyor. Öte yandan Mumbles'ı oynayan Dustin Hoffman ve Big Boy Caprice rolünü Jack Nicholson ve Robert De Niro'nun reddetmesiyle kapan Al Pacino döktürmüş. Özellikle kötülerin kötüsü Big Boy Caprice'in hafif alaycı ve aralara zamanın liderlerinden alıntıladığı sözler sıkıştıran rolünü harika oynamış üstad. Puanım dokuz...

Gerçekten izlenmesi gereken, değişik ve orijinal bir film. O zamanın Sin City'si yakıştırmaları geliyor sonradan izleyenlerden. Yer yer aksiyon, yer yer polisiye, yer yer de müzikal. Eğlence ile ciddiyeti iyi harmanlayabilmiş renkli bir film. Sonuyla da hafif de olsa şaşırtıyor. Al Pacino'nun Big Boy Caprice'ine ve zamanın seksi Madonna'sına hayran kalacaksınız. 7/10