31.01.2011

Best Movie Quotes #12



Inception [2009]

Unutulmaz replikler arasına henüz tam olarak girmese bile, hatırlanması gerekenler arasında sayılması daha doğru olacaktır.

''Denemeye Değerdi''

21.01.2011

Stone [2010]

Yıldızlar topluluğunun olduğu bir yapımdan beklentiler her zaman büyük olur. Ama ne yazık ki çoğu zaman beklentilerin bu denli yukarı çıkması her zaman olumlu bir gösterge olmayabiliyor. Filmin sonununda ya da akışında olabilecek en ufak bir olumsuzluk, en ufak bir hata beklentileri karşılamıyor olarak gösterilip daha sonra onu hayal kırıklıklarının olduğu rafa kaldırıyoruz. Ama bazı gerçekler var ki;Başlarda konuyu empoze etme şekillerinden girmek gerekiyor olaya. Ben, şahsen hapishaneden çıkmayı bekleyen ve işe psikologla diyaloglar ve daha sonrasında da biraz akıl oyunları falan bekledim. Ama konuyu baştan itibaren işlemeyi başardıktan sonra biraz farklılaştı gibi oldular…

20.01.2011

Intermission [2002]

Ortalıkta gerçekten bir sıkıntı var;

Dublin''de geçen bir aşk hikayesi olan 'Intermission', varoşta yaşayan ve kendini hayatın akışına kaptırmış giden insanların aşkı arayışlarını konu alıyor.Güvensiz ve duygusal olarak henüz gelişmemiş olan John, sevgilisi Deirdre''yi denemek ve onun kendisini gerçekten sevip sevmediğini öğrenmek için ayrılmayı önerir. Ama planı geri tepince kendisini kalbi kırık ve yapayalnız bulur.Deirdre ve John''un ayrılıkları, bir dizi tesadüfün ve zincirleme olaylar dizisinin tetiğini çeker. Neredeyse çevrelerinde yaşayan herkes bu ayrılıktan şöyle ya da böyle etkilenir.Yaşadıkları hayatın asıl yüzünü görmemekte direnen karakterler, bir süre sonra, kimi zaman kaderlerine hükmedebileceklerinin, ama bazen de bunun için çok geç kalmış olduklarının farkına varacaklardır.

Ortada gerçekten bir sıkıntı var, aslında bu sıkıntının tam olarak kaynağının ne olduğunu çözmek gerçekten zor. Çünkü sıkıntıyı çözebilmek için önce senaryoyu çözmeniz gerekmekte. Şöyle bahsetmeye çalışayim. Film başladığında ortalıkta dolaşan bütün oyuncuların hayatlarına şöyle bir gezinti yapıyorsunuz. Kimin ne olduğunu ve ne yaptığını öğreniyorsunuz. Daha sonra bunlar ne alaka, bunlar nasıl birleşir diye kendinize sorarken farklı olaylar yaşanıyor ama nedenleri bilinmeyen. Daha sonra bu olayları da bir kenara ‘’çözülecekler’’ listenize ekliyorsunuz ama bu sefer bir sorun daha çıkıyor ortaya. Etrafta bu kadar fazla karakter varken acaba bunların ortak noktası neresi olacak, bunlar nerede birleşecek diye düşünmeye başlıyorsunuz.

Kısacası biraz fazla düşünmeniz gereken bir film olarak karşımıza çıkıyor ilk önce. Ufak tefek birleşmelere şahit oluyorsunuz, mesela birbirini tanımayan karakterler aynı sahnelerde birbirleriyle hayatlarının kesiştiği noktalarda denk geliyorlar ve bütünü yakalamaya çalışıyorsunuz. Kısacası filmi izlerken sürekli bir çaba harcaman zorunda kalıyorsunuz, sürekli bir şeyleri ekstradan anlaman ve anlamlandırmak için efer sarfetmek zorunda kalıyorsunuz. Durum böyle olunca da gerektiği kadar filme konsantre olamayıp, orada gerçekten hiçbir fonksiyonu olmaksızın yerleştirilmiş ve gereksiz hayatlara sahip olan karakterleri filme adapte etmeye çalışırken yoruluyorsunuz.

Yönetmen gerçekten güzel yerlere gelebilecek bir senaryoyu eline yüzüne, heryerine bulaştırmış ve yazık etmiş. Aslında komple bir açıdan bakıldığı zaman yaşadıkları hayatların gerçekte taraflarını görmekte ve bunlarla yüzleşmekten korkan karakterler görüyorsunuz ama kurgu olmamış, hep bir şeyler eksik, hep bir bulmacaya sokma havası hissediyorsunuz ne yazık ki. Durum böyle olunca da film zevk vermiyor, hikaye üstüne hikaye, olay üstüne olay izledikçe sıkılıyorsunuz, hepsi anlamsız olmaya başlıyor bir yerden sonra.

Keşke bu kadar farklılık yaratma çabası yerine bazı karakterlerin hayatlarını ortak bir yerde kesiştirmeye çalışsa yönetmenizmiz daha güzel bir hikaye ortaya çıkabilir miş. Film boyunca o kadar küfür ettikten sonra, filmin sonunda bile ne yazık ki tam oldurulamamış bir hikaye bitişi gördüğünüz anda ise çıldırıyorsunuz doğal olarak. Bu tarz filmleri yaratmak baştan sona bir ustalık işidir. Türün en yi örneklerinden bahsetmeme gerek yok; Tarantino ve Richie bu dalın ustaları arasında sayılabilir. Onların filmlerini izledikten sonra bu film gerçekten tamamen bir zaman kaybı olarak gözükebilir.

Sonuç; filmi kurtarmaya kimsenin gücü yetmemiş ne yazık ki. Anlatılmaya çalışılan olayı çok sayıda karakter kullanarak, olayları bir yerde kesiştirme çabası içine girerek daha fazla eline yüzüne bulaştırmış bir yönetmen, anlamsız mesajlar vermeye çalışan karakterlerimiz ile izlenmesi imkansız bir film haline gelmiş. İzleseniz bir şey kaybetmeyeceğiniz, hatta zaman zaman kullanılan esprili ağızla birlikte zevk alabileceğiniz bir film olmuş. İyi seyirler

19.01.2011

Case 39 [2008]

Harbi gerilim filmi izledim…

Aile hizmetleri dairesi memuru Emily, pek çok şey görmüş geçirmiş olduğunu düşündüğü sırada, 10 yaşındaki Lilith, onun en yeni ve en gizemli vakası haline gelir. Anne-babası Lilith’i öldürmeye çalıştığında, Emily’nin en çok korktuğu şey doğrulanmış olur. Emily, Lilith’i kurtarır ve uygun bir bakıcı aile denk gelene kadar onu yanına almaya karar verir. Esas dehşet de o zaman başlar…

Bu tarz mistik öğelere ya da bu tarz hayali gerilim filmlerine fazla inanan ya da fazla beğenen bir seyirci hiçbir zaman olamadım ne yazık ki. Bilindik konulu, oradan buradan gelen, anlamlı anlamsız bağıran yaratıklar bu filmde yok. Aslında film, siz filmin korku filmi ya da gerilim ( artık ne demek isterseniz ) olduğunu anladığınız zaman başlıyor. O anda bir karar vermeniz gerekiyor… O zamana kadar olanların olmasını beklerseniz biraz gerilebiliyorsunuz. Ama hayır, bu bir korku filmi damgası koyuyorsanız, film size bitmeyen entrikalarla dolu bir yapım haline geliyor ve zevk alamıyorsunuz.

Aslında korku filmlerinde ki hikâye bu değil midir? Onun korku filmi olduğuna inandığınız zaman, acaba gerçekten kaçınız bir filmden korkabilirsiniz ki?

Film aslında genel olarak gereken gerilimi verebiliyor ama ortada kalan bazı gereksiz sahnelerin olması bütüne biraz sekte vuruyor desem yanılmış olmam. Birkaç sahne var ki gerçekten filmle pek bir alakası yok. Nereden geldi bu şimdi? Haydi, artık bu da mı olacaktı tarzda verilen tepkiler her zaman bir sıkıntı olduğuna işarettir.

Zaman zaman konunun bir gerilim filmine göre biraz yavaş ilerlediğini de belirtmek gerekiyor. Hemen filmin sonunu da buraya bağlamak istersek, beklenen bir son olacağını zaten filmin ne tarz olduğunu anladığınız anda yapıştırabiliyorsunuz ama şöyle söylemek istiyorum ki, entrika yapmak güzeldir ya da sonu biraz daha heyecanlı hale getirmek ama bayıltmaya gerçekten gerek yok. Uzadıkça uzamış, bir türlü çare bulamamışlar. Şu anda tam olarak hatırlamıyorum (affedin) R.De Niro’nun bir filmi vardı, adam ölmek bilmiyor, aldığı darbeler sonucu resmen tekrardan hayata dönüyordu. O filmin sonunun bir kopyası olmuş desem herhalde fazla abartmış olmam.

Ufak bir alıntıyla yazıyı bitirmek istiyorum ‘’ Küçük bir not olarak alevli,yangınlı sahnelerin hepsi gerçekmiş ve oldukça masraflı ve uzun sürdüğü için yorucu olmuş..
Renee'nin yağmur altında olan sahnesinin çekimi 3 gün sürmüş ve bu sahne çekiminden sonra yönetmenin" 3 sahne çekimimiz daha var dayanabilir misin?" sorusuna sadece o Bridget Jones gülüşüyle karşılık vermesi de yönetmenin Renee Zellweger ile çalışmaktan mutluluk duyduğunu kanıtlar nitelikte…’’

İzlemeseniz fazla bir şey kaybetmeyeceğiniz, ama ben bu gece ilahla gerilim filmi izlemek istiyorum diyenler için her şeye rağmen güzel bir alternatif olabilecek bir film. İyi eğlenceler…

Love and Other Drugs [2010]

Eveet. Şimdi film romantik komedi gibi görünebilir, ama aslında o sadece romantik komedi filmi değil. Çünkü arkaplanda sağlık konusunun nasıl ekonomik bir sektör haline geldiği gerçeği gözümüze sokuluyor. 

Önplanda ise Jamie Randall oğlumuz ile Maggie Murdock kızımızın aşk hikayesi anlatılmakta. Hikayenin dram tarafı kızın hikayesinde gizli. Zira esas kız 26 yaşında parkinson hastası bir kızımızdır. Ve hayatı hastalığı çevresinde gelişmektedir. Erkeklerle ilişkilerini genel olarak one night stand çerçevesinde sürdürür ve Jamie'yi uzun süre erkek arkadaşı olarak görmek, kabullenmek istemez.

Kızın hayatı bu kadar dramatik olduğu için bi nevi ilişkiyi dengeleyebilmek için Jamie'ye de acıklı olmasa da sorunlu bi hayat çizilmiş. Oğlumuz zeki ama çalışmıyor klasmanında olup, çok ciddi daddy issuesları olan, tıp fakültesini terk edip, ufak tefek işlerde çalışıp kendi yağında kavrulmaya çalışan bir tiptir. En sonunda erkek kardeşinin ön ayak olması ile ilaç sektörüne bodoslama dalar. ve olaylar gelişir. Filmin romantizmi esas iki karaktere, komedi kısmı ise Jamie'nin nerd kardeşine ait. Jamie'nin kardeşini gördüğümüz her sahnede gülme potansiyeliniz var, belirteyim.

Oyunculuklara gelecek olursak, Anne Hathaway oldukça başarılı. Özellikle parkinson hastalığını yansıtmayı çok iyi kotarmış. Jake Gyllenhaal de yine bir o kadar başarılı, filmde özellikle siyah-beyaz sahnelerde çok doğal çıkmış. İnsanın arkadaş olası geliyor. o derece.

Filmde çok acayip bir kurgu (konu ve tür olarak) zaten yok. ama bu tür filmleri kurguları için değil, genel olarak insanı kendine iyi hissettirdiği için izleriz. Siz de izleyin. 

Regina Spektor'dan Fidelity'nin film sonunda çalması da bonus oldu. şahane oldu.

İyi seyirler.





18.01.2011

Game of Death [2010]

Wesley Snipes;
Kendisini ilk defa Demolition Man filminde izlemişim. S. Stallone abimize filmde gerçekten zorluk çıkaran bir karakterde olmasına rağmen oldukça beğeni toplamış ve akabinde Blade serisinde ve ondan sonra aksiyon filmlerinde boy gösterdi. Piyasada fazla geriye gitmeden söyleyecek olursam, 1993 yılından sonra oyuncu olduğu bütün filmleri izledim. İzlememin nedeni ise; Wesley Snipes’ı bu denli izleyebilmek için öncelikle kişisel olarak aktörü sevmeniz, beğenmeniz yada sempati duymanız gerekiyor. Yoksa filmin ana konusu veya senaryosuna bakacak olursak bu film oturup izlenilecek kadar keyifli değil.

17.01.2011

Terribly Happy [2008]

Tek bir ana karakterin oluşurulduğu ve yan karakterlerle yanına meze yapılmaya çalışılan filmleri seviyorum. Eğer hikayeyi de oturtmayı başarabilirlerse seyir şöleni haline geldiği gibi aksi deneyimlerin de kurbanı olabiliyorsunuz. Bu filmde bahsetmek istediğim işte tam yarı yarıya bir durum olduğu. Filmin ilk kısmıda inanımaz bir gizem ve sessiz sakin hayat göze çarpıyor. Her şey gayet normalmiş gibi giderken “hadi ne zaman konuya dâhil olacağız” diye sorarken konu bir anda sizi kendi içine dâhil ediyor, adeta hapsediliyorsunuz.

İlk yarıda bolca gizem verilen ve merakla bekletilen sahnelerden sonra kalan yarıda felaket olaylar oluyor. Resmen yönetmen kendi eliyle senaryoyu seyirciye teslim ediyor ve başangıçta oluşan meraklı bekleyişten eser kalmıyor.

16.01.2011

The Town [2010]

Sokak çatışmalarının bu kadar gerçekçi olması izlenilebilirlik adına en güzel hamlelerden biri olmuş. Bunun yanında arabayla kaçış sahneleri çok güzeldi ve gerçekçiydi. Normalde hısız filmlerinde kötü hısızlar bir an önce yakalansın ve polisler mutlu sona ulaşırlar diye beklenir ama bu sefer biraz farklı bir açıdan olaylara bakmışlar. Hırsızların da duygusal yanları olabileceğini ve aynı zamanda seyircinin hısımları tarafında olabileceği bir yapı koymuşlar ortaya. Suç psikolojisi çok iyi işlenmiş, gerilimin en üst noktaya kadar çıkmasını sağlanmış . Kesinlikle basit suç filmlerinden değil, duyguları vermekde etkili olunmuş Rahibe kıyafetiyle yapılan soygun ve final sahnesi çok akılda kalır.

15.01.2011

The Bothersome Man

Andreas nereye gittiğini bilmediği bir otobüste saç sakal birbirine karışmış bir biçimde yolculuğunun son bulacağı noktaya gelmiştir. Otobüsten iner inmez bir adam onu karşılar ve neresi olduğunu bilmediği bir şehre götürür. Hayatında gördüğüm en soğuk şehir yaşamından bahsediyorum sizlere… Modernleşikçe ruhsuzlaşan hayatlar, insana insan olduğu için değil, sadece yaptığı işi için değer veren insanlar, son moda eşyalarla donatılmış evler. Hemen her insanın sahip olmak isteyeceği imkânlar. Ama bunun ötesinde, parmağı kopan, trenin altıda kalan bir insana “Cumartesi günü, yemeğe gideceğiz” diyebilen ya da “orada öyle oturamazsın” diyebilen ruhsuz insanlar. Birlikte yaşadığı insandan ayrılmak istediğini söylediğinde “Cumartesi misafirler gelecek, o güne kadar ayrılmazsan çok iyi olur”

14.01.2011

Takers [2010]

Klasik, hatta artı klişe+klasik durumlara giden soyguncu hikâyelerinden biri daha izlenmeyi bekliyor. Bir soygun gösteriyorlar filmin başında, bu adamları ne oldukları ve neler yapabilecekleri hakkıda. Daha sonra elbette olması beklendiği gibi filmin asıl konusunu oluşuran büyük bir vurgun gerekiyor bize. Ortada 20 milyon dolar gibi cüzi bir rakam var ve 2004 yılında aralarıda biraz sürtünme yaşanmış altıcın bir anda konuya dâhil olması var. Bu andan itibaren yeni gelen ortalımı filmin sonunda neler yaştacağını bile bile filmi izlemek istiyorsunuz. Neden mi? Çünkü canı aksiyon istiyor.

13.01.2011

Scarecrow [1973]

Sert, kaba ve havai bir adam olan Max, California’da hapisten çıkıyor. Birikmiş parası olduğu için Detroit’te gerçek naylon fırçaları ve doğal Akdeniz süngerleri olan bir araba yıkama servisi açmak istiyor; ama önce oraya varmak zorunda. Yolda, uzun bir deniz yolculuğundan yeni dönmüş olan, ticaret filosunda çalışan, sevimli ama güçsüz Lionel’a rastlıyor. Lionel uzun zaman önce Pittsburgh’da bıraktığı karısını ve hiç görmediği çocuğunu bulmak istiyor. Doğu’ya yolculuk için güç birliği yapıyorlar. Yolculuklarında birçok karaktere rastlıyor, hoş, çılgınca vakit geçiriyorlar. Bu görsel olarak etkileyici, iyi oynanmış ve unutulmaz anlarla dolu yol filmi Hackman ve Pacino’nun ne kadar müthiş oyuncular olduklarının da bir kanıtı.

12.01.2011

Game of Death [2010]

Filmden daha fazla oyuncuyu konuştuğumun ve bu noktaya daha fazla dikkat çektiğimin farkıdayım. Film hakkıda da ufak bilgiler verip yazıyı sonlandımak en hayılısı olacak. Klasik aksiyon ve işin içine gizli ajanları karıştığı bir film. Aksiyon sahnelerinin çok üst seviye olduğu ama içerik olmayan kategoriden değil, içinde belirli bir kurgusu olan ve bunu flashbacklerle destekleyen ama aksiyon açısından zayıf olan bir film var karşınızda. Konuya biraz fazla odaklanmaktan dolayı beklentiniz olan aksiyonu da bulamayınca ne yazı ki çıldırma noktasına geliyorsunuz. Ben bile beklentilerimi bu kadar fazla düşüremem.

11.01.2011

Dead Ringers [1988]

Yapı olarak ağır ilerleyen bir film ama ilginç bir yanı var. Açıkca söyleyeyim, çok sıkıcı bir film. İnanıyorum ki bittiğinde sizin için de fazla bir şey ifade etmeyecek ama izlerken bırakmak istemiyorsunuz. Ben bile birkaç kere kapatma girişminde bulundum ama neler olacak acaba diye merak etmekten kendinizi alamıyorsunuz.
Filmin diğer etkileyici yanı ise gerilim öğesini de içinde bulundurması. Filmde jinekologları kullandığın ve bunlara ek olarak kendi icatları olan bazı aletlerin kullanılması zaman zaman dehşet veriyor. Hemen uyarıyı burada belirtmek istiyorum, bazı sahneleri yemek yerken izlememenizi öneriyorum.

10.01.2011

Spartan [2004]

Özel askeri harekâtların ‘yalnız kurdu’ Robert Scott, Amerikan Hükümeti’nin özel görevler verdiği gizli ajanlardan biridir. Başkanı kııkaçıııca, onu bulmakla görevlendirilir. Bütün ipuçları, insan tacirleri tarafıdan kaçırılarak, yurtdışına götürüldüğnü göstermektedir.

Yukarıda film koleksiyonundan bahsetmemin nedeni, son zamanlarda o koleksiyondan edindiğim filmleri izlemeye başarmış olmam ve artı oradan aldığım filmlere güvendiğmi göstermek istememdir.

9.01.2011

The Town [2010]

Arayı çok uzattık farkındayım. Çok değişik sorunlarla boğuştum bu süreç içerisinde. Bazen hiçbirşey yapmak istemediğiniz anlar olur ya. Heh, aynısı bana oldu ve bayağı da uzadı o an. Hemen hemen her gün internete girebiliyordum ama hiç yazasım gelmiyordu. Resmen boşa yaşıyordum gibi birşey. Öylece girip twitter'a, facebook'a falan bakıyor, anlamsızca dizi izliyordum. Boşluğa düşmüştüm işte anlayacağınız. Ancak geride kaldı. Artık bir yerden geçmişi geçmişte bırakıp, yazmaya başlamak gerek. İzleyip de yazamadığım film sayısı 10'u geçti. Hepsini buraya aktaracağım, aktarmayacağım değil. Önce yakın tarihten başlayacağım ama. Madem yazmaya yeniden başlıyoruz, önce tazeleri yazalım. Bayatlar iyice bayatlasın.

The Town'u izledim arkadaş tavsiyesiyle geçtiğimiz gün. Konusu kısaca şöyle, Boston şehrinin Charlestown adlı kasabasında Doug'un (Ben Affleck) lideri olduğu bir soyguncu çetesi vardır. Filmin Türkçe adı olan Hırsızlar Şehri, işte burası, Charlestown'dır. Doug'un çetesi, bir banka soygununda banka müdürü Claire'i (Rebecca Hall) rehin almak zorunda kalır. Bu soygundan sonra Doug, Claire'e acır hatta aşık olur. Çetenin en serseri elemanlarından Jem (Jeremy Renner), zamanında Doug için 9 yıl hapis yatmış bir adamdır. Aynı zamanda Jem'in kardeşi Krista'nın da (Blake Lively) Doug'dan çocuğu vardır. Doug bir yandan bu kötü hayatını geride bırakıp Claire'le kaçmak isterken, bir yandan da FBI Ajanı Adam'la (Jon Hamm) uğraşmak zorundadır.

Chuck Hogan'ın Prince of Thieves kitabından uyarlama bir senaryo bu. Ben Affleck'in 2. filmi. İlk filmi olan Gone Baby Gone'ı ben şahsen izlememiştim ama eleştirmenlerce beğenilen bir film olmuştu. Ben Affleck, kötü oyunculuk kariyerinden sonra yönetmenlik kariyerinde emin adımlarla ilerliyor. Çünkü The Town'da da beklentileri aşmış durumda. Yönetmenlik gerektiren bölümlerde ustaca çekilmiş sahneler izliyoruz bu filmde. Geçişler, ortama uygun müzikler, aksiyon sahneleri hepsi şahane. Heat'e bol bol gönderme var. Ayrıca memleketi Boston'u da gözümüze gözümüze sokuyor Ben Affleck. Bir Lakers'lı olarak beni pek memnun ettiğini söylemeyeceğim, eheh. Her sahnede Boston'un buz hokeyi, futbol ya da basketbol eşofmanlarından birini giymiş Ben Affleck, her sahnede Boston ismi, polis arabalarında olsun, sokaklardaki tabelalarda olsun, her sahnede kuş bakışı Charlestown derken gına gelmedi değil. Tabii Boston'u sevenler için de olumlu şeyler bunlar. Olumlu bir diğer şey de teknolojik aletler kullanmadan suç araştırması yapan FBI'lar. Bu kısım gerçekten çoğu günümüz filminin aksine iyi çekilmişti, gerçekçilik had safhadaydı. Gerçekçilik demişken, soyguncuların da yapay zekasının üst düzey olmaması olumlu bir nokta. Yani çoğu günümüz filmindeki gibi çok akıllı soyguncular ve çok akıllı FBI'ın çarpışmasını izlemiyoruz. Evet, soygun sahnelerinde kimsenin aklına gelmeyecek bir kaç durum mevcut ama bahsetmek istediğim o değil. Bahsetmek istediğim, soyguncuların sürekli bir korku halinde bulunma durumu. Yıllardır bu işi yapmış olmalarına rağmen, en basit işte bile "Ya yapamazsak?" korkusu. Bu kesinlikle doğru olan ve filme gerçekçilik konusunda önemli bir hamle.

Filmin oyuncu kadrosu çok iyi, 1 kişi dışında: Ben Affleck. Gone Baby Gone'da da kardeşini oynatmıştı Affleck. Bu sefer kendisi kamera karşısına geçmiş. Diğer filmlere nazaran kendi filminde fena oynamamış Ben ancak yine de başka birini koysa yerine daha şık olurdu. En iyi oynayan isim ise Jeremy Renner. The Hurt Locker'dan hatırlayacağız Renner'ı. Burada psikopat rolünü çok iyi oynamış. Mütevazi ve karizma FBI ajanı, Mad Men'in yıldızı Jon Hamm olmuş. Krista'yı oynayan Blake Lively de hafif sırıtmış sanki, biz onu Serena olarak tanıdık. Bu rolüne pek ısınamadık. İrlandalı mafya lideri Fergie rolünde Pete Postlethwaite ve ajan Adam'ın yardımcısı rolünde Lost'un Black Smoke'u Titus Welliver, kısa ama sağlam performanslar sergilemiş. Pete Postlethwaite'in geçtiğimiz günlerde hayatını kaybettiğini de söyleyelim, huzur içinde uyusun.

The Town, şüphesiz yılın iyi filmlerinden. Bir başyapıt değil ama iyi kurgusu, iyi çekimleri, iyi oyunculukları, bazı akılda kalıcı eğlenceli sahneleri olan, aşk, soygun ve aksiyonu iyi harmanlamış güçlü bir film. Kanımca sinemada izlenmesi gereken filmlerden. Sonu klişe bitmeseydi, süresi de biraz daha kısa olsaydı şahane olurdu. Bundan sonra Ben Affleck'i kamera önünde görmeyiz inşallah, ama kamera arkasında sık sık bulunması hepimiz açısından iyi olacaktır. 8/10

8.01.2011

Eyyvah Eyvah 2 [2011]

İlk filmi kısaca hatırlayalım. Hüseyin Badem, Çanakkale'nin Geyikli ilçesinde dedesi ve ninesiyle yaşayan kendi çapında saf bir klarnetçidir. Bir gün ninesinin eşyalarının arasında "ölmüş" babasının, annesine attığı mektupları görür. Bunun üzerine babasının aslında ölü olmadığını anlayan Hüseyin, Çanakkale'den İstanbul'a, babasını aramaya gelir. İstanbul'da tesadüf eseri bir şekilde Firuzan adında bir pavyon şarkıcısıyla karşılaşır ve ilginç şekilde bu kadınla aralarında dostluk bağı oluşur. Filmin sonunda Hüseyin, babasını bulur ve Firuzan'ı da yanına alıp hep beraber Geyikli'ye dönerler. Amaç, Hüseyin'in yavuklusu hemşire Müjgan'ı bulup, Hüseyin ile Müjgan'ın arasını yapmaktır ve Firuzan'ın da bu konuda önemli bir yardımı olacaktır.

2. filmimizin konusu yukarıdaki paragrafın son cümleleri. Hüseyin'in (Ata Demirer), Firuzan Abla'sından (Demet Akbağ) aldığı yüzüğü Hemşire Müjgan'a (Özge Borak) verme çabasını anlatıyor filmimiz kısaca. Tabii araya yine ilk filmdeki gibi Hüseyin'in sakarlıkları kaynaklı bolca olay girmiyor değil. Buna rağmen hedeflerinden hiç bir zaman sapmıyor, pişman olmamak için hep hayallerinin üzerine gidiyor Hüseyin-Firuzan ikilisi. Tabii ana konunun yanında Firuzan'ın "İspanyol" lakaplı gitarist (Teoman Kumbaracıbaşı) ile olan aşkı, Hüseyin'in dedesinin (Salih Kalyon), babasıyla (Meray Ülgen) uğraşması ve yine Hüseyin'in, Müjgan yolunda önündeki doktor arkadaş (Murat Serezli) ve Müjgan'ın babası (Tarık Ünlüoğlu) engelleri filmi izleyenleri bekliyor.

İlk filmdeki gibi yönetmenimiz Hakan Algül. Senaryoyu da Ata Demirer yazmış. İlk filme göre sinematografisi ve yönetmenliği çok daha iyi şüphesiz. Konusu daha bir havada olmasına rağmen ilk filmde karakterleri izleyip, bildiğimizden dolayı bu film daha anlaşılır olmuş. Devam filmleri, ilk filmle kıyaslandığında genelde hep sınıfta kalır. Her zaman yönetmenin elinde büyük bir koz olur ve ilk film beğenilirse devam filmi çekilir, dolayısıyla ilk filmdeki eksik noktalar da rötuşlanarak seyircinin önüne konur ama genelde hep bir yerlerde hata olmuştur ve devam filmleri beğenilmez. Bu sefer öyle bir şey söz konusu değil. Öyle bir şey söz konusu olacak diye korkmuştum açıkçası çünkü ilk film çok tutunca ve sonu da devam filmi için açık bırakılınca 2. filmi çok çabuk çekip 2011'in ilk haftasında önümüze koydular. Endişeyle gittim ama ilk filmden çok daha bi' keyifle ayrıldım salondan. İlk filmden aldığım keyif de muazzamdı bu arada, anlayın işte. O filmde daha çok İstanbul geçiyordu, hatta filmin çok büyük bir kısmı İstanbul'daydı. Bu sefer tamamı Geyikli'de geçiyor ve bu filmi çok beğenmemin bir sebebi kesinlikle bu, İstanbul fanatiği olmama rağmen. Bir diğer sebebi ise Özge Borak, ona oyuncular kısmında değiniriz. Bir diğer sebebi de Trakyalı kanım sanırım. Kendimi herkese İstanbullu'yum diye tanıtırım ama ben aslen Edirneli'yim. O insanlar çok güzel insanlar, eğlenmesini bilen insanlar, keyifli insanlar. Edirne, Çanakkale farketmez. Hepsi Trakya işte. Neyse filmi bırakıp Trakya'yı övmeye başladık, keselim.

Ata Demirer her geçen gün büyümeye devam ediyor. Özellikle de sinema alt parantezinde. Yine kendine has Ege şivesini muazzam yapmış. İlk filmin yazısında da demişiz. Bu taklidi çok iyi yapıyor ve bunun üzerine gitmesi hem onun adına, hem de bizim adımıza kazanç. Demet Akbağ gibi müthiş bir oyuncuya yorum yapmıyorum bile. Bu filmde yan roller biraz daha ön plana çıkıyor. İlk filmde nadir gördüğümüz Müjgan Hemşire'yi oynayan Özge Borak'ı bu filmde 3. sıraya koyabiliriz sanırım. Kendine has muazzam gülüşünün yanında, şarkı söylediği bir sahne var ki, oy oy oy. Yüzüne baktığınız zaman donuk ve ifadesiz bir bakışı var gibi ama konuştukça açılıyor, samimileşiyor. Bir diğer yüzünden "oyuncu olmaz" diyeceğiniz adam ise "İspanyol" lakaplı gitarist Teoman Kumbaracıbaşı. O da konuştukça, hele de İspanyolca konuştukça filme keyif katanlardan. Zaten Arjantin doğumluymuş kendisi. Filmin esas yıldızlarından biri ise Hüseyin'in dedesi Salih Kalyon. İlk filmde o da az rol almıştı ama bu filmde döktürüyor ve yarıyor adeta.

İlk filmden pek bir farkı yok, kimseye bir şey kattığı da yok. Sadece gündelik hayatın sıkıntılarından, sorunlarından 2 saatliğine uzaklaşıp, kafa yormadan gülmek, eğlenmek için, yüzünüzde sürekli bir tebessüm oluşması için birebir. Eğlenceli Ege şivesi, içinizi ısıtan yöre müzikleri, içinde duygusallıktan aşka, kaba güldürüden ince espriye, en önemlisi de Geyikli'nin müthiş manzarasına yer veren bir karışım. İlk filmin müziği "Bu fasulya 7.5 lira"ydı ve çok tutmuştu. Neredeyse filmden çok ünlenmişti. Bu filmin müziği de "Kara Çalı" olmuş ve şöyle bir perde arkası çekimi var; tık. Sanırım Ata Demirer, "serinin son filmi" demiş bu film için ama ben devamını istiyorum. İçinde Hüseyin ile Firuzan olsun da ne olursa olsun. Dikkat edin, bu her yapım için söyleyeceğiniz bir şey değildir. Kendini tekrarlayan şeyler nadiren iyi gelir gözünüze. Bunu kaç kez izlersem izleyeyim, sıkılacağımı sanmıyorum. Çok mu kişiselleştirdim olayı? Filmin sonundaki sürprizi de unutmayalım. 8/10

7.01.2011

13 [2010]

İşte kritik yerlerin başladığı nokta da tam burası oluyor. Kendi oyuncularının hayatları üzerine bahis oynayan bir topluluk ve birbirinin kafasına silah dayamış bir sürü adam. Eller tetikte ve herkesin kazanıp kaybetmesi ya da hayatta kalması bir ışığın yanmasına bağlı. Gerilimi bu kadar durgun sahnelerde o kadar kusursuz ve güzel olarak vermişler ki gerçekten hayranlık uyandırıcı. Aksiyon sahneleri arasında ki bekleme zamanlarını çok iyi ayarlamışlar ve gerçekten bazı sahnelerde çarpıntı yaratmaya kadar devam ediyor.

Film kısmının sonlarında; 3 hatta 4 aşamalı bir filmden bahsettiğimizi söyleyebilirim. Önce işe biraz gizem katarak daha sonra gerilim ve en sonunda da aksiyon öğelerini eklemeleri gerçekten çok sağlam...

6.01.2011

Başka Semtin Çocukları [2008]

Filmde geçen şeyler bana çok göre çok doğal olan bizim sıradan günlük hayatımıza benzeyen şeylerle çok ortak noktaları var. Allı pullu bir çocukluk geçirmediyseniz süslü püslü mahallelerde büyümediyseniz film size biraz daha sıcak gelecektir kanaatindeyim. Diğer türlü izleyenlere hikâye gelebilir amma velâkin gerçek olan da budur. Türkiyenin içinde 3 kesim var gözümde; 1.si Birçoğunuzun veya çoğumuzun görmediği ayrı bir Türkiye daha sosyete yaşamlar daha allı pullu hayatlarla süslenmiş yaşamlar. Türkiye’nin %5 veya %10′luk bir kesimini oluşturan %60-65 bir kesim ki orta halli kesim genelde rastlayabileceğimiz insanlar ve %20-25′likte bir kesim var ki varoş semt diye tabir edilen bizimse Allah’ın unuttuğu kurtulamamış...