30.12.2009

Avatar 3D [2009]

Kocaeli'de ikamet ediyorum ve burada 3D sinema bulunmamasından şikayetçiyim epey süredir. Avatar, 18 Aralık'ta tüm dünya ile aynı zamanda ülkemizde gösterime girdi. Bazı sinemalarda 3D, bazılarında ise değil. Ancak farklı kişilerden aldığım yorumlar, okuduğum yazılar ile beraber bu filmi tam anlamıyla anlamak, sinema salonunda gerçek manada eğlenmek için 3D izlemek gerekli diye düşündüm, ki haklı çıktım. LakersTR buluşması için İstanbul'a gideceğim gün yanıma fazladan para aldım ve buluşmadan önce Kadıköy'de Avatar'ı izledim.

Yarı gerçek, yarı animasyon bir film Avatar. Bunu hepiniz biliyorsunuzdur çünkü inanılmaz derecede reklamı yapıldı bu filmin. 2100'lü yıllarda -sanıyorum 2154- askeri bir şirket, Pandora gezegeninde yaşayan ve soyu tükenmek üzere olan Na'Vi halkını tamamen ortadan kaldırıp onların yaşadığı yer olan Pandora gezegenini sahiplenmek ister. Çünkü bu gezegen hem yeraltı, hem yerüstü zenginlikleriyle bayağı bir ağız sulandırıcıdır. Ancak Na'Vi halkını yok etmek kolay olmayacaktır.

Kendileriyle barışık bir şekilde yaşayan Na'Vi halkını yok edebilmenin en iyi yolu içlerine bir casus göndermektir. Bunu da Avatar programı yoluyla yaparlar. Bu program ile insanlar yarı insan, yarı Na'Vi haline getirilir. Orduda asker olarak görev yapan ve belinden aşağısını hissetmeyerek gazi olan Jake Sully (Sam Worthington) ve Dr. Grace Augustine'in (Sigourney Weaver) bedenlerinin Avatar'ı yaratılır. Böylelikle sakat olan Jake Sully'de, bir Na'Vi olarak yürüme şansı yakalar. Amacı Na'Vi halkıyla yakınlık kurup onların zayıf noktalarını öğrenmek olan Jake bir anda kendisini bir aşkın içinde bulur. Aşık olduğu kişi Neytiri (Zoe Saldana) adlı bir Na'Vi'dir fakat aslında o Neytiri özelinde Pandora gezegenine ve Na'Vi halkına aşık olmuştur. Bir anda kendini Na'vi halkına savaş açan Albay Miles (Stephen Lang) komutasındaki orduya karşı dururken bulur ve bu orduya karşı Na'Vi halkının yanında savaşır.

Öncelikle şu konuya açıklık getirmek istiyorum. Evet, filmin klişe bir senaryosu var. Evet filmde oyunculuklar zayıf ve evet klişelerden oluşuyor. Evet tamamıyle görsel efekt ile şişirilmiş bir film ve bütün bu yönleriyle 2012'yi andırıyor. Ama sinema işi biraz da budur arkadaşlar. Sinema dediğimiz şey, mükemmel senaryo ve harika oyunculuktan ibaret değildir. Sinema bir eğlencedir, bir eğlence sektörüdür her şeyden önce ve James Cameron'da bu sektöre nasıl yön vereceğini iyi bilen adamlardan. Bir de şu beklenti faktörü var. Filmle ilgili hiç bir şey bilmeden, görmeden, okumadan gitsek muhtemelen ağzımız açık çıkacaktık salondan. Ancak filmin reklamı çok iyi yapıldı, beklenti epey bir yükseldi, yine ağzı açık çıkan insanlar olmuştur ancak hayal kırıklığına uğrayan sayısı da bayağı fazladır eminim.

Ben şahsen beğendim filmi. Biraz fazla uzun gelmesinin dışında sorun yoktu bana göre. Biraz fazla gelmesi de muhtemelen sinemada bize yarım saat reklam izletmeleri. E film 3 saate yakın, yarım saatte reklam izletince ediyor sana 3 buçuk saat, arasıyla cartıyla curtuyla 4 saat içeride kalıyorsunuz. Bir günün 1/6 sı sinema salonunda geçiyor, olacak iş değil. Neyse bu konuya fazla takılmayalım. Oyunculuklara gelelim. Ya da gelmeyelim. Sam Worthington sakat rolünü iyi oynamış o kadar. Bir de çok sevdiğim Michelle Rodriguez var ki onu aktris gözüyle izleyemiyorum hiç bir zaman.

James Cameron filmde ısrarla şunu gözümüze sokmuş: Amerikan askeri canidir. Para, hırs, kişisel tatmin gibi amaçlarla bir halkı yok edebilir, bu kadar canidir. Kendisinden başka kimseye saygısı olmayan bir düzendir ve acıma duygusu yok denecek kadar azdır. Titanic, Aliens, Terminator gibi filmlerin de yönetmeni olan Cameron bu filmde bunları gözümüze sokarak bence çok cesur davranmış. Bunun dışında izlediğimiz her şey klişe, evet. Kaos ortamının içinde bir Aşk hikayesi. Yabancı bir insanın gidip yerel kahraman olması vs. vs. Ancak görsel efekt bakımından tavan yapıyor film. 2012 ile beraber görsel efekt tanımını değiştirecek yapımlar bunlar. Evet abartıldıkları kadar sinema tarihinde devrim değiller kesinlikle ama görsel efekt tarihinde devrimler gerçekten. Avatar filmi de şu ana kadar çekilmiş en yüksek bütçeli film.

Mümkünse 3D izleyin filmi, uzun olduğu için film bittiğinde gözleriniz ağrıyabilir ancak buna değecektir. İçinde bulunduğumuz dünyadan çok farklı bir gezegende resmen yaşayacaksınız film boyunca. Ve çok seveceksiniz Pandora'yı. Çok büyük beklentilerle değil de sadece eğlenmek, vakit geçirmek için gidin Avatar'a. Beğeneceksiniz, hem de çok. 8/10

Beercholic

24.12.2009

Arizona Dream [1993]

Johhny Depp arşivimde yatan bu film daha önceleri gözüme çarpmamıştır.Çok sevdiğim bir insanın üstümde diretmeleri sonucunda izleme şansını elde ettim.Sonuçta Depp'in oynadığı ve Emir Kusturica'nın yönettiği bir film...Çok ilginç bir yapım oldugunu daha öncelerinde duymuştum ama bu tur fantastikliğin sınırlarını zorlayan filmlerden fazla hoşlanmam.Filme geçelim hemen, ilk paragrafta daha fazla saçmalamadan önce...

Hayalleri olan ve balıklarla diyalog kurmaktan hoşlanan Axel, bir akrabasının kendine önerdiği iş ve hayallerini gerçekleştirebilmek için Arizona'ya gidiyor ve burada araba satışı sırasında 2 kadınla tanışıyor.Çok ilginç 2 tip olan bu kadınlardan biri Elanie diğeride yarı-deli olan ve güzel bir kadındır.Kızı Grace annesine göre biraz daha mantıklı durmaktadır.Zaman geçtikçe Elanie'den uzaklaşan ve Grace'le yakınlaşan annesinin ise en büyük hayali uçmaktır.Aya doğru yol alan ambulanslar, uçan sandalyeler ve çölde yaşayan balıklar gibi çarpıcı ve fantastik imgelerle süslü 'Arizona Rüyası', yönetmenin en apolitik ve çılgın filmlerinden biridir.

Filmin güzel bir film mi olduğuna yoksa gerçekten inanılmaz güzel bir film olupta insanlar tarafından %100 olarak anlaşılmadığından dolayı kenara atılmış bir film mi karar veremedim?Yazıyı yazmaya başlayalım ve beraber değerlendirelim.

Filmin başında eskimolarla giriyorsunuz.Oradan ufak bir eve balık götürme hikayesi gibi gözüken! bir hikaye gösteriyorlar size.Birtakım zorluklara rağmen daha sonra başımıza çokca bela olacak olan yassı balıkla tanışıyoruz.Onu eve götürüp bir güzel pişirmelerine kadar sahne devam ediyor.Bu sahnelere dikkat etmek gerekiyor,baştan söyleyim.

Çoğunu anlamadığın yada imgelerin çokluğuyla kafa karıştıran sahnelerin oldu bir film Arizona Dream.Hemen her sahnede bir ilginçlikle karşılaşıyorsunuz ve normalde anlamak isteyeceklerinizi, imgelerin fazlalığından dolayı boşveriyorsunuz, daha sora bakarız gibilerinden bir gülüş gösteriyorsunuz.

İmgeleri tam olarak anlamak yada çözmek değil.Okuduğum birkaç review da ve sorulan sorularda da bundan bahsedilmiş.Filmi izledikten sonra herkez kendi olguları, herkez kendi düşünceleri ölçüsünde bu filmi yorumluyor ve bir sonuca varıyor.Filmin ve konunun klişe olmamasından dolayı, her yoruma açık olması, bu filmi özel bir film yapıyor.Tabiki bazılarına göre hiçbişey ifade etmiyor.Daha önce izledikten sonra hiçbişey anlamadıgım filmler olmuştu evet ama ya senaryo hataları yüzünden yada aşırı derecede saçma oluşundan.Ama Arizona Dream onlardan biri değil, aslında bundan bile su anda tam olarak emin değilim...

İmgelerden bahsedelim biraz.Mesela aklıma gelenlerden birkaçı; neden doğum gününde o ağaçta asılı olan zımbırtıya sopayla vururken 3 kere açı değişiyor.Ağacın solunda, sağında sonra tekrar solunda gözüküyorlar?

Silah sahnesine gelirsek.Axel silahı alıp tak tak tak saydırdıktan sonra Grace zıplıyor ve silahı elinden alıyor.Daha sonraki gelen sahneden silah bir anda masada çıkıyor...Mesela bu nasıl oldu, yada neden bir anda oluverdi.Daha sonra zaten yeter yuvarlanma sahnesi geliyor ve sahne orada bitiyor.Hangi ara silahı masaya koydular?

En merak edilen sahne ise sanırsam hiçbirşeye benzememiş gibi olan son sahne...Neden Grace kendini öldürüyor?Sonuçta Axel ile buralardan gitme hayalleri vardı, hani yapacaklardı ama bir anda neden kendini öldürdü?Hani Axel'le mutlulardı?Mesela açıklaması ne olabilir.Grace başlarda kamlumbağalardan bahsediyor ve daha sonra tekrar hayata gelirsem kamlumbağa olurum gibilerinden bir şey söylüyor.Bu hayatta yeterince mutlu olmadığına inanıp,kendini öldürdükten sonra tekrar hayata bir kamlumbağa olarak geleceğine inanıyor ve istiyor mu ? Bilmem neden olmasın?Bunun dışında kaçmak istediği şeylerde olabilir? Annesinden bir türlü kaçamıyor, mutlaka bir yerde kesişiyorlar mesela.Sonuçta bir dönem Axel'in annesiylede bir münasebeti olmuştu?Bundan da sıyrılmak için olabilir.

Bunun dışında mesela havada uçan bir ambulans var?Hemde amcasının ölümünden sonra..Mesela açıklamasını nasıl yaparız?Amcasının hayali neydi?Cadillac ile aya gitmek mi? Öyle bişey vardı sanırsam, amcası öldükten sonrada bir ambulansı aya doğru giderken görüyorsunuz?Acaba işte insanlar öldükten sonra onların hayallerinin gerçekleşmesi gibi ilginç bir durum mu var? Yoksa buda kendi halinde bir imge ve sadece amcasının aya gitme isteğini mi simgeliyor?

Daha fazla saymaya gerek yok sanırsam...Leo'nun eski filmlerden mesela godfather,raging bull filmlerinden alıntı yaptıgı ve filmle aynı anda okudugu sahneler ilgi çekici.İlk başta ve sonda oynayan eskimo konusmaları çok ilginç aynı sahnelerde oldugu gibi.Havada sürekli uçan bir balık zaten filmin en ilginç imgesi.Axel'in hayallerini mi acaba bu balık.Filmin başında bir balık çıkıyor ve daha sonra filmin sonunda o balıkla beraber tekrar eskimo sahnesine bağlanıyoruz.Axel'in asıl hayali eskimo olarak yaşayıp balık mı tutmak acaba?

Kişisel olarak düşündüren yada karışık filmler izlemeyi seviyorum.Ama bu seferki biraz fazla kaçmış.İlk defa bu tarz bir film izlediğim zaman, gereken mesajı biraz düşünerek, biraz insanlarla paylaşarak bulabiliyorsunuz ama bu sefer öyle bir şansınız yok.Etrafınızda filmi anlamayan insanlar size soru sorarak daha da aklınızı karıştırabiliyor ve aynı zamanda siz bulduklarınızı sorgular bir hale geliyorsunuz.Ucu biraz fazla açık kalmış.Hani en azından bazı şeyleri yerine oturtup filmin iyi bir film mi yoksa gereksiz aptallıklar üstüne kurulu bir film mi oldugunu anlasak mesela süper olurdu...

İzleyip izlememek size kalmış.Çok inanılmaz ilginç bir film, tama olarak anlandırılamamasından dolayı notu da olmayacak...

UnjustLucifer

The Girl With The Dragon Tattoo [2009]

Kitabından uyarlanmış, fakat kitap bestseller olmasına rağmen türkçeye çevrilmemiş ve bu yüzden Türkiyeye gelmemiş.Kitapları sinemaya tercih eden biri olarak beni fazla etkileyen bir durum değil tabiki bu.

Gerilim, gizem ve polisiye dalında yapılmış bir film.Başlarda bir tane gazeteci tanıtıyor film bize.Karakter isimleriyle hatırlanması zor oldugundan dolayı direk betimleme yoluyla daha basit olacak...Gazetecimiz zamanında başarı basamaklarını tırmanmış ama son haber yaptığı olay bir şekilde sahte çıkıyor ve kariyeri bitme noktasına kadar geliyor.Daha sonra ünlü bir zincir markasının kurucusu olan adamla karşılaşıyor.Çok geniş ve büyük bir aile.Bu ailede 40 yıl önce kaybolan bir kız var ortada ve bu katilin bulunması isteniyor.

Geniş bir aile, bir sürü şüpheli,bir sürü ipucu ve yanlız başına bunları başarmaya çalışan bir adam olarak filmin startını veriyoruz.

Sorgulanması gereken şeyler var.Öncelikle gerçekten ilgi çekici bir senaryodan bahsettiğimizi söylemek istiyorum.Hani imrendiğimiz meşhur hollywood senaryolarını söyle elinizin tersiyle bir itekleyin ve sora bu filme geri dönemlim.Öncelikle Lisbeth; sonradan bizim gazetecimizin hayatına giren ve sırrı çözmesine yardım eden hatun; bu kadar istekli olduğunu çözemedim.Tamam gazetecimizin bütün maillerini bilgisayarını kontrol ederken konu bir anda ilgisini çekiyor ve kendiside olaya dahil oluyor ama tek neden ilgisini çekmesi mi ? Bu biraz havada kalan bir parça..

Bunun dışında olayın çözülmesine doğru giden yol süper kurgulanmış.Resim, sadece basit birkaç resimden böylesine iz sürülmesi filme süper bir gerçekçilik ve çekicilik katmış.Daha sonralarda söylemek yerine burda bahsedeyim.2 saat 30 dakikaya yaklaşan bir süresi var.Normalde bir crime/thriller tarzı film için bence biraz uzun bir süre.Ama bu sefer işler değişmiş, buna daha sonra ayrıca değinmek üzere su anda geçiyorum..

Bunun dışında ortada cinayeti araştırılan kızın durumu baya bir karışıklaşıyor.Burasını anlatmam filmin çekiciliği açısından hoş olmaz, ama sahneleri 2 kere izlemeden ben anlayamadım.Normal bir seyirde giderken bir anda ortaya başka bişeylerin daha çıkması ve dikkatin onun üzerine çekiyor ve siz normal olarak ilerleyen gerçekleri sorgulamaya başlıyorsunuz.Orada yakalanması gereken ufak bir ayrıntı war.Ona dikkat etmek gerekiyor, biraz çuval durumları olmuş bu kısımda.

Bunun dışında Elisbeth'in durumu biraz karışık..Lezbiyen bir ilişkisi olmasına rağmen neden bizim gazeteciyle deli gibi yatma isteği oluşuyor bir anda.Filmle direk olarak bağlantısı olmayan bir sahne ama havada kalan ilginç bir sahne olarak dikkat edilmesi gerekebilir.Hani ilk sefer gayet normal oluyor ama 2. sefer çok ilginç oluyor.Bir anda geliyor üstüne çıkarak işini hallederek oradan hızlı adımlarla uzaklaşıyor, niye?

Filmin sonu ise gerçekten çok çok sağlam durmuş.Herşeyden daha güzeli, yapmacık olmaması ve şöyle bir başa doğru gittikçe olayları bir daha kafada bağladıktan sonra tam olarak anlamlandırabiliyorsunuz, açık bir nokta kalmıyor.Saçma gelebilecek, ''şunu önceden bilemedin mi?'' gibilerinden bir açık kalmıyor.Tam anlamıyla filmle beraber sizde hikayeyi çözüyorsunuz ve ne kadar güzel bir film olduğunu işte son 5 dakikaya girerken anlıyorsunuz.

Sonuç olarak bence mutlaka izlenmesi gereken bir film.Bırakın klasik kovalama,thriller,action filmlerini.Adamlar yapmış arkadaş diyorum ve filme saygı gösterisinde bulunuyorum.Notum 10/7.8...

UnjustLucifer

22.12.2009

Max Manus [2008]

Çok güzel bir film izledim.Gündüz hafif filmlerden sonra, biraz daha ağır kalabilcek filmleri akşama bırakmanın faydalarından bir tanesini daha görmüş oldum.Max Manus 1940-1945 li yıllarda norveçli bir askerin, almanlara yaptığı sabotajları anlatan norveç yapımı bir film.Filmi anlatmam burada çok gereksiz olur çünkü film daha çok biografi tarzında yapılmış.Hazır tarzından bahsetmişken imdb de yada sağda solda yazan salak tanımlardan lütfen uzun durun.İçinde komedi felan yok.

Filmi konusmaya bir yerden başlayalım.Mesela genelde özele doğru gitmek istersen konusunun daha çok savaşla alakalı denilebilir.Filmde süper bir denge kurmuşlar ben öncelikle ondan bahsetmek istiyorum.Savaş filmlerinde savaş-durağanlık oranına dikkat edenlerden biriyim ve bu denge bozulunca ya 10 askerin 43434 kişiyi dağıttığı tarzda filmler izliyoruz, yada savaş sahnelerini bırakıyoruz, yatakta sevişen çiftleri izliyoruz.Ama bu seferki tamamen kıvamında olmuş.Filmin izlenilebilirliği zaten buradan başlayarak artıyor ve büyük bir artı.

Max Manus adını ben daha önce hiç duymamıştım.Bizim klasik türk filmlerinde olduğu gibi yada bazı! amerikan filmlerinde oldugu gibi karakterleri abartma burada hiç kullanılmamış.Eğer max manus a bakacak olursanız biraz yapılıca, kısa boylu, saçlarını yana doğru tarayan herhangi bir savaş askerinden farkının olmadığını anlarsınız.Hani böyle bir kumandan karizması yada savaşın seyrini değiştirecek tiplerden biri değil.Savaş zamanında bir misyonu olan ve sadece bunu yapan bir sabotajcı.Karakter analizi çok güzel yapılmış ve çok sadece bir şekilde, sadece anlatılmak istenen anlatılmış.

Tabi burada Manus tek başına bırakılmamış.Savaş arkadaşlarındanda bahsedilmiş ve onlarla olan ilişkileride konuya dahil edilmiş.Sadece kendini düşünmeyen biri olarak göze çarpıyor ve gerekirse arkadaşları için kendini feda edebilecek konumda.Eğer biraz filmin sonuna doğru giderseki son sahnelerdeki dram insanı baya bir etkiliyor.Arkadaşlarıyla arasında olan bağı sanırsam en iyi bu sahnelerde görebilir ve yaşayabilirsiniz.

Max Manus'un savaş dönemindeki her halinden bahsedilmiş.Sadece savaşta neler yaptığı yada hangi yerleri sabotaj ettiği değil,onun psikolojik durumundanda bahsedilmiş.Savaş döneminde yaşadığı psikolojik rahatsızlıklar.Alkole tekrar başlaması ve bunun yanında savaşın psikolojik olarak etkileri.Yanlız kalma isteği, arkadaşlarıyla arasında olan dialogları ve dahası.Tabi bunun yanında kendine yakın olan bir hatun var.Onunla birlikte olma isteği, amacına ulaşamaması ve dahası.

Film hakkında söylenebilcek herşeyi söyledim konusunu anlatmanın dışında.Biraz kendi izlenimlerinden bahsetmem gerekirse eğer bu tarz bilinmeğenlerin anlatıldığı filmlere karşı ilgim oldugunu artık anladım.Devrim arabaları,Vali türk sineması örnekleri Taking Chance, Pearl Harbour gibi yabancı sinema örneklerinden bahsedebiliriz.Tabiki yukarıda bahsettiğim gibi, bu tarz filmler için izlenilebilirlilik çok önemli.Gerekli denge kurulamazsa eğer film çok sıkıcı olup, konusundan sapabilir.Mesela bu film adına, okuduğum yorumların çoğunda çok durağan ve sıkıcı tarzında yorumlar aldım.Sinemayı sadece gereksiz aksiyon filmlerinden ibaret sanan izleyici yorumlarından daha fazlası değil tabiki ama gerçekten değil.

Aksel Hennie'e ufak bir paragraf açmadan geçmek gerçekten haksızlık olurdu.Normal olarak kendisini ilkdefa izledim ve çok etkileyici oynamış.Ne kadar basit gibi gözüksede ağır bir film aslında ve bu rolde altından kalkılabilcek basit bir rol değil.Aksel ruh haliyle, mimikleri ve konusmasıyla filmi çok iyi taşımış ve kuvvetli bir duruş gösterdi bizlere.

2 saat boş zamanınız varsa, tarih sevip, sevmemenizi düşünmeden (ben tarihten nefret ederim) bu filmi izleyin.Hiç sıkılmadan bir solukta bitireceksiniz.Notum 10/7.5

UnjustLucifer

21.12.2009

The Maiden Heist [2009]

İzlemiş oldum, en azından bişeyler söylemeden geçmemişte olayim.

Hikayemizde 3 tane adam var ve 3 taneside bir müzede güvenlik görevlisi olarak çalışıyor.Ama gel zaman git zaman bu görevliler bazı sanat parçalarına karşı takıntılı hale geliyorlar.2 tanesi resim, bir taneside heykel hayranı, takıntılısı artık siz ne derseniz.Günlerden birinde bu eserlerin Danimarkada başka bir müzeye taşınması gerektiği haberi bu 3 adamı çıldırtıyor ve hikaye burada başlıyor.

Hikayemiz son derece durağan ve sürekli ileriye doğru bir akışı var.Hani size bir an olsun durup acaba şurda ne olmuştu felan diye düşündürtmeye hiç niyeti yok.Devamlı ilerliyor ve akıcı.Ama o kadar sade bir senaryosu var ki.Bir sonraki sahnede neler olacağını rahat rahat tahmin ediyorsunuz.Hatta biraz daha gelişmiş bir izleyici iseniz filmin senaryosunu çözüp oraya bırakabilirsiniz.

Üstüne fazla konusulacak bir film değil ne yazık ki.İzlemek için bir neden arıyorsanız, bu nedeni oyuncu kadrosuna bakarak bulabilirsiniz.H.Marcy, M.Freeman ve C.Walken dah oluşan bir dinazor kadrosu var.3 üde birbirinden daha iyi oynamış ve bu sefer oyuncuların filmi kurtardığı filmlerden birtanesini izlemiş oluyorsunuz.

Hoş vakit geçirmek ve bunun üstüne biraz da eğlenmek istiyorsanız bu filmi izleyin.Onun dışında benim gibi 1 saat 30 dakikanızı çöpe atmış olabilirsiniz ve sonradan çok pişman olabilirsiniz.Notum 10/5

UnjustLucifer

18.12.2009

The Bone Man (Der Knochenmann) [2009]

İnanılmaz bir film izledim.Filmi izleme saati gece 3 oldugundan dolayı bir pişmanlık içindeyim.Keşke daha normal bir saatte izleme şansım olsaydı diyorum.Çok ilginç bir filmdi.Daha önce hiç duymadığım Wolfgang Murnberger'in, Wolf Haas'ın romanından uyarlama olarak yaptığı bir film.

Konu olarak baya bir karmaşa içinde ama biraz bahsetmeye çalışayim.İsimler konusuna takılmadan devam edersek, eski bir polis olan karakterimiz, bir adam için borçları olan ve bunları ödemeyen insanların peşinde dolaşıp, bu borçları tahsil etmektedir.Yolu bir kasabaya düşer ve orada bir ismi aramaktadır.Daha sonralarında kendini bir anda seri cinayetler içinde bulan eski polisimiz, bu olayı çözmeye karar verir.

Çok klasik bir anlatma yazısı oldu ve doğru olarak ifade edemedim filmi.Aslında inanılmaz basit olan film, senaryonun batmasıyla inanılmaz karmaşık geliyor göze.Aslında bunlarla alakası yok.Avusturya sinemasının elinde değilde, adam gibi bir yapımcının eline geçmiş olsaydı, biraz daha güzel bişeyler çıkabilceğine inanıyorum.Sonuçta bir uyarlama filmi, ama senaryoda oynama yapılmaması anlamına gelmiyor.

Film başlıyor, öyle bir olayla başlıyor ki siz buna dikkat edemiyorsunuz.Daha yeni başlayan bir filme, böyle bir başlangıç koymak tamamiyle hata bence.İzleyici tam dikkatini toplamak üzereyken, bu gayet basit bir olaymış gibi anlatılıyor ve orada kalıyorsunuz ''hoppaa ne oldu'' diye.Daha sonralarında bu ufak parçanın, bütün filmin gizemini çözdüğünü nerden bileceksiniz ki ?

Daha sonra karakterlerin ne iş yaptığı yada kimin ne olduğu biraz anlamak istersiniz, ama böyle bişey yok.Olaylar sanki spontene bir şekilde gelişiyor gibi ve bir yandan filmi izlerken bir yandan da bu adam kimdi ? Nereden geldi ve ne iş yapar diye sorgulamaya başlıyorsunuz.Senaryo düzenli bir şekilde işliyor aslında.Tek yapılması gereken karakterleri biraz daha sıraya koymak, eğer bunu yaparsanız ( ki bu benim yapamadığım bişey) filmden zevk alacağınıza inanıyorum...

Ufak bir restoranda geçen hikayemiz sahneler geçtikte biraz daha karmaşık bir hal alıyor.Bu noktada hadi canım sende, bu kadar olay olacak ve kimse anlamayacak gibi sorular soymayın kendinize, çünkü buraya gelene kadar sormanız gereken o kadar çok soru var ki, bide bununla uğraşırsanız kendinize işkence çektirmiş olursunuz.Ortada bir karakter adı dolaşıyor, borcu olan bir erkek ismi ama o ortada yok.Herkez hakkında farklı bişeyler söylüyorlar.Başlarda filmin o insan üstünde döneceğini düşünüyorsunuz ama daha sonralarında film tamamen farklı bir noktaya kayıyor ve işte orada dağılıyorsunuz...

Alakasız bazı sahneler var.Daha fazla bahsedip filmi mahvetmek istemiyorum bu konuda.2 saate yaklaşan bir süreye sahip.Araya biraz fazla alakasız sahne sokmuşlar ve film gereksiz yere uzamış bence.Patronun, hizmetçiyle olan ilişkisi ve aralarında geçen konusma çok saçma.Bir arazi jeepinin porsche yi düz yolda yakalaması biraz ilginç.Buralarda biraz saçmalaştığına inanıyorsunuz ama siz yolunuzdan sapmayın.

Biraz toparlamak gerekirse.Bu senaryodan yada daha doğrusu böyle bir konudan çok daha güzel bir film çıkabilirdi.Ama düşük bütçeli filmlerin özelliği zaten burada.Tanımadık karakterler kullanarak, az para ile yapılmaya çalışılan filmlere herzaman saygım vardır.Yukarıda bahsettiğim şeyleri, ancak bunun gibi detaylı bir analiz yazısında bulabilirsiniz.Şu anda aklımda filmin ne kadar güzel olduğundan başka hiçbişey yok, ama illaha bişeyler yazmak istiyorsak bu yazıda olduğu gibi, bişeyler çıkıyor tabiki.

Daha fazla uzatmadan sona gelelim hemen.Filmin sonu olması gerektiği gibi bitiyor.Bütün soruların cevaplarını alıyorsunuz gibi.Gibi dedim çünkü halen cevaplanmayan 2-3 ilişki-çelişki geliyor aklıma ama bunlardan bahsetmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum.Her zaman, her filmde mantık aranmaması gerektiğini bir daha anlıyorsunuz.Karakter sırasını biraz daha iyi ayarlayarak, senaryoyu biraz değiştirerek çok süper bir film çıkabilirmiş.Ben bunu beğendim ve tavsiye ediyorum.En azından sıkıcı ve daha 15. dakikadan sonunu tahmin ettiğiniz klasikleşen ve kalıplarda sıkışan hollywood thriller larından farklı bir yapıt olmuş.Bütün etmenleri göz önüne alarak bir değerlendirme yapmam gerekirse 10/8.3 gibi bir not alır.Ama objektif olarak bir not vermem gerekirse 10/7.5 yeterli olacaktır.

İzleyin,bişey kaybetmezsiniz.

UnjustLucifer

17.12.2009

2012 [2009]

Öncelikle son günlerde o kadar çok 2012 duymuştum ki ve her duyduğumda Karşıyaka'nın bu yılla ilgili bestesi gelir aklıma gülerim, bir yazımızda gereksiz bilgi içermeden bitmesin istedim. Neşeli Hayat yazımı okuyanlar bu filme girmek için neler yaptığımı bilirler. Efendim o gün girememiştim filme fakat bir perşembe sabahı saat 11.00'da tek başıma izledim filmi, hırs yaptım. O gün o saatte salonda bulunan 6-7 liseli, tek amaçları boş salonda yiyişmek olan ergen gençleri rahatsız ettiğim için özür dilerim, sanırım anne ve babamdan da özür dilemem gerek.

Filmin konusundan başlayalım. Mayalılar, evet. 2012 diyen her 100 insandan 93'ü mayalılar da diyor bunu biliyor muydunuz? Öhöm, şey bu mayalılar takvim yapmış ve takvimdeki son yıl 2012. Filmde bir jeologun tespitiyle başlıyor ve dünyanın yavaş yavaş sonuna geldiğimiz uyarısı yapılıyor. Bu jeologun yakın arkadaşı olan Adrian (Chiwetel Ejiofor) bu olayı Carl Anheuser (Olivier Platt) aracılığıyla bir şekilde dönemin ABD Başkanı Thomas Wilson'a (Danny Glover) bildiriyor. Başkan Wilson'da G-8'e durumu anlatıyor ve bir ansa seferberlik ilan ediliyor ama kime karşı? İşte Dünya Başkanları, dünyanın sonundan kaçmak amacıyla, insanlara durumu izah etmeden saman altından işbirliği yapıp özel gemiler inşa ettiriyorlar ve amaçları dünyadaki önemli şahsiyetleri kurtarmak, hayvanları da unutmuyorlar.

Biraz daha özele indiğimizde, California'da ailesinden ayrı bir şekilde yaşayan ve görevi Rusya'nın büyük iş adamlarından Yuri Karpov'u (Zlatko Buric) korumak olan Jackson Curtis (John Kusack) bir gün kaçık bir radyocunun bu konu hakkında bilgi sahibi olduğunu öğrenir. Radyocunun dediklerine ilk başta inanmasa da daha sonra adamın haklı olduğunu farkeder ve ayrı yaşadığı ailesinin yanına gidip onları kurtarmaya çalışır. Bu dünyadan kurtulma savaşında Yuri ile hayatları sürekli kesişir.

Basitçe ve kısaca anlatmaya çalıştım ancak biraz uzun oldu sanırım. Filmde uzun, yaklaşık 3 saat ve tipik bir Roland Emmerich filmi. Independence Day ve The Day After Tomorrow'un upgrade edilmiş hali. Neredeyse her açıdan. 3 saatlik filmde, diğer filmlerinden daha çok hüzün, daha çok komedi, daha çok saçmalık, daha çok kahramanlık, daha çok görsel efekt var. Yani daha çok klişe diyebiliriz. En heyecanlı anda bir espri patlarsa bu klişedir. En inanılmaz, en olumsuz pozisyon bile olumlu biterse bu büyük bir klişedir ve ABD Başkanı genelinde çok çok çok iyi kalpliyse bu büyük bir Amerikan klişesidir ve bunlardan daha bir sürü var. Mesela felaket öncesi uzun süredir birbirini görmemiş aile fertlerinin telefon görüşmeleri, mesela California'da kurtulan insanların sadece ve sadece bizim kahramanlarımız olması gibi.

Bahsedeceğim iyi şeyler de var elbette. Mesela film başında yıllar böyle gösteriliyor altta, altyazı şeklinde, sahne sahne. O iyi düşünülmüş. Dolayısıyla hangi yıl ne gibi çalışmalar yapıldığını rahatlıkla görüyoruz. Ancak bu olay pek uzatılmamış o kötü. Paldır küldür girilmiş olaya. Sindiremedik neler olduğunu... Tabii amacı 'basalım görsel efekti' olan bir Roland Emmerich filminden bu beklenmez, doğru. Göndermeler var filmde, mesela gemiye hayvanların toplanması en basidinden bir 'Noah's Ark' göndermesi. Zaten başrol oyuncumuzun oğlunun adı da Noah. Bir de Titanic'e göndermeler var. Spoiler! Mesela Başkan Wilson'un gemisini, dünyasını terketmemesi gibi. Spoiler kapan! Olayları zaman zaman farklı kıtalardan izlememiz de güzel olmuş. Bir Amerika kıtasından bakıyoruz, bir Asya'dan, bir Afrika'dan, bir Avrupa'dan. Bu kısımlar keyifliydi.

Oyunculuklara gelirsek. Evet fazla tanınmış oyuncular değildi belki ama bu klişeler arasında ellerinden geleni yapmışlar gibi geldi bana. İyi diye ayıracağımız kimse yoktu belki ama kötü de diyemem kimseye, orta. Vasat üstü. Ama karizmatik bir oyuncu vardı elbette, o da bencil, zengin, ukala Rus rolüne bire bir uyan ve aksanıyla insanın keyif katsayısını arttıran Zlatko Buric. Onun sevgilisi rolünde de güzeller güzeli Beatrice Rosen vardı. New York doğumlu ve geçmişinde Fransız filmlerinde boy göstermiş olmasına rağmen Rus aksanıyla çok iyi konuştu, takdir ettim. Morgan Lily ve Liam James ne kadar tatlıysa Haussmann ikizleri o kadar sinir bozucuydu, eheh.

Özetle, bir önceki filmlerinden tarz olarak farklı olmayan, klişlerle dolu ama bol bol aksiyon, heyecan, drama içeren ve görsel efektleriyle bu alanda tavana vuran bir Roland Emmerich, felaket filmi. Sıkı bir görsel efekt hayranıysanız beğeneceksiniz, hatta görsel efekt kavramı bile değişebilir kafanızda. Ama onun dışında pek bir ekstrası yok. Yine de ben beğendim diyebilirim, bu kadar eleştiriye rağmen. Sinemada seyretmekle, küçük bilgisayar ekranında seyretmek farklı olabilir. Geniş ekran televizyonda izlemek bile beyaz perde ile büyük farklar içerebilir, bana öyle geldi izlerken. 7/10

Beercholic

10.12.2009

Presumed Innocent [1990]

İşte senaryo dediğin böyle bişey olmalı.Neredeyse 20 yıl önce yapılmış bir film,oyuncular ve senaryosu ortada.İşte izlediği zaman zevk vermesini bekleyeceğim bir film.Süper bir film mi ? Hayır... Ama inanılmaz sürükleyici ve zevkli bir filmdi.Hemen devam edelim...

Rusty normal hayatına devam ederken birden Metresi Caroline'nın (Greta Scacchi) öldürülmesiyle bir numaralı şüpheli durumuna düşer. Aslında bu duruma düşmeden önce olanları biraz daha dikkatli izlemek gerekiyor.Normalde kendisini bulaştırmak istemiyor.Ama daha sonra olaylar öyle gelişiyor ki bir anda kendisi şüpheli oluyor. Karısı Barbara'nın (Bonnie Bedelia) ilişkisini öğrenmesiyle ve katilin o olduğuna inanmasıyla hayatı tam anlamıyla cehenneme dönen Rusty, katilin kendisine hiç ummadığı kadar yakın olduğunu farkediyor.

Filmin başından başlayalım.2 saatlik bu filmin başlangıcı aslında hiçte izleyiciyi tatmin etmiyor.Film başlar başlamaz bir konusma dinliyorsunuz.Aslında sadece o konusmayı dinleyerek ( konusmanın devamı filmin sonunda geliyor ) bütün filmde anlatılmak istenen olguyu alabiliyorsunuz.Bir anda film olayın içine dalıyor, öylece kalıyorsunuz.Hebe hübe diyene kadar olayı anlıyorsunuz ve zar zor kendinizi filme adapte ediyorsunuz, işte herşey buradan sora daha zevkli olmaya başlıyor.

Senaryo içinde açık aramaya çalıştım çünkü baştan baya iddalı bir film gibi geldi bana.Filmi bitirdikten sonra biraz daha düşündüm acaba benim kaçırdığım neler var diye, ama gerçekten çok fazla bişey yok!Hatta neredeyse hiçbişey yok.Biraz listeleme gibi devam edelim...

İlk başta bir not görüyorsunuz.Bu nottan filmin devamında hiç bahsedilmemiş gibi geliyor size.Evet aslında gerçekten öyle ama daha sonra nota ne oldu acaba diye düşünüyorsunuz ve hemen kendi kendinize düşünüyorsunuz.Ben size söleyim.O not yok oluyor, ama notu okuduktan biraz zaman sonra, ama bunu film içinde algılayamıyorsunuz.Sonradan akla geliyor.Güzel..

---Buradan sonrasını filmi izlemediyseniz okumayın,direk geçin---

Belkide en çok konusulması gereken şeye geldi sıra.Bundan başkada bişey yok zaten.Ortada bir cinayet aletinin oldugu belli ama nerede.Eve geliyorlar ve arama izniyle geliyorlar.Tamam, sen koca evi arıyorsun.Paltolara bakıyorsun, aklına gelecek en ufak bir şeye bile bakıyorsun ama koca baltayı evde bulamıyorsun.Daha garip olan kısmı, karısı neden dava düştükten sora kocasının onu bulmasına izin veriyor?Cevabı muhtemelen filmin artık bitmesi gerektiğinden, başka mantıklı bir açıklaması olamaz sanırsam...

---Buradan öncesini filmi izlemediyseniz okumayın,direk geçin---

Müzikler güzel hazırlanmış,filmle beraber ilerliyor.Gereken sahnelerde adreanalini yükseltiyor ve sizi ekrana biraz daha odaklıyor.H.Ford'un şimdiye oranla gençlik yıllarından güzel bir kesit sunuyor bize.Gerçekten karizma adammış.Bunun yanında süper denilebilecek bir oyunculuk sergilemiş.Yan rolleride unutmamak gerekiyor tabi ama en dikkat çekici nokta H.Ford.

İşte filmin sonu...Inanılmaz bir ikilem yaşatıyor insan.Aslında filmin sonundan daha fazla bahsetmek isterdim ama bu filmin şiddetle tavsiye edebilceğim bir film olmasından dolayı bunu yapamiycam.Sadece üstü kapalı bir biçimce bahsederek geçmek zorundayım.Eve sonu gerçekten çok güzel, süper bitirmişler filmi.Geçenlerde izlediğim Law Abiding Citizen'den sonra, süper film nasıl katledilir korkusuna bir kere daha girmiştim ama bu filmin sonu, neredeyse filmin kendisinden daha etkileyici.Süper bir sorgulama yapmışlar ve resmen topu izleyiciye atarak filmi bitirmişler.Hani öyle bir durum var ki, '' ben bittim, hadi sen devam et düşünmeye'' der gibi bitmiş..Gerçekten güzel, izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum.Notum 10/7.5 ...

UnjustLucifer

9.12.2009

Neşeli Hayat [2009]

2012'ye gitmeye niyetlendim. Hay niyetlenmez olaydım. 16.15 seansına 16.00'da bilet alırım diye düşündüm. Hay düşünmez olaydım. Yer yok! Bir sonraki seans 19.00'da, oraya yakın bir mekanda 17.30 seansı var, 19.00 seansında boş yer var ancak es geçip, dışarı çıkıp diğer mekana geçtim. Kapıda ne yazıyor? "17.30 seansına boş yerimiz kalmamıştır!" İnat ettim, alacağım. Geri yürüdüm. İçeri girdim. Saat 18.00! 19.00 seansına bilet kalmamış. Ne yapsam, ne yapsam diye düşünürken "İki filmden birine girmeliyim, bugün mutlaka evime sinemaya gitmiş biri olarak dönmeliyim!" dedim. Neşeli Hayat ve 7 Kocalı Hürmüz var önümde. Neşeli Hayat'ı tercih ettim. 18.30 seansı. Sadece önden 2 sıra boş, birde tam ortanın en sağı. Tam ortanın en sağına oturdum, filmden çıktığımda boynum tutulmuştu ama buna değdi mi? Bakalım değdi mi?

Çok Güzel Hareketler Bunlar'ın fanatik izleyicisi değilimdir. Öyle arada bir bakarım. Bazı skeçleri beni yerlere yatırmışken bazılarını da çok başarısız bulmuşumdur. Ama genel anlamda BKM Mutfak oyuncuları, eli yüzü düzgün, oyunculukları iyi -çok iyilerde var, vasatlar da- insanlardır. Yılmaz Erdoğan'ın, BKM Mutfak oyuncularıyla çektiği son filmi Neşeli Hayat. Yazan ve yöneten ve oynayan isim Yılmaz Erdoğan, öncelikle bir Türk Filmi'ne göre çok iyi, sıcak, samimi bir senaryo. İyi yönetilmiş ve Yılmaz Erdoğan'ın çok iyi oyunculuğuyla iyi süslenmiş film. En büyük tebriği de o hak ediyor.

Basit bir konusu var. Küçük adamın büyük hikayesi. İstanbul'un varoşlarında yaşayan Rıza Şenyurt (Yılmaz Erdoğan), birtakım hayaller, kısa yoldan zengin olma peşindedir. Karşısına fırsatlar çıkar, o da bu fırsatları değerlendirir fakat sonunda sürekli hayal kırıklığına uğrar. Hayal kırıklığına uğrayan sadece o değildir üstelik. Karısı (Büşra Pekin) ve karısının kardeşi de(Ersin Korkut) Rıza'dan birşeyler beklemektedir. Farklı beklentiler. Son olarak Rıza, İstinye Park'ta bir oyuncak mağazasının önünde Noel Baba'cılık yaparak para kazanmaya çalışır. Bu işin sonunda Rıza aynı zamanda filmin sloganı olan şunu öğrenir: "Hayat dediğimiz şey, çocukların inandığı yalanlardan daha gerçek değildir!"

3 başrolden Yılmaz Erdoğan'ı geçiyorum. Mükemmel. Büşra Pekin'de gayet iyi ancak oradaki samimiyete inanmakta zorluk çekiyor insan. Yılmaz Erdoğan ile Büşra Pekin'i abi-kardeş olarak gördüğümüzden sürekli, karı-koca olduklarına inanmakta zorluk çekiyoruz. Ersin Korkut'un rolü ise biraz zorlama olmuş gibi. Diğer BKM oyuncularına da yer verilmiş. Kimi uzun, kimi kısa, kimi tek sahnelik de olsa rol almış hepsi. Genele vurduğumuzda oyunculuklar sırıtmıyor.

Filmin hikayesi mükemmel kotarılmış. Zaten böylesine basit bir hikaye kolay kolay bozulmaz ekstra şeylerle ama hemen hemen herşey cuk oturmuş ve herşey birbiriyle uyumlu. Arka arkaya gelen sahneler akıcılığı etkilemiyor. Giriş sahnesine Beşiktaş taraftarları hayran kalacak. Film çok "bizden" diyebilirim. Günlük hayatta zaman zaman yaşadığımız, zaman zaman gördüğümüz olaylar oluyor. Kendimizi de Rıza'nın yerine koyarsak onun neler hissettiğini, nasıl bir çaresizlik içerisine düştüğünü, sonra nasıl hayatta küçük şeylerden mutluluk alınabileceğini öğreniyoruz. Bu da yine Yılmaz Erdoğan'ın oyunculuktaki başarısına geliyor.

Ben bu filmi biraz da Funny People'a benzettim. Orada mesela dışarıdan bakıldığında çok komik gelen stand-up'çıların aslında o kadar komik olmayan, hatta çok hüzünlü olan hayatı anlatılıyordu. Bu filme de dışarıdan baktığımızda, mesela biz İstinye Park'ta o oyuncakçının önünden geçerken Noel Baba görsek ne yaparız? Muhtemelen alay ederiz ya da görmezden geliriz. Onun amacı nedir, insanları güldürmek, çocukları eğlenmek. Halbuse onun dünyası bizim ona baktığımız kadar komik değildir ve asıl amacı güldürmek değil para kazanmaktır. Zira insanları güldürmekle zerre ilgilenmiyodur ki filmin bir sahnesinde bunu açıkça gözümüze sokuyor Yılmaz Erdoğan. Funny People ile bir benzerliği de tek kişilik şov. Adam Sandler vs. Yılmaz Erdoğan. Hani orada Seth Rogen, burada Büşra Pekin falan yardımcı başrolü -o ne lan!- oynuyor ama özelinde tek kişilik şov işte, bildiğin...

Komedi filmi değil, hüzünlü bir film. Bu açıdan da Osmanlı Cumhuriyeti'ne benziyor. O filme de insanımızın bir çoğu gülme niyetiyle gitmişti. Komedi diye giderseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Hoş, benim burada bunu bahsetmemem gerekir ama bahsetmek zorundayım işte. Yılmaz Erdoğan'ın en iyi filmi diyebilirim. En derli toplu filmi. Sonu sürpriz değil, sonunda istediğimiz oluyor. Ve sürpriz olmaması da bence doğru çünkü bu basit filmin sonunun da böyle basit, seyircinin istediği gibi bitmesini istiyor insan. Boynumun tutulduğuna değdi kısacası. 8/10

Beercholic

8.12.2009

Law Abiding Citizen [2009]

Aman allahım ben biraz önce ne yaptım ? Son zamanlarda film kıtlığı oldu ortada ve ben halen kaşınmaya devam ediyorum.Bunun son Halkası bu film oldu.Güzel olacağını düşünmüştüm, sinemalarda felan teaser ini izlemiştim.Karşısına oturdum, R5 olmasına karşın izlemeye karar verdim...

Clyde işi ve ailesiyle mutlu bir hayat yaşamaktadır.Birgün yemekten önce kapı çalar ve gelenler hoş konuklar deildir.Ailesini ve kendisini yakalayan hırsızlar, karısını ve cocugunu gözlerinin önünde öldürür.Daha sonra mahkemeye taşınan bu olaylarda Nick işin içine girer.Clyde'nin avukatı olmasına rağmen suçlularla anlaşma yapar ve biri ölüm cezası alırken diğer cok kısa sürede serbest bırakılır.Bu karardan hoşnut olmayan Clyde intikamını kendi almak ister ve bu olayda adı geçen herkezi 1-1 öldürmeye başlar...

The Punisher,Taken, K.Beacon'un oynadığı bir film daha vardı hatırlamadığım.Bir olaydan sonra intikam alınan filmleri seviyorum.Sonuçta intikamın bir şekilde alıncağını bilmenize rağmen izlemek en azından bana tad veriyor.Bu kadar konu yoksunu filmin ortalıkta dolaştıgı bu günlerde elbet içinden bieşyler çıkar diye bunu izlemek istedim aynen yukarıda yazdığım gibi..Şimdi Bol bol spoiler vererek filmi konusmak istiyorum.Filmi izlememiş olanlar buradan sorasını okumayabilir.Bu aralar fazla spoiler kullanmaya başladıgımımın farkındayım ama elde değil!

Adalet sistemi ilginç bişey.Gerek ülkemizde, gerek yurtdışında aklın ve mantığın almadığı konular var.Bu konuların üstüne gidilmiş ve buradaki açıkların neler oldugu ve bunların sonuçlarının neler oldugunu göstermiş.Evet açıkça belirtiyor zaten film.Bir kadını ve çocugu öldüren bir adam 5 yıl ceza alabiliyorsa bu sistemde, böyle bir film yapılmalıydı.Filmde sisteme dair eleştiriler yada laf sokmalar üstü kapalı bir biçimde verilmiyor gayet açık herşey.Gereken laflar, mesajlar hepsi oldugu gibi söyleniyor.İzleyiciye iş düşmüyor burada, acaba burda ne dedide bu laf nereye gidiyor diye...

Açıkları en iyi vurguladıkları sahne sanırsam Clyde'nin mahkemeye çıktıgı sahnedir.1-2 kaç oynak söze nasılda tav oldular izlediniz mi?Gerçekte acaba bu sistem gerçekten bu kadar kötü mü?Sistemden bolcana bahsetmişken kimi sinemadan ve bunlardan habersiz olan insanlar amerikanın adaletinin dünyadan cok cok farklı oldugun sanıyorlar.Tamam ölüm cezası bla bla felan diye saymaya başlarsak sonuçta belli temeller vardır.Bunlar evrensel olarak geçerlidir.Tek tek maddeler hakkında yorum yapmaya başlarsak ne bu film biter ne de bu yazı.

Neden çıplak olarak yakalandı diye biraz aklımı kurcaladı.Teknik olarak tehlikeli bir adam oldugu zaten belli.İnsanın aklına birkaç şey geliyor.Polisler geldiğinde onu silahlı sanıp, zarar vermesinden korkutugu ve eğer ona bişey olursa planın iyi gitmeyeceğinden.Diğer seçenekte abaza hanımlara kaslı poposunu göstermek istediğinden dolayı olabilir.

Film süper, enfes hazırlanmış.Su aralar etrafa bakınca asla bulamayacağınız bir senaryoya sahip ama bir dakka.Bişeyleri unuttuk sanırsam.Filmin sonundan nasıl bahsetmeyiz.Normalde böyle ithamlar kullanmayı sevmiyorum, hatta sora keşke diyeceğimide biliyorum ama son 15 dakikada bir filmin içine nasıl sıçılır, burada çok aleni bir biçimde göstermişler, tebrik ediyorum.Şuraya kadar vereceğim bir 8.5 notunu hak eden bir filmi, ya sonrası?

Varan1:Adamımız inanılmaz zeki bir adam.Olmadıgı yerde adam öldürebilecek teknolojiye sahip.Gerçi kendisinin biraz sınırlı oldugunu, mezarlıktaki ölümde hissediyorsunuz.Öyle bir mekanızma kimse olmadan çalışmaz.E dışarıya bir adamını koyup filmi daha komplike bir hale getirmek yerine elbet bu işi kendi yapacaktır.Burdan direkt olarak anlıyorsunuz ki, kendi hücresinde kontrol olamayacağına göre demek ki bu adam dışarı çıkıyor!

Varan2:Adamımız inanılmaz zeki bir adam.Olmadıgı yerde adam öldürebilecek teknolojiye sahip.Yukarıda yazdıklarımı aynen tekrarladım ama gelgörki biraz salak? Öyle mi ? Adam ortada yokken adam öldürebiliyor ama nedense yaptığı bomba 30 saniye sonra patlıyor.Hadi diyelim kural öyle, tetiklemesi için felan zaman geçmesi gerekiyor ama sen inanılmaz büyük bir suikast düzenliyorsun.Bombayı bir şekilde yerleştirmen gerekiyor.Sen git bunu çantaya koy, çantayıda ulu orta oraya bırak? Oldu mu şimdi bu ?

Varan3: Bütün film boyunca aptal gibi Clyde'ın yaptıklarını izleyen ve bunlara en ufak bir akıl bile yürütemeyen, hatta dışarıda adamı oldugunu sanıp bunu arayacak raddeye kadar düzen Nick, bir anda dizinin en zeki karakteri oluveriyor ve burada artık söylemek bile istemediğim film sonunu yaşatıyor bize.Aman allahım.Clyde o telefonu arayıp ''beep'' sesi geldikten sonra bütün hayallerim yıkıldı.Aklıma direk 1 saat 44 dakikanın nasıl boşa gittiği geldi ve öylece kalıverdim.

Ya ben size daha neler sayarım.Cep telefonu nasıl oluyorda bu kadar alt katta çalışabiliyor ve o kadar kalın duvarlardan geçebiliyor.Hadi bunu geçelim.Adam arabayla hapse geliyor.Giyiniyor soyunuyor.O çanta nasıl bir hızla onun hücresine geliyor?

Bunun üstüne daha fazla bişey yazılmaz sanırım.Son zamanlarda izlediğim en iyi performans G.Butler'dan..The ugly truth zaten iğrençti..The Gamer son derece gereksizdi..Böyle belli zaman oluyor, bir oyuncu sıra sıra filmler çıkartıyor.Jason Statham, S.Jackson, bir aralar Al Pacino...J.Foxx da yan rolde iyidi, oyunculuk performansları güzeldi.Gerar Butler'ın sert duruşu işte bu filmde işe yarıyor, sondaki yumuşamasını saymazsak!

Notum 10/4..Canım filme neler yapmışlar, aman allahım!

UnjustLucifer

7.12.2009

The Twilight Saga: New Moon [2009]

Hmm şöyle bir ilk filmde ne yazdığıma baktım, o filme kaç verdiğime baktım da. Çok iyi niyetli davranmışım bence. Bu filmin de ilk filmden ne eksiği ne fazlası vardı diyebilirim. Hemen hemen ilk filmdeki gibi geldi bana ve notum düşecek kesinlikle. Belki de bir tekrar yaşattırdı bize diye böyledir. Yani tabii ki ilk filmin tıpatıp benzerini alıp koymamışlar önümüze, elbette değişiklikler var ama artılarıyla eksileriyle nötrleniyor film ve ortaya sadece bir kaç heyecanlandıran görsel efekt sahnesi ve genç kızlarımıza yakışıklı gelen iki erkek kalıyor. Evet 'Tıvaylayt' dediğimiz şey bundan ibaret özetinde, "Maymun gözünü açtı!"Peki ilk filmi DVD'den izlemiş biri olarak bu filmi sinemada, hem de kurban bayramında izlememin nedeni nedir? Tabii ki 14-15 yaşlarında biri kardeşim diğer ikisi yeğenim olan genç, ergen dişi varlıklar. Bayramın 1. günü, Historia 13.45'te açıldı, film 14.00'da başladı ve bizde telaş içerisinde koştura koştura, heyecanla filmi izlemeye gittik.

İlk film biraz tanıtım filmi gibiydi. Bella'yı tanıdık. Cullen ailesini tanıdık. Edward'ı tanıdık. Jacob'u tanıdık. Vampirleri tanıdık. Az da olsa Kurt Adamları tanıdık falan filan. 2. filmde konu biraz daha yayılmış. Kurt Adamlar ve dolayısıyla Jacob biraz daha ön planda. Daha az Edward, daha çok Jacob görüyoruz. Bu da Team Edward'cıları üzerken, Team Jacob'cuları sevindiriyor. Evet böyle birşey var. Bizim Team Alice, eheh. Bella (Kristen Stewart) ile Edward (Robert Pattinson) gerçek anlamda çıkmaya başlar. Ancak Edward vampir olduğu gerekçesiyle Bella'ya zarar verdiğini düşünür ve istemese de ondan ayrılmaya karar verir. Daha sonra Bella, Jacob (Taylor Lautner) ile yakınlaşmaya başlar. Ancak kadersiz kızımız Bella, Jacob'dan da postayı yer. Bir kaç hafta Jacob ile görüşmezler. Bu arada Edward'ın görüntüsüyle karşılaşır sürekli Bella. Edward mı, Jacob mu derken Bella seçim yapmak zorunda kalır.

Serinin kitabını okumadığımı ilk filmin kritiğinde söylemiştim. Yine okuduklarıma göre birçok sahne kitaptakine göre kısa tutulmuş. Bu doğal. Ayrıca ilk filmdeki müthiş soundtrack listesini bu filmde bulamamak üzücü. Kristen Stewart, Robert Pattinson, Taylor Lautner üç başrol oyuncusu ve üçünün de oynadığı oyun ne çok iyi ne çok kötü. Vasat diyebiliriz. Robert Pattinson'u diğer iki oyuncudan ayrı tutabiliriz. Mimik olayını diğerlerine göre biraz daha profesyonel beceriyor.

Bulunduğumuz sinemaya geç girmiştik bir 5 dakika. Yani girdiğimizde ortam karanlıktı ve film yeni başlamıştı. Dolayısıyla topluluğu göremedim. Ancak arada, ışıklar açıldığında bir baktım ki o da ne? 100 kişi varsa içeride benden hariç 3-4 tane erkek var. Zaten onlar da ya ergen kızların küçük erkek kardeşleri, ya da babaları. İçerideki yaş ortalaması 16. Filmin hedef kitlesi IMDB'nin şu linkinde açıkça ortaya çıkıyor zaten: http://www.imdb.com/title/tt1259571/ratings

Edward'ı çok görmemek eminim kızlarımızı üzmüştür. Ama onu Jacob ile kotarmışlar. Bana sorarsanız Jacob'un kurt adama dönüştüğü sahne -ilk filmde de beyzbol sahnesi- gibi sahnelere, görsel efektlere daha çok yer verilse daha iyi bir film olurmuş. Vampir ve Kurt Adamların kapışması, ergen aşk filmi, ne yazık ki benden sadece 5 puan alacak bu sefer. 5/10

Beercholic

The Bad Lieutenant: Port of Call - New Orleans [2009]

Werner Herzog'un yönettiği filmin başrollerinde Nicolas Cage, Val Kilmer ve Eva Mendes var. Uyuşturucu kullanan, kumar oynayan, kadınları hor gören Terence McDonagh tam bir yozlaşmış polis örneğidir. Senegalli beş göçmen öldürüldüğünde, cinayetleri aydınlatma görevi Terence'e verilir ve kendi takniklerini ve bakış açısını kullanarak bunu çözmesi istenmektedir.

İlginç bir film olmuş, aslında nereden baktığınıza bağlı olarak beyenip, beyenmeme şansına sahipsiniz.

Filmin başlangıcı ilginç.Sanırsam bir hapishanede başlıyor ve su burası su basmış bir hapishane.Orada bir sahne gösteriyorlar.En son Cage suya atlarken bitiyor.İşte asıl soru, ve asla cevabı çıkmayan bir soru?Niye atlıyor, ve sora belinin niye sakatlandıüı hakkında hiçbişey göstermiyorlar.Şöyle bişey, filmde belden rahatsız oldugunu görebiliyorsunuz, ara ara belini tutuyor vb şeyler ama öyle sahneler warki, hani beli o derece sakat olan biri yapamaz.

Bunun dışında araya amatör kamera çekimleri koymuşlar.Bildiğiniz el kamerasıyla titreştire titreştire çekimler koymuşlar ki ilginç olmuş hani, normalde böyle bir filmden beklenmeyen bişey..

Filmin diğer ilginç bir yani güldürüyor olması, ama filmin kendisinden değil...Öyle aptal bazı sahneler varki, filmden bağımsız olarak sadece aptallıklara gülerek eğlenebiliyorsunuz.Filmin akışını darmadağın etmiş ve çok gerekesiz, soradan oraya yerleştirilmiş gibi durmuş.Tabi bunun yanında 2 saat olan süreyi anlamakta zorluk çekmiyorsunuz...

Bunun dışında daha öncelerde bahsettiğim kamera çekimleri ve senaryonun gereksiz parçalarını silecek olursak güzel film olmuş.Bunun hemen ardından oyunculardan bahsetmek gerekirse.Son zamanlarda Cage'in ne tarz gereksiz filmlerde oynadığını gördük ve hepsi birbirinden rezaletti.Ghost Rider, Bangkok Dangerous, Next, The Wicker Man hepsi tam bir felaketti.Bunlardan aldıgı parayı düşünürsek tam bir kara delik rolündeydi.Bu film son zamanların en iyisi ve kendisini biraz daha buldugunu düşündüğüm filmlerinden biri.Biraz daha seçerek oynasa keşke, her buldugu filde boy göstermese daha iyi olacak gibi.

Cage in dışında Eva ablamız ve V.Kilmer'ı görüyorsunuz.Ayrıca süpriz olarak karşımıza Xzibit çıkıyor...Film zaten Cage'in üzerine kuruldugundan dolayı diğer roller hakkında fazla bir gözlem yada yorum yapamıyorum ne yazık ki..Bütün film cage den oluşmuş 2 saatin 1 saat 45 dakikasında zaten ekranda, biraz fazla gelmiş...

Sonuç olarak, yer yer güldüren, konusu yerinde, biraz dağınık senaryolu ilginç bir film olmuş.N.Cage hayranları bu filmi zaten kaçırmaz.Notum 10/7..Sınıfta kalma sınırında bir film daha...

UnjustLucifer

6.12.2009

Beyond a Reasonable Doubt [2009]

Etrafta dolaşana kadar bunun Fritz Langin Beyond a Reasonable Doubt (1956) (film noir akımı) filminin yeniden çevrilmesi olduğunu bilmiyordum.

Politikaya atılıp, valiliğe adaylığını koymayı düşünen, ünlü, başarılı, hırslı ve gereğinden fazla mükemmel bir bölge savcısı ve onun davalarını ve geçmişini araştıran çaylak bir gazeteci ve bunların arasında kalan genç, güzel savcı asistanı...Bakalım kedi fare oyunu nasıl sonuçlanacak?

Hemen filme girişelim.Değişik bişeyler bulurum belki diye izlemek istedim, ama nerden bilim klişelerden halen kurtulamadıklarını?

Senaryo olarak bakılcak olursak aslında diğer kedi fare oyunlarından biraz farklılaşıyor.Kesin ve net bişey söyleyemiyorum çünkü daha önce böyle bişey izledim mi, izlemedim mi tam olarak hatırlamıyorum, ama sanırsam izlemedim.Bölge savcısının oyunlarını açığa çıkartmaya çalışan bir muhabirimiz var ve daha sonra, kendisini tam olarak mahvediyor.Filmin sonunu söylemek tabiki burada olmaz ama şaşıracağınız bir senaryo yok burada peşin olarak söyleyim.

Filmin başlangıcı çok sıkıcı.İlk 30 dakikadan sonra başlıyor herşey ve sizde zaten o zaman netleştirebiliyorsunuz bunun ne hakkında oldugunu.Başlarda karakterleri felan tanıyorsunuz ama hikaye adına vaad edilen hiçbişey yok.Gayet normal gibi gözüken insanların, normal hayatlarının anlatıldıgını varsayıyorsunuz ve devam ediyorsunuz.

Bunların dışında dikkat çeken birkaç bişey var filmde.

Buradan sonrası ağır spoiler içerir!!!

Şimdi, sizin çok önemli bir kanıtınız var tamam mı? Bunu saklamanız gerekiyor nereye saklarsınız? Eve mi ? hahahaha çok komik demi? sen hayati önemde olan bir kanıtı nasıl evde saklarsın?Bunun dışında saklayacağın yer senin yanın olmalı? Bankaya kanıt mı saklanır hemde dava günü alınmak üzere? Heralde şaka felan yapıyor olmanız gerekiyor.Sen gerekçeğini bile bile neden kanıtı yanında taşımıyorsun? Filmin akışını değiştiren bir nokta...

Filmin sonunda da yolunda gitmeyen bişeyler var.Filmin 30-45 dakikasını izletsek birilerine, sora son 10 dakikasını izletsek, izleyen kişiler filmin sonu hakkında söyleyecekleri şey '' oyuncular aynı, son bu filme mi ait? '' diye sorarlar...Olayları bir anda çözmüş bitirmişler.Bizim polisin nasıl olaylar hakkında bilgi edindiği, oraya nasıl geldiği hakkında hiçbir kanıt yok..

Oyunculara gelirsek, Douglas baya yaşlanmış artık bunun farkına vardım.Jesse Metcalfe ve Amber Tamblyn oynuyor.Metcalfe'i john Tucker dan tanıdığımı söyleyim.Oradada orta üstü bir performans göstermişti.Bu filmde bütün yükü Douglas'a yıkmışlar gibi bişey olmuş.Oyunculuklar gitmiyor, gereken verilmemiş.Hani beğenmemiş gibi konusuyor yada yazıyor olabilirim senaryoyu ama aslında güzel.Normal bir seyirci bu filmi izledikten sonra, özellikle olmayan sonuna! rağmen bile beğenebilir.Son dediğimiz yerin, aslında son olmadığını anladığımız filmler nedense hep ilginç gelir!

Notum 10/7..Klasik olarak 7 barajına takılan bir film daha.Bunun gibi binlerce hollywood yapımı var, buda onlardan biri.İzlemenizi tavsiye ediyorum, eve güzel zaman geçirtiyor.Klasik kedi fare oyunu gibi...

UnjustLucifer

29.11.2009

The Ugly Truth [2009]

Hahah izlemek gerçekten çok zevkliydi.Herşeyi bir kenara bırakıyorum.Aşk filmlerini sevmem, butler; eh işte, senaryo, konu...Önemli olan ve bu filmin başına oturduğumda bana vermesini istediğim şey eğlenceydi.Nasıl siz Cem Yılmaz'a gidince ağlamaya değilde gülmeye gidiyorsunuz, buda onun gibi bişey işte.

Abby, bekârlığı dışında her soruna anında çözüm bulabilen bir TV programı yapımcısıdır. Reytingleri düşüş gösterince, işe yeni alınmış Mike’la ekip olmak zorunda kalır. Erkekler hakkında ipuçları vermekte olan bölümünün reytinglerdeki ani artışı, Mike’ın yerini garantiler. Abby, bekâr komşusu Colin’le tanıştığında ise doğru hamleleri yapmak için Mike’ın görüşlerine ihtiyacı olduğunu anlar.

Film gerçekten bazı ilginç noktalara değinmiş romantik bir komedi olmasının dışında.Hazır bahsetmişken buraya klasik bir biçimde, sonu belliydi..Önce zıtlaşma-yakınlaşma-öpüşme-sevişme oldu tarzında yazılması gerekenleri yazmak istemiyorum.Onları siz boşluklara koyarsınız artık.

Filmde biraz fazlaca argo kullanılmış kabul etmek zorundayız.Daha fenasını söylemek istiyorum.Posterine baktığınız zaman yada filmin tanıtımına baktığımız zaman hiç bu sözler içerdiğini anlamıyorsunuz.Hani kardeşinizi alıp gittiyseniz yada kız arkadaşınızı alıp gittiyseniz biraz zorluk çıkartabilir.Aslında bana göre hava hoş, bence filme normalin dışında bir hava katmış ama izleyenler pek öyle demiyorlar sanırsam;

filmi daha anca seyeredebildik. genel kanaatimize göre film genel örf adet ve geleneklerimize uygun olmayan söz davranış ve hareketlerle bezenmiş olsada filmi beğendik.

Bu yorum hakkında, yorum yapmadan direk geçiyorum ama çok komiğime gittiğinden dolayı buraya yazmak istedim.

Söylenmesi gereken fazla bişey kalmadı.Gerard Butler çok yönlü bir oyuncu gibi duruyor ama olmuyor arkadaşım.Ben nasıl Jim Carry'i ciddi bir mafya babası filminde görmek istemiyorsam yada Al Pacino'yu şakrabanlık yaparken, Butler'a da bu tür roller gitmiyor.P.S I Love You da olmamıştı buda olmamış.Kendisi çok iyi oynamış kabul ediyorum, mimikler, konusmalar ve hareketler süper tamam ama eksik bişeyler var.Bu tür roller için biraz fazla sert mi kalıyor demek gerekiyor?Mesela The Gamer süperdi.Tam onun gibi bir adamın oynayabilceği tarz rollerdi yada meşhur 300 yada RocknRolla tamam dı ama bu tarz olmuyor..

Fazlaca argo içerdiğinden hani izlemeden önce düşünün.Eğer adet ve örf (ehehe) lerinize uygun olmadığını düşünüyorsanız izlemeyin, ama 1 saat 35 dakkayı su gibi akıtmak istiyorsanız mutlaka izleyin, eğlence garantisi benden.. 10/6.5

UnjustLucifer

27.11.2009

Güneşi Gördüm [2009]

Son yılların en çok tartışılan türk filmini izleyeceğimi düşünüyordum ve aynen öyle olmuş.Ne ararsanız bulursunuz bu filmde.Kendinizi bulursunuz, düşüncelerinizi, bakış açılarınızı, inançlarını kısacası herşeyi bulabilirsiniz.Evrensel bir film yapmışlar demek isterdim ama evrensele hangi açıdan baktığına göre değişceğinden işte orası biraz sorgulanır.Aslında yazılması gereken inanılmaz çok şey var, ben bunların bir kısmını yazmak istiyorum.Bunu artık bir film kritiği olarak değil, karşılıklı bir sohbet olarak değerlendirebilirsiniz.

Nereden başlayacağımı bile bilmiyorum.Herkezin erkek oğlan istemesi ama daha sonra oğlanların ne yapacağını bilmemesi gerçekten çok ilginç gibi geliyor başta ama işte öyle değil.Bunun gibi örnek o kadar fazla var ki aslında.Ya asker olacaklar yada terörist.En güzel örneklerinden biri bi filmdeydi ve oradaki sahne gerçekten bitiriciydi.

Savaşta karşılaşırsak ne olcak?Sen öldürürsen terörist,ben öldürürsem şehit olacaksın..

Daha sonralarında savaş oluyor ve aile 2 ye bölünüyor.Bir kısmı yurtdışına giderken diğer kısım istanbul'a göç ediyor ve kendi yaşamlarını kurmaya çalışıyorlar.

Konuyu dağıtmadan ilerlemeye çalışalım.Yurdışına giden kısmın ne kadar daha insan gibi muamele gördüğünü izlediniz.Oradaki sağlık hizmetinin nasıl işlediğini, devletin nasıl işsiz olanın bile arkasında durduğunu, tedavinin nasıl yapıldığını yada sistemin nasıl işlediğini gördünüz.İstanbuldaki kısma bakıldıgında ise hayatın o aileye acıdan başka bişey getirmediğini izledik.

İlgi çekici şeylerin başında travesti muhabbeti geliyor.Geri kafalı bir halk olduğumuzdan dolayı halen töreyle yatıp töreyle kalkıyoruz ve bunu benimsiyoruz.Fazla derinlere girmeden ben sinemasal olarak bakmak istiyorum.Travesti sahnesi gerçekten çok gereksiz bir sahneydi ve gereksiz yere ayrıntı verdikçe vermişler.Tamam orada anlatılmak istenen empoze edilebilir, koyulabilir ama her ayrıntısını, ne yaptığını, travesti evlerini görmek zorunda değildik.Asıl amaç türkiye gerçeklerini göstermek olsa bile bu biraz fazla gereksiz olmuş.

Çamaşır makinası ise inanılmaz yürek burkucu bir sahneydi benim adıma.Alışmamış yerde don durmaz diye çok doğru bir söz vardır.Bununla alakası ise, adamlar hayatları boyunca elle çamaşır yıkamışlar, sen oraya çamaşır makinesi alırsan tabiki böyle şeylerde olur.E sen zaten akraba evliliği yapmışsın, cocugun özürlü, kör dedeyle onları evde yanlız bırak ve git..Inanılmaz şeyler ama işte bunların gerçekten oluyor olması daha da bir inanılmaz kılıyor herşeyi.

Mahsun Kırmızıgül mesaj vermek istemiş.Filmin son sahnesinde zaten söylenenler onun birebir kendi fikirleri ve bir o kadar doğru.Devlete sövme kısmına kadar varmış ve bencede süper yapmış.Hazır mahsunla başlamışken devam edelim, filme bazıları kıt,alıştık senaryo,acınası senaryo,abartı vb yakıştırmalar yaptılar ama bunların hepsinin birer gerçek olduğunu göremeyecek kadar kıt insanlar var tabi türkiyede.Bu gerçekleri kabullenmeyen, filmde anlatılmak istenenin tersine inanlar olduğu gibi, tabiki olabilir bunlar ama filme sanatsal açıdan bakmak gerekiyor, verdiği mesajları almak gerekiyor.Ben vermek istediği sosyal mesajların amacına ulaştığını düşünüyorum.

Oyuncu kadrosunu tek tek saymak gerekirse buraya bir 3-4 paragraf felan daha açmam gerekiyor, ben toptan olarak söyleyim.Normalde yönetmenin oyuncu olması niyeyse bana hep garip gelmektedir.Bunun en iyi örneği sanırsam C.Eastwood abimizdir.Mahsun da böyle bişey denemiş ve bence inanılmaz başarılı olmuş.Yönetmenliğinin yanında oyuncu olarakda inanılmaz sağlam durmuş.Duygu gerektiren sahnelerdeki mimikleri inanılmazdı, tabi bunun yanında diğerlerinin katkısı inanılmazdı.Baya zor çekimler yaptıklarını düşünüyorum, çünkü ortalıkta baya fazla cocuk var ve hepsiyle teker teker uğraşmak zorunda kalmışlardır elbette.

Baya uzun bir yazının sonuna geliyorum.Filmi, film olarak toparlamak istiyorum.Travesti sahnesinin üstüne neden bu kadar fazla düşüp, filmi onunla birlikte bitirdiler anlamadım.Hani türkiyenin en büyük problemi eşcinsellik felan mı demeye getirdiler yoksa!Çamaşır makinesi sahnesini bir yere not ederek devam ediyorum.Yurtdışına kaçak olarak çıkmalarından bahsetmedik ama gerçekten onlar insna değil, hayvan taşıyorlar!Çok düşündürücü bir laf oldu bu!Yurdışı hakkında söylenenlerin hepsine katılıyorum.Kişisel olarak benim tercihimde bu yönde olacaktır ülke böyle devam ettiği sürece...Bunların dışında bazı yerlerde filmin gereğinden fazla zorlandığı kanısına kapıldım.Travestilere karşı oldugum yada böyle bir nefret olarak algılanmasın ama hani objektif bakmak zorundayız.O sahnelerin kapladığı süreyi bir düşünelim ve çıktıktan sonraki süreyi bir daha düşünelim.Senaryonun zorlanma kısmı bence orası ve bitiş de bununla aynı kapsama giriyor.

Notum 10/8.5 olucak.Bu zamana kadar izlediğim en iyi 3 türk filminden biri oldu.Gerçekleri olduğu gibi tüm çıplaklığıyla yansıtması beni benden aldı götürdü zaten.İzlenmesi gerekiyor, mutlaka izlenmesi gereken inanılmaz bir film olmuş.

UnjustLucifer

26.11.2009

Sunshine Cleaning [2008]

Son zamanlarda gene ne bulursam izleme hastalığına kapıldım ve bu sefer rezalet bir malzeme var elimde.Film gençliklerinde amigo olan hatunların 30 larına geldiğinde evi geçindirme çabaları üzerine.Evli olan sevgilisinin! tavsiyesi üzerine cinayet yeri temizlemeye başlarlar ve iyide para kazanırlar ama daha sonra temizleme gittiği bir evi kız kardeşinin yakmasından sora işler biraz karışır ve film başa döner?

Yukarıda bol bol devrik cümle ve anlamsız bir betimleme kullandım.Çünkü film bunu hak ediyor.Cidden.Şu son 3-4 ayda neler izledim diye hatırlamaya çalıştım ( hatırlamam imkansız biliyorum!) ama bunun kadar boş bir film izlememişimdir.1 saat 23 dakikada sen ne anlatabilirsin yada nasıl bir senaryo yapabilirsin ki zaten.

Bir kere olay yeri temizlemsinde olmayacak şeyler oluyor.Siz hiç olay mahallinde parmak gördünüz mü ya?Bir kere o kanıttır ya, nasıl oldugu gibi lavaboda bırakabilir polisler onu.Hayatımda görmedim, hiçbir filmdede izlemedim ben böyle bişey.Aynı şekilde kurbanın yada katilin bütün özel eşyaları toplanmaz mı ? İşte asıl toplanmazsa böyle filmlere senaryo olur malzeme olur.

Bir senaryo var gibi geliyor başta, bişeyler olacak evet gelişmeler oluyor ama filmin son 20 dakikasında resmen olaylan spontene bir şekilde gelişiyor.Yönetmen heralde evine gitmiş ve oyunculara bu filmi siz bitirin sora bana haber verin şeklinde bir direktif felan vermiş olması lazım.Sonu çok açık bırakmışlar.Arkadaşım siz zaten işi batırdınız, bitti yandı kül oldu, nasıl bir daha aynı şeyi yaparsınız ya?Böyle bir son olabilir mi ?

Steve Zahn'ı nerden tanıyorum diye düşündüm ve buldum.Daha sinemalara gelmemiş olan, başrolü M.Jovovic ile paylaştıkları A perfect Gateway filminden hatırlıyorum.Oradada iğrençti, buradada evlatlık olarak durmuş.Rol vermişler, hadi bari biraz katkı yapim diye oynamış.Emily Blunt'a olan hayranlığımı ve hatunun çok hoş oldugunu belirtmeden geçmek istemiyorum, onun dışında zaten totalde 5 kişinin etrafında dönen bir film..

Sakın izlemeyin, sinemaya gitmeyin, dvd sini felan almayın.Notum 10/4..1 saat 23 dakikam boşuna gitti, şu her bulduğumu izleme hastalığından biran önce kurtulmak zorundayım..

UnjustLucifer

Nefes: Vatan Sağolsun [2009]

Aslında fazla milliyetçi değilimdir. Hani bazı kesimin aşırı milliyetçiliğini düşünürsek ben onların yanında gavur gibi kalırım belki. Hoş o aşırı milliyetçilerin çoğunun da ne kadar samimi olduğunu biliyoruz, neyse. Epey beklettiler, heveslendirdiler bu film için Türk insanını. Sonunda geldi sinemaya, bayağı oldu çıkalı. Biz de gidelim bakalım, neymiş ne değilmiş görelim dedik.

Güneydoğu'da, Irak sınırına yakın bir yerde, 2365 metre yüksekliğindeki Karabal tepesinde, bir istasyonu korumakla görevli bir yüzbaşı ve onun 40 askerini konu alan bir film bu. Savaşta arkadaşların senden önce gelir. Önce arkadaşlarını korursun, sonra kendini. Ancak vatan hepsinden önce gelir. Vatanı korumak, o istasyonu korumak uğruna canını feda etmelisin. Her daim tetikte olmalısın, kimseyi düşünmemelisin, uyumamalısın, yememelisin, içmemelisin. Sen oradasın artık, o istasyondan, düşmanından başka kimseyi düşünemezsin, düşünmemelisin.

Yüzbaşı Mete'de (Mete Horozoğlu) tam böyle bir adam işte. Ülkesi uğruna gözünü kırpmadan herşeyi yapabilecek bir asker! Komutasındaki 40 askere de bunları aşılıyor. Zamanında en yakın arkadaşını bir çatışmada kaybetmiş. Artık kaybedecek bir şeyi kalmamışçasına bütün askerlere tecrübelerini aşılıyor ve kimselerin olmadığı, bu ıssız tepedeki bir grup Türk askerinin hayatı anlatılıyor 130 dakika boyunca.

Film bir içtima sahnesi ile başlıyor. Kanınızı donduracak bir içtima sahnesiyle. Ve direk sizi içine hapsediyor. Film boyunca kendinizi o askerlerden biriymiş gibi hissediyorsunuz. Yani fazla milliyetçi olmayan ben bile böyle hissettim. İnandırıcılığın arttırılması için oyuncularla, aylarca özel olarak çalışılmış, ki yararlı da olmuş. Sırıtan yok. Özellikle Mete Horozoğlu'na ayrı bir parantez açmak lazım. Şu rolüyle kesinlikle Türk Sinema Tarihi'nin en iyi oyunculuklarına ilk 5'ten girer. Filmi almış götürmüş diyebiliriz. Her ne kadar sert bir rol üstlense de filmde, aslında içinde onlarca yara var. Yıllardır sevdiğinden uzak, en yakın arkadaşını bir çatışmada kaybetmiş. Bu inişli çıkışlı karakteri çok güzel oynamış, çok inandırıcı oynamış Mete Horozoğlu, hakkını vermek lazım.

Sinematografi olarak iyi, müzik olarak iyi. Kaliteli bir film. Yer yer sıkmasına rağmen, yer yer de film başındaki içtima sahnesi gibi derinden etkileyen, belki vuran sahneler var. Bunların zamanlamaları iyi ayarlanmış. Mesela tam uyuyacak gibi oluyorsunuz bir anda sürpriz birşey oluyor. Bu iyi zamanlama sayesinde filmi pür dikkat izliyorsunuz. Burada da ilk uzun metraj filmini çeken Levent Semerci'yi kutlamak gerek.

Hiç bir zaman savaşan insanların ruh halini tam anlamıyla anlayamayacak olsak da, buna en yaklaştığımız Türk filmlerinden biri olmuş Nefes. Sadece son çatışma sahnesinde büyük bir karışıklık var, ya da bana öyle geldi. Film hakkındaki tek olumsuz eleştirim bu olacak. Çok karanlık olmuş, kimin ne yaptığını fark edemiyoruz. Kimin ne konuştuğunu ise hiç fark edemiyoruz. Ama şöyle düşündüm, yönetmen o esnada, savaş esnasında bize askerlerin nasıl bir halde savaştıklarını, kimsenin kimseyi görmediğini, duymadığını gösteriyor olabilir. Çünkü o kadar hazırlıksız yakalanıyorlar ki -eheh spoiler- bir anda kendilerini saldırının içinde buluyorlar.

Sonuç olarak kaliteli bir Türk yapımı Nefes. Askerliğini yapmış olup da bu filmi izleyenler, anı tazeleyecek. Asker sevgilisi olan bayanlar, onları çok daha iyi anlayabilecek ve askerliğini yapmamış -benim gibi- erkekler de hafiften tırsacak. Ha, şu en başta değindiğim milliyetçi arkadaşlardan da, gerçekten milliyetçi olanlar askere bir an önce gitmek için can atacak. Asker oğul sahibi ebeveynler ise pek tabii ki ağlayacak. Spoiler: Son sahnedeki "Götür beni gittiğin yere" şarkısına ayrıca dikkat! 10/8

Beercholic

25.11.2009

One Hour Photo [2002]

Blogta son yazılan filmler belli, isimleri oyuncuları felan belli.Ben kusursuzu aramıyorum ama zevk veren filmleri tercih ederim herzaman.Son zamanlarda izlediğim en ''komple'' filmdi.En iyisi demiyorum, mükemmel, kusursuz demiyorum, sadece en komple film olanıydı.Nedenlerini açıklamaya çalışayim;

Bir fotografçımız var, yıllardır bu işi yapıyor ve insanların fotolarını basıyor.Tek sorun takıntılı olması.Sevimli bir aileye aşırı derecede takıntısı var.Bu takıntısı evin erkeği Will'e karşı olan takıntısından kaynaklanıyor.Elindekileri hak etmediğini düşünüyor ve iş biraz daha normal seyrinden çıkarak thriller tarzına dönüyor...

Filmi açtığınız andan son ana kadar film sizi götürüyor zaten.Bu sefer kendime ters bişey yapıp, film hakkında internette yazılanları okuduktan sonra izlemeye başladım.Herkez filmin akmadığını, çok yawaş ve sıkıcı oldugundan bahsetmişler.Sanırsam ben bu insanlarla aynı filmi izlemedim,onlar artık ne izlediler bilemiyorum.Olaylar yavaş yavaş gelişiyor.Tamam kabul ediyorum, normal seyir çok çabuk değişiyor ve siz o değişime bir anda adapte olamıyorsunuz.Normal seyirde giderken filmde ufak bir kopma noktası var.Neyse ki kayıp sadece bir 5 dakika ile sınırlı kalıyor ve siz filmin keyfini yaşamaya devam ediyorsunuz.

Fotocumuzun ruh halini inanılmaz yansıtmışlar.Tabi bu konuyu açmışken önce R.Williams'a değinmek gerekiyor.Bana bir oyuncu söyleyin, süper oyunculuk kalitesi olsun ama filmleri gereken ilgiyi görememiş olsun desem, Williams bu isimlerin başında gelir bence.Jumanji, The fisher King, Cut gibi filmlerde inanılmaz roller yapmış ama bence gereken ilgiyi görememişti.İşte bu filmde onlardan biri.Kendi dünyasında, sadece işine konsantre gibi gözüken bir adamdan bahsediyoruz.İşini kusursuz olarak yapmaya çalışıyor.Ama biraz takıntılı aynen yukarıda bahsettiğim gibi.Bir ailenin sürekli resimlerini basıyor ama yolunda gitmeyen bişeylerin oldugunun oda farkında ve işte kovulmasıyla buna bir son vermeye kararlı.Zaten işte kovulmasıyla beraber film ve Williams başka bir boyuta geçiyor ve kendi üstüne koyarak ilerliyor.

Çok ilginç şekilde filmdeki resimlerden bahsetmek istiyorum sizlere.Mavi ve tonlarının kullanıldığı, yeryer açık kahverengine dönen, ama ağırlıklı olarak bu 2 renkten bahsedebilceğimiz bir film.Filmlerde normalde renk tonlarının uyumunu aramak hani artık bulupta kıllısını istemek gibi bişey, ama göze o kadar hoş geliyorki.SY'nin çalıştığı mekanların tamamında açık renkler, ailemizin oldugu sahnelerde ise çoğunlukla kahverengi ve birz daha koyu tonların kullanılması inanılmaz olmuş.Göze gerçekten hoş geliyor, göze sokulmamış ama izleyiciden farkedilmesi istenmiş.

Bunun dışında koca filmde sorgulanması gereken bir tane, evet sadece 1 tane ayrıntı sunmak istiyorum sizlere.Normalde kırık olan araba camının 1 sahnede bir anda normale dönmesinin dışında, neden sadece foto dan sorumlu olan bir çalışanda, bıçak dolabının anahtarı olur ki.Biraz saçma gelmedi mi size de?

Gereksiz şiddetden uzak, gereksiz dialoglardan uzak bir film izledim.Williams'ın muhteşem oyunculuğu; başlarda sakin olan ve daha sonlar olaylar geliştikçe sakinliğinin arkasına konusma tarzıyla beraber nefretini saklayan ve daha sonra sadece, her normal insanın yapabilceği kalitede bir plan kurarak, işleri yoluna koyma çabası gerçekten süperdi.Kendisini bir kere daha alkışlıyorum.Filmin sonuda mükemmel bitmiş.Biraz düşündürücü bittiğini söyleyebilirim lakin alakayı kuramamış olma olasılığınızda var ama en azından burada bile klişeden kaçılmış.Tam bitmesi gereken yerde bitmiş, gereksiz uzatmalara gitmemişler.

İzlemeniz gereken bir film.Klişe olmayan bir konu, süper bir oyunculuk, inanılmaz renk uyumu ve mekanlar.Notum 10/7.5

UnjustLucifer

24.11.2009

Gemide [1999]

Güzel bir türk filmi daha geride kaldı.1999 yılında yapılmış, senelerdir arşivde duruyor ve izlenmeyi bekliyordu.Kısmet bugüne geldi ve izlencek bişeyler ararken dosyasını kazayle açtım.İzledim...

Bir kum kosterinin personeli ve kaptanının başından geçen ilginç bir olay.Dışardan bakıldıgında gerçekten ilginç bir olay gibi geliyor ve aynı zamanda Türkiye'nin çarpık yapısına eleştiri getiren bir film.''aynı zamanda'' diye başlayan kısmı kopyaladım, benim düşüncem değil.Kopyaladım çünkü burada bulunmasını istedim.

Personelden bir tanesi yemek almaya gönderilir.Daha sonra paraları çaldırdım diye gemiye geri döner ve ekip olarak parayı almaya giderler.Tam bu sırada denk gele bir gruba ''onlardı'' diye saldırılır.Paraları alınır ve yanlarındaki kıza el konur.Gemiye gelir gelmez tayfadan 2 si kıza asılırlar ve üstünden geçmeye başlarlar.Olaylar buradan sora daha da büyür ve içinden çıkılmaz bir hal alır....

Merak edilenlerle başlamak istiyorum.Film 1999 yılında çekilmiş, o zamanlarda ben 11 yaşında oldugumdan dolayı böyle bir şansım yoktu tabi ama merak ettim, gerçekten sürekli aynı ''adam üstte, kadın altta, bluzundan göğüslerini ellediği bölüm'' sahne gösterilen; kahve,bira çay içerek insanların bir ''kahvehane'' düzeninde izlediği halka açık yerler var mıydı?Çok merak ettim?

Filme tekrar geri dönersek, dialoglar inanılmaz güzeldi.Bazıları küfürün çok gereksiz olduğunu utandıkları felan söylemişler ama filmi zaten doğal yapan bunlar.Daha geçenlerde bir yerde okudum '' Şafak Sezer'' in filmleri neden kaynağını küfürden alıyor gibilerinden.Bu filmde bu kadar rahatsız edici bişey yok.Gayet güzel dokundurmalar yapılırken küfürler kullanılmış.Hele filmin 2.cd sinin ortalarına doğru bir dialog var, sansürsüz olarak buraya yazmak isterdim ama filmin en can alıcı noktalarından biri ne yazık ki, ve yazamıyorum.

Serdar Akar iyi bir yönetmen.Barda, KV Irak, Dar alanda kısa paslaşmalar gibi filmler çıkmıştır.Yaşanmış gerçek bir hikaye olan Barda filmide türk sinema tarihinin başyapıtlarından biridir.

Kendi filmimize dönecek olursak, filmi beğendim? Niye beğendim, türk sinemasında bence aranması gereken en önemli ögelerden biri doğallık.Gerek konusmalar, gerek oyuncuların davranışları doğal olmalı ve bu filmde bunu buluyorsunuz.Konuda çoğunuza ilginç gelebilir ama açıkçası bana fazla ilginç gelmedi.Bu kadar abazanın arasına düşüyorsan hayatta kaldığına dua et denilebilir.Türkiyede gerçek işte bu, böyle bir kızın yaşama oranını eğer tartışmaya açarsak, açtığımız tartışmadan daha fazla tartışma çıkar orasıda ayrı mesele..

Erken Can inanılmazdı.Fark ettim ki kendisinin oynadığı az film izlemişim, zaman buldukça biraz daha fazla zaman ayırmak isterim kendisine, gerçekten çok etkileyici bir rol oynamış ve gerçekten tek kelimeyle kusursuzdu.

Filme 10/8 gibi normalde yüksek bir not veriyorum.Türk sineması olması, eserin böyle etkileyici ve sıkmaması diğer artı yanları.Eski bir film diye geçmeyin, mutlaka izleyin.

UnjustLucifer

Nine [2009]

İşte beklediğim film geliyor.Beklememin nedeni sinema tarihinin en özel ve elite oyuncularından biri olan Daniel Day-Lewis'in de bu filmde olacak olması.Bunun yanında inanılmaz tatlı hatunlardan oluşan bir kadrosu var, ağzımın suyunu sildikten sora hemen size bu kadroyu yazim;

Penélope Cruz ... Carla
Nicole Kidman ... Claudia
Marion Cotillard ... Luisa Contini
Stacy Ferguson ... Saraghina (as Fergie)
Kate Hudson ... Stephanie

Düz mantık olarak bakıyorum.Bir seyirci olarak ekran karşısında DDL'i izlediyseniz ve herhangi bir filmi için, at çöpe gereksiz olmuş demediyseniz, bu filmden de beklentilerinizi yüksek tutabilirsiniz.O oynuyorsa, mutlaka tutacak bir filmdir diyorum ve beklemeye başlıyorum.

Türkiyeye gelişi yazmıyor ama 25 December 2009 for USA dediğine göre yakında DVDRip ini internette bulabiliriz.

23.11.2009

Mulholland DR. [2001]

Bir başkasının hayatını yaşıyor olmamız mümkün mü?

David Lynch, önemsiz görünen ayrıntıları filmin çoğu karesine serperek bir "kelebek etkisi" yaratıyor ve hayatlarımızın bence kısa bir özetini sunuyor... Hiç önemsemediğiniz küçük şeylerin, aslında ne kadar da gizemli ve büyük olduğunu farkettiğiniz oldu mu?

Mulholland Dr.; yolda yürürken omuzumuzu çarptığımız ve özür dilemeden geçtiğimiz bir yabancıyı anlatıyor. Kendimizi! Her zaman her insanın kendisine ait bir yaşamının olduğunu düşünürdüm. Ancak farkettim ki öyle değil; ne kadar farklı yollardan geçersek geçelim, her birimiz aynı çıkmaza ulaşıyoruz. Bazen ölüm o kadar erken geliyor ki, öldüğümüzü bilmiyoruz ( The Sixth Sense ). Bazen kendimiz ile o kadar çok yabancılaşıyoruz ki; kim olduğumuzu unutuyor; geçmişin kırıntılarında bir yabancının hayatını yaşıyoruz ( Memento ). Bazen ise yaşamın kendisine karşı verdiğimiz anlamsız savaş; bizi hiç rüzgar esmeyen bir yere götürüyor ( The Thin Red Line ).

David Lynch; hem yazıp hem yönettiği bu eşsiz eserinde aslında birçok filmde ve öyküde anlatılmak isteneni; bir arada sunuyor bize; hem de mükemmel bir kadro ile!
Baş rollerini Naomi Watts ve Laura Harring'in paylaştığı bu eser; aynı zamanda usta bir oyuncu olan Justin Theroux'a da ev sahipliği yapıyor.

Öyle bir film hayaledin ki; en küçük rol bile büyük bir oyunculukla büyütülmüş olsun!
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; hiçbir David Lynch filmi; baştan sona akılda kalmaz. Çünkü bu filmlerin tümü ayrıntılar üzerine kuruludur ve insan beyni algılama zorluğu yaşar.Şahsen üç kez izlediğim bu filme dair hatırladığım tekşey girişi; gelişmeden bir kesiti ve çarpıcı sonu!

Film; Düşler Şehri Hollywood'un kabusvari bir gecesinde; depresif bir çekim ve çaresizlik içinde başlıyor. Rita, az sonra başına nelerin geleceğinden habersiz; bir aracın içerisinde; arka koltukta oturmakta... Gecenin karanlığında araç; birden duruyor. Rita, kendisine doğrultulan silah karşısında şaşırıyor; ancak bunun olabileceğini tahmin etmişe benziyor... Herşey, birkaç saniye içerisinde değişiyor. Rita; muhtemelen öldürülecekti ancak arabada kendisine silah doğrultulduğu sırada; arabaya sarhoş ve zengin gençlere ait başka bir arabanın çarpması sonucu; işler lehine döndü. Yoksa, alehine mi? Kazadan kurtulan Rita; hafıza kaybı yaşar. Oldukça açtır, korkmuştur, ancak bir o kadar da şaşkındır. Çünkü hatırladığı tek şey, öldürülmek istendiğidir. Kalburüstü bir kesimin ikamet ettiği o bölgeye ulaşır ve "o" eve girer. "O" ev, hayatımızda kaçtığımız çoğu şeyin ardından; ya da bir anlık karar ile sığındığımız farklı bir bedenden başkası değildir aslında...

Ardından, Rita'nın lüks ve sosyetik hayatının tam tersine; doğal bir suretle, sıcak bir şive ve beklenmedik bir nezaketle karşımıza Betty çıkar. Betty; taşradan gelme genç ve güzel bir kızdır. İstediği tek şey, teyzesi gibi Hollywood'a dahil olmaktır. O yüzden onun ikamet ettiği bu Düşler Şehri'ne gelir ve geçici bir süre ile boş olan eve yerleşir. Çocukluk düşlerine ve gençlik arzularına yaklaşmıştır artık. Önünde sadece birkaç seçme vardır. Ardından; yıldız haritasındaki yerini alacaktır. Betty, teyzesine ait "o" eve ulaşır ve orada; Rita ile karşılaşır. Zavallıya acır ve bir kaza sonrası oraya sığındığına ikna olur. Otoriteler ve bir başkasını araya sokup; hem başına bela gelebileceğini düşünür ve hayallerine de engel olmaması açısından Rita'ya kendi başına yardım etme kararı alır. Kesişen bu iki hayat, aslında o kadar da farklı değildir. Zaman içinde iki kadının birbirine olan bağlılıkları artmış; beğeni hoşlanmaya, hoşlanma sevgiye, sevgi aşka ve aşk saplantıya dönüşmüştür. Ancak bir sorun vardır ki; Rita, hala kim olduğunu ya da nereden geldiğini hatırlayamamaktadır. O'nun yanında olmaktan mutluluk duyan ve yardımcı olmaya çalışan Betty, farklı yollar denemeye çalışır.

Peki ya Rita'nın geçmişi? Aslında Rita; sadece hayallerinizde görebileceğiniz bir tutku unsurudur. Arzuları için yaşayan, etik ve toplumsal değerlerden yoksun bir kadındır. Anı yaşar ancak geleceğe dair planları içinde çıkar ilişkileri kurmaktan vazgeçmez. Çelişkili hisleri vardır aslında... Öyle ki, yazarak tarif etmek zordur. Dil bilgisini zorlar. Peki kazadan sonra nasıl biri ile karşı karşıyayız; o kişinin tam tersi ve birçok karardan yoksun olanı ile... İkinci Dünya Savaşı'nda esirleri vuran bir subay düşünün; birkaç gün sonra; muharebe devam ederken bu subayın bir patlama sonucu duyma işlevini yitirdiğini hayal edin. Sağır olan bu subay; bir de esir düşsün. Ancak bu sefer; esir olarak düştüğü taraf; onu tedavi edip; zarar vermeden sadece silah altında tutsun. Bu kişiyi öyle çaresiz bir durumda hayal edin ki; yaptıklarından dolayı vicdan azabı çekmeye başlasın; öyle ki; beyni, karanlık geçmişini o patlama ile beraber silmiş olsun. Şimdi o adamın yanına daha onurlu ve iyi bir hayat sürdükten sonra savaşa katılan, ardından talihsiz bir dizi olay sonucu karşı tarafa esir düşmüş bir asker ile hayal edin. Öyle ki sözde kahramanımızın tam tersi etik ve karakteristik yapıya sahip olan bu asker, hem kendini hayatta tutmaya çalışıyor; hem de yanındaki o sağır ve unutulmuş adama umut aşılamaya çalışıyor...
Ve öylesine soğuk bir gece hayaledin ki; iyi askerimiz; bir zamanlar kötü biri olan kötü askerimiz ile oradan kaçmaya çalışıyor. Bulutlu bir gecede çitlerden atlarken peşinden onu sürüklüyor. Bizim kötü karakterimiz ise birden geçmişinden birini varediyor, hemen o anda... En önemli ve hayati bir anın ortasında. O suret yüzünden kuledeki nöbetçiler karanlıktaki silüetlerin farkına varıyor ve ışığı üzerlerine çevirip ateş açmaya başlıyor. İroni bu ya; kötü adam donup kaldığı yerde isabet almaz iken; çitlerin üzerinde ona doğru elini uzatmış iyi adamımız hemen orada ölüveriyor...

Bu garip benzetme, umarım zihnimde çakan şimşeklerin parıltılarını size bir nevi gösterebilmiştir...
Daha fazla ayrıntıya girmeden devam edeyim...
Mavi Küp!
Film bittiğinde kafanızda kalan şeylerden biri de o olacaktır. Mavi Küp; nedir? Neyi sembolize eder?

Sanırım bu; kesin olarak cevabı verilemeyecek bir soru. Bence Mavi Küp; büyük sırdır. Belki de Mulholland DR.'nın ta kendisidir. Kim bilir?
Onun dışında size elimden geldiğince daha fazla "spoiler" yapmadan filmi anlatmaya çalışacağım...

Film, Fire Walk With Me'ye oldukça benziyor ancak David Lynch'in bu filmde yaptıkları ve film boyunca sürdürdüğü o inanılmaz gerilim çizgisi; FWWM'den daha başarılı ve etkileyici. Polis soruşturması, mistik öğeler, gelecekten haber verme, daha derin anlamlar taşıyan ilgisiz sahneler, aşk, aldatma, cinayet, saplantı, tutku, toplumun tabularına atılan tekmeler ve daha sayamayacağım bir sürü etkiye ev sahipliği yapan; olağan üstü bir film!
Gerek "Geceyarısı Tiyatrosu", gerek "Mistik Yaşlı Kahini", gerek karabasanlardan fırlamış olan "Evsizi" olsun film; baştan sona aitlik duygusunu kaybettiren; sadece rüyalarınızda yaşayabileceğiniz kenevir etkisini yaşatan; geceyarınıza daha büyük anlamlar katacak olan eşsiz bir yedinci sanat eseridir. Bu arada, her Lynch filminde (nerede ise) olduğu gibi; gizemli bir yabancımız da var!

Söyleyebileceğim fazla birşey yok aslında ya da çok şey mi var? Mulholland DR'ndan sonra bilmiyorum... Size sadece, sıradışı bir deneyim sunacağını ve kendisini birkaç kez daha izlettikten sonra; asla unutturmayacağını biliyorum. Ayrıca şunu da söyleyebilirim ki; bu film, bakış açınızı değiştirecek... Belki de; sizi!

Dusktime Valkyries

The Limits Of Control [2009]

Yaklaşık olarak 8 senedir sinemaya merakım var, bunun 5 seneside manyak gibi film izleyerek geçtiğini varsayalım.Binlerce (ki 2bin bile olabilir) film izledim ama bu seferkini tamamen ayrı bir yere koymak gerekiyor.Geride izlenmiş olan (varsayım olarak) 1999 filme hiç benzemiyor.

Karşımızda Jim Jarmusch'un yazıp-yönettiği bir film var.Broken Flowers,Year of the Horse,Dead Man ve daha birçok ilginç filmin yönetmeni ve aynı zamanda yazarı.Bu isimle ilk defa dün gece tanışma fırsatı buldum.Çok ilginç bir film izledim ve dün gece filmden sora yazmak istemedim.Aradan biraz zaman geçtikten sonra belki biraz daha oturur herşey diye düşündüm ama tam aksine biraz daha karışmasına yol açtı.

Crime,Thriller diye bizi yedikleri ve nerelerinden uydurduklarını bilmediğim türde oldugunu sandığım film aslında hiçbir kalıba sığmıyor.Dram lada alakası yok, romance desen teğet geçmez.Lone Man dedikleri, aslında tetikçi olan adamın hikayesine benziyor biraz.Bir misyon edinmiş kendisine ve bunu yerine getirmeye başlıyor.Yerine getirmesi için gereken bağlantılarla görüşüyor, farklı mekanlara gidiyor..Konustuğu insanlara kim oldugu bilmiyor ve kendisi asla söylemiyor.Oturduğu mekanlarda 2 ayrı fincanda expresso içiyor ve gelen insanlarla kibrit kutularını değiştiriyor mesaj alış-verişini sağlamak için.

Kadınlardan hoşlanıyor.Bunu otel odasında bir anda çıplak olarak gördüğümüz kadından ve sonralarında ona bakışlarından anlayabiliyorz.Ama işteyken sex yapmıyor, buna tamamen karşı.Cep telefonlarını sevmiyor ve hepsini yok ediyor.Konustuğu her insan ona farklı bir filozofiden bahsediyor.Kimisi atomlardan, kimisi sinemadan ama asla cevap vermiyor, sadece dinlemekle yetiniyor.

Filmde geçen her konusma öylesine, spontene olarak yapılmış bir biçimde gibi.Konusmalar havada kalıyor, konusmanın devamını izleyicinin kendisine tamamlatılmak isteniyor gibi.Filmdeki konusmalardan bahsetmişken, inanılmaz bir sesizlik hakim.Bir Tarantino filmini düşünün, daha sonra bu filmi izleyin.Sadece gerektiği zaman konusan insanlardan bahsediyoruz, hatta daha bile azı.

Merak ettiğim bazı şeyler oldu ve cevap bulamadım.Buluştuğu beyaza yakın ve fazlasıyla klasik giyinmiş olan hatuna ne oldu?Tam köşeyi dönerken onu bir bmwye tıkarlarken gördü ve bir daha ekrana gelmedi kendisi.Acaba politik bir mesele yüzünden mi yoksa; kibrit kutusunda herkez birbirine mesaj verirken, bu hatun elmas vermişti ''kadınlar elmasları sever'' söylemiyle, daha sonra kendisine ne oldu çözemedim orasını.

Bunun dışında neden kitar teli?Orayı büyük olasılıkla kaçırdığımı düşünüyorum.Bir konusma geçiyordu, ufak bir hikayeden alıntı yapıyordu yanlış hatırlamıyorsam adam ve 1 tane gitar teliyle alakalı bişeyler söylüyordu, ben orasını kaçırdığım için sanırsam bana mantıksız geldi.

Bunun dışında herkez neden birbirine "you don't speak Spanish, right?'' diye sorup, bizim karakterin ''no'' demesine rağmen ara ara ispanyolca bişeyler anlatıyorlar burayıda anlamadım.Açık açık belirtmem gerektiğini düşünüyorum.Ama sanırsam bu kısmı anlamayarak fazla büyük bişeyler kaçırmadım.

Buraya kadar bir sürü şeyden bahsettik, asıl zor olan kısma gelmek istiyorum.Biz bu filmden ne anladık?

Kendi kendime türettiğim teorimi yazmak istiyorum.Umarım gerçeğe yaklaşabilmişimdir.Jim Jarmusch kendini dışardaki bir güç olarak empoze ediyor.Hani kontrol eden benim, ama limitleri ben yazarım çizerim der gibilerinden.Dışardaki güç, herşeyi tamamen kontrol edebilir, ama hayalgücünü yada bilinçaltını kontrol edemez.Bu Lone Man dediğimiz adam aslında bizi temsil ediyor.Adam izliyor,çalışıyor, düşünüyor herşeyi yapıyor.Bill Murray'in karakteri neyin gerçek neyin yapay oldugunu söylüyor bir nevi.

Bizim Lone Man imiz ise herşeyi hayal gücüyle bitiriyor.Geceleri dikkat ederseniz uyumuyor ve düşünüyor.O yanında yatan çıplak kızla sex yaptığını yada öldürmesi gereken adamı nasıl ve hangi durumda öldürceğini felan düşünüyor hayal ediyor.Daha sonralarında bizim Lone man amacına ulaşıyor ve bitirilmesi gereken işi bitiriyor.Ama rutinlerinden hiçbişey kaybetmiyor.2 ayrı fincanda expressosunu yudumlarken son nota bakıyor ve boş kağıt.Bu demek oluyor ki artık daha fazla kontrol yok ve ondan sonra kendi normal hayatına geri dönüyor.

Filmin sonunuda anlatmış oldum, oyuncu performansı diye bişey yok.Daha Casino Royal, Miami Vice da gördüğümüz Isaach De Bankolé; Lone Man rolünde ve inanılmaz cool bir duruş sergilemiş.Beğendim ama film onun üstüne gibi gözüksede değil.Kendisi sadece oynamış, fazla bişeyler katmış demek yanlış olur.2 saat boyunca ilerlemeyen bir film izliyorsunuz.Fazla konusma olan film nasıl bir yerden sora bayıyorsa, bu kadar az dialog olan filmde bir yerden sora bayıyor.Sizde manyaklar gibi film karesi içinde gördüğünüz her ayrıntıya takılıyorsunuz.Kapı tokmağı niye yuvarlak, niye sürekli aynı müzeye gidiyor, neden o kızın yağmurluğu orada asılı bla bla...

Notum yok.%100 olarak anlamadığım bir filme not veremem ama size şöyle söyleyim, çok ağır bir film ve daha sonralarında çözmek için de sarfettiğinizi çaba da ayrı bir hikaye.Herşeye rağmen mutlaka izlemenizi tasiye ediyorum..

UnjustLucifer

22.11.2009

The Tournament [2009]


Sonu belli olan filmleri izlemeyi ne kadar seviyoruz?Yada yapımcılar neden aynı fabrika ürünü olan filmleri sürekli yapmaya devam ediyorlar ve bu sefer '' ya tutarsa'' mantığını kullanıyorlar anlamış değilim...

Bu sefer farklı olacağını düşündüğüm bir film izlerim diye hayal ediyordum ama daha kötüsü olmuş aman allahım.

Çok basit konusu, 30 kişiyi bir şehre bırakıyorlar, birbirlerini öldürsünler diye.7 sene önceki turnuvanın şampiyonuda aralarında ve karısının katilini bulmaya çalışıyor.Bu tarzda aklıma gelen ilk film The Condemned oluyor.Onun biraz daha gelişmiş versiyonu ama ondan iyi değil ne yazık ki ? Neden mi ?

Şimdi, vucudlarına entegre edilmiş bir sensör var.Filmin başında fransız bunu çıkartıyor ve bir rahibin kahvesine atarak rahibi oyuna dahil ediyor.Şimdi burada size sorarım, sadece o mu çıkartmayı akıl ediyor? Hadi diyelim bir tek o çıkarttı, neden bu sensör vucuddan çıkınca patlamıyor.Ne kadar aptalca bişey ? O zaman ohooo al tak çıkar kullan...

Sensörler sıcaklığa duyarlı diyelim hadi.Çünkü çayın içine attığın zaman çalışıyor.E o zaman çok manyakça bişey sorcam size.İnsan öldüğü zaman vucud ısısı bir anda mı düşer? Hayır..Daha belli bir süre geçmesi gerekemez mi ? O zaman sensör neden bir anda duruyor, insanın öldüğünü belli ediyor ?

Zaman sayacıyla film arasında baya düzensiz bir ilişki vardı.O kadar az zaman kalmışken Joshua hangi ara o sensörü hatunun vucudundan çıkarttı bende anlamadım vallaha.Hemde parmak eksiğine rağmen...

Mantık hataları aldı başını gitti filmde ve ister istemez bizler sorgular olduk bunlar.Genel olarak aksiyon dolu olduğu için sıkılma şansınız yok ama daha önce bu türde filmler izleyenler hadi hayırlısı diye tesbih çekerek izlemeye devam edebilirler.Sinemalara geldi yada gitti herhangi bir bilgim yok ama illaha izleyin, çok şey kaçırırsınız diyemem.Notum 10/4..Biraz fazla acımasız oldu belki, ama inanın filmi kurtaran, son sahnesiydi..

UnjustLucifer

20.11.2009

Melekler ve Kumarbazlar [2009]


Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımla buluşup film izlemeye karar verdik.Aslında ogün film izleme havamda değildim tam olarak ama işte Antalya'nın kış ayında yapılcak iş kısıtlılığı içinde daha fazla kaybolmamak için sinemaya gittik.Hadi filmden bahsedelim biraz.

19 Ağustos depreminde adapazarında birbirine inanılmaz bağlı 4 arkadaşın yaşadıklarını ve geleceğe dair umutlarını anlatan bir dram filmi.Gerçek bir hikayeden alınmış ve sinemaya uyarlanmış.

Film ilk önce yakın 3 arkadaş ve aralarındaki ilişkileri biraz açıklayarak başlıyor.Arkadaşlarını depremde kaybeden diğer 2 arkadaşın hayatları değişiyor bir anda.Daha sonralarında hepsi ayrı yerlere savruluyorlar ve kendi hayatlarını yaşamak zorunda bırakıyorlar birbirlerini.Şesu kendini boş bir adaya atmakta buluyor çareyi, diğeri sürekli bir iş yürütme çabasında, diğeri hayatını sakaryaspor a adamış olarak giderlerken bir anda ortalık karışıyor ve kendinizi bir karmaşada buluyorsunuz...

Şimdi biraz filmi konusalım.Film tam anlamıyla ''mahşer yeri'' gibi..Inanılmaz senaryosunun arkasında resmen rezalet bir kurgu var.Hayatımda izlediğim en güzel türk filmi senaryolarından biri ama aynı anda en kötü kurgularından biri.2 sinin dengesini hiç kuramamışlar ve neredeyse mahvetme kıvamına gelmişler.Filmdeki karakterlerin kim oldugunu tam olarak anlayamadım.Olayları o kadar karışık olarak dağıtmışlar ki, izlerken filmi kayboluyorsunuz.

Film başladıktan sonra 4 arkadaşın arayışlarını yada hikayelerini ayrı olarak devam ettirmeye çalışıyorlar.Bence bu tarz denemelere girmek türk sineması için gayet güzel bir girişim gibi gözüktü başlarda.Ama bunu elini yüzüne bulaştırıp daha sonra üstüne birde tüy dikeceklerini hiç düşünmemiştim.İnanılmaz derecede soru işareti kaldı aklımda.Hatta bazılarını hatırlayamıyorum bile.Bunları sizlerle paylaşim hemen;

Şimdi, filmde zeynep'in çok sevdiği nişanlısı ölüyor.Depremde ölen adam aynı zamanda şesu takımının bir üyesi ve arkadaşlarını çok seviyorlar.Zeynep, Şesu'nun kız kardeşi, bunu anlıyorsunuz.Ama burada inanılmaz bişey oluyor.Karısı Şesudan ayrılma sebebini zeynep olarak gösteriyor.Tamam siz anlıyorsunuz, soner öldükten sonra abisi, zeynep'e biraz daha destek olmaya çalışıyor ama orada geçen '' zeynep-Şesu nişanlanma'' davası nedir ? Nasıl yani ? Aile içinde mi nişanlandılar?

Demiştik, herkezin farklı bir arayışı var ama Haydar o zaman neden sürekli zeynep'i istiyor?Bunun hakkında birkaç fazla soru sorulabilir yada cevaplarını kendi kendinize verebilirsiniz ama ortada çok büyük bir karışıklık var.2 karakter birbirleriyle bir bağlantı içindeymiş gibi gözükürken diğerleri tamamen farklı telden çalıyorlar.

Dialoglar inanılmaz kötü.Dizilerde bile bunlardan daha iyi dialoglar konusuluyor.Hani bunun hakkında söylenebilecek tek şey, herhangi bir şiir kitabını açıp, oradan buraya aktarmışlar, uyarlamışlar.İnanılmaz kötü.

Her filmde elbet vardır ama bu sefer gereksiz olmuş.Küfür türk filmlerinde belkide en bilinmezlikte kalınılan noktadır.Küfürü nasıl kullanılması gerektiğini asla bilemedik öğrenemedik.Küfürün herzaman ayıp bir kavram oldugunu söylediler, büyüklerimizden öyle gördük duyduk.Ben hayatımda böyle bir şeye inanmıyorum ve küfür kullanılabilir ama yerine göre.Daha öncelerinde güneşin oğlu isimli bir film izlemiştim.Orada Haluk Bilginer abimizin saf olarak kullandığı dile ne dersiniz? Öyle güzel küfür ediyorlar ki, senaryonun bir parçası gibi geliyor.Aynı şekilde '' gemide '' filmindede kullanılan küfürleri izleyenler bilir.Ama bu sefer çok evlatlık durmuş.Yukarıda bahsettiğim gibi, bunun sebebi büyük olasılıkla yapmacık olan diğer dialoglar yüzünden böyle gözükmüş olabilir.Gerçekten başarısız ve çok rahatsız edici düzeydeydi.Filmin bir diğer eksisi.

Daha fazla eksi bişeyler söylemeye gerek yok.Cem Davran'ı hep gereksiz komedi filmlerinde izlemiş biri olarak bu sefer beğendim.Herkez oyunculukların kötü oldugundan bahsediyor ama film öyle bir film ki, oyuncular kaybolmuş.İyi bir film, oyuncu performanslarını yükseğe çekebilir, aynı anda filmin kötü oluşu, iyi oyuncu performanslarınıda aşağıya çekebilir.Daha öncelerinde Yılan hikayesinde izlediğimiz bülent Şakrak içinde aynı şey geçerli tam olarak.Yüklenen karakter ve dialoglar içinde kendini kaybetmiş.Sonuç olarak Cem Davran iyiydi, ama genel olarak baktığımız zaman bütün oyuncular için rahatlıkla vasat değerlendirmesini yapabiliriz.

Gidin izleyin diye net bişey söyleyemiyorum film hakkında çünkü nasıl bir film henüz karar veremedim.İyi olarak görmek isterseniz gayet güzel bir film ama daha geniş açıdan yapımıyla, senaryosuyla bir bütün olarak bakacak olursanız vasatı sergilemiş bir yapım olur.Notum 10/7 klasik olarak baraj notumu verim.

UnjustLucifer