7.06.2011

Buried [2010]

Telefon Arapça. İlk olarak nereyi aramak istersiniz? Ben bir arkadaşımı kesin suretle aramam. Düşünsenize, arkadaşınızı arıyorsunuz, ben Irak da toprak altında gömüldüm, gel bana yardım et. Bu gerçekten şaka gibi bir çözüm olurdu herhalde. Aileye güvenmek, yapılacak en güzel adımlardan biri.
Sonra tabuta yılan giriyor. Bir Dakika, yılanlar toprakta ne kadar derine kadar ilerleyebilir? Fazla değil, demek ki çok derinde olmadığınızın bir kanıtı daha.

Ben olsaydım o andan itibaren yukarıya doğru toprağı kazmaya çalışabilirdim. Bu arada zippoyu fazla yakmak istemem, çünkü zaten toprağın altıda oksijen az olacağından dolayı yanan bir zippo havayı fazla tüketecektir.



5.06.2011

Broken Embraces [2009]

Karanlıkta yazan, yaşayan ve seven bir adam, bir yazar. Bundan 14 yıl önce Lanzarote adasıda geçirdiği korkunç trafik kazasında sadece görme yeteneğini değil, Lena’yı yani hayatının kadınını da kaybetmişir. O günden sonra kendi adını bir daha kullanmaz ve senaryo yazarken kullandığı takma adı Harry Caine ismiyle hikâyeler yazmaya devam eder.

Her şeyden önce Almadaovar gerçeğinden bahsetmem gerektiğini düşünüyorum. Kendisi, benim yeni keşfettiğim ve eserlerini izlemeye başladığım bir yönetmen diyebilirim. Tarzı genel olarak dram olan ama ara sıra kendi tarzının dışına çımaktan çekinmeyen bir yönetmen. Bu sefer biraz daha trajikomik bir hikâye yarattı, araya bolca dram koymuş ve gerçekten seyir zevki çok yüksek bir Penelope filmi olmuş diyebilirim.


2. Yıl... Şaka Gibi...


Çoğunlukla maymun iştahlı biriyimdir. Başladığım bir işi bitirmek konusunda, rahat oldugum konularda sıkıntı çeken bir insanımdır. Ama olay gerçekte gönül verdiğim konular olunca iş değişiyormuş, bunu en iyi bu blog da anladım belki de...

5 Haziran 2009 günü başaldığım bu yolculuk bugün 2. senesini kutlar duruma geldi. Yolculuğa başladığımda tek kişiydim. Zaman içinde eklenen arkadaşlar oldu ama 2. yıla geldiğim zaman arkama dönüp bakıyorum ve gene tek kişiyim.

Zamanında emeği geçen arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim. Bu sene yaklaşık 3 ay boyunca sizden uzak kalmamın nedeni olarak gereksik yanan ampulleri bir türlü kapatamadığımız ve ondan sonra gelen aşırı; gereğinden fazla yoğun final dönemi olarak gösterebilirim. Neyse ki artık yaz geldi ve tam içerikle karşınızdayım ve üstelik tek başımayım!

Yeni, yeniden, tekrar....

4.06.2011

The Unknown Woman [2006]

Konu içeriği ise dramı zirvesinde olarak adlandırmak istiyorum. Zaten filmin ilk sahnesinden karakterimizin fahişe olduğnu ve daha sonra normal hayatına devam ederken ki görüntülerini gördüğmüz zaman bir zamanlar fahişe olduğnu anlıyoruz. Olay işe tam burada başlıyor. Filmin sonlarına doğu yaklaştıkça, normal akış sırasında gösterilen ufak geçmişten daha fazla bahsedilmeye başlanıyor ve konuyu olmasa bile Irena’nın geçmişte yaşadıklarını tam olarak anladığımız zaman filmdeki karakterin ne denli zor bir durum içinde olduğunu anlıyorsunuz. Filmin dışına çıkmak istersek; acaba gerçekten böyle hayatlar var mı? Bu konu bana biraz ‘’fazla’’ uç olarak geldi ama gerçekten mantığa çok yatkın ve olabilecek bir hikâyenin sinemaya uyarlanması gibi duruyor. ‘’Stoning of Soraya’’ filminden ve ‘’ The Secret in Their Eyes’’ filminden sonra, son zamanlarda izlediğim en vurucu dram senaryosunu gördüm.

3.06.2011

127 Hours [2010]

İzlediğimiz ya da izlemeyenler varsa; izleyeceğiniz film, basit bir belgesel değil. Bu film basit bir ‘’zor durumdan kurtulma’’ filmi de değil, aynı zamanda her zaman olabilecek bir çaresizlik filmi değildir.

Bu film dağcı Aron Ralston'un başından geçenlerin gerçek hikayesi... Genç bir dağcı olan Aron, Utah yakınlarında büyük bir kaya parçasının arasına sıkışır. Hayatı için bir çeşit tuzağa dönüşen bu olayda Aron, soğukkanlı olması gereken şoke edici bir çözüm yolu bulur.

Geniş bir açıdan bakacak olursak; zor bir durumda kurtulmaya çalışılan filmler benim için Open Water isimli tarihin en gereksiz filmlerinden biriyle başladı. Daha sonra Open Water 2 filmi gerçekten beğendim. O da; bir önceki gibi gereksiz olmasına rağmen yaratılmak istenen duyguları ve senaryosu biraz daha akıcı ve sağlam geldi. 2010 yılında yapılan Buried; bu tarzın bence en iyilerinden biri. Sırada ise; en az onun kadar iyi bir yapım olan 127 Hours var.

Bu tarz filmlerde aranan özelliğin sadece zor bir durumdan kurtulmaya çalışmak olmamalı. Aynı zamanda bir senaryosu ve aynı zamanda bir kurgusunun olması beklenmeli, çünkü zaten tek mekanlı filmleri çekmek ve seyirciye izletmek gerçekten zordu. Elbette bunun yanına birkaç bir şey daha eklenmeli; 127 Hours bu yüzden başarılı.

Yaşamında yalnız olmalı seçen ve yaptıklarını kimseye haber vermek istemeyen Aron’un hem yaşadığı zor durumları, biyografisini, psikolojik durumunu anlatmayı başarmışlar. Kısılıp kaldığı zaman geçmişiyle hesaplaşmasını, o anda kendini nasıl motive etmeye çalıştığını çok iyi yansıtmışlar. Bunları anlatırken kullanılan müzikler, gerek hareket anlarında, gerek zor zamanları anlatmaya çalışırken kullanılan kamera açıları ve efektleri gerçekten çok ince bir işçiliğin sonucu olarak görülebilir. Sadece bir konuyu anlatmak yerine, yönetmenimizin yaratıcılığı sayesinde daha zevkli bir hale gelmiş film, takdir edilesi bir performans.

Performans demişken; James Franco dan bahsetmemek olmaz. James Franco bu yapımla birlikte oyunculuğu adına büyük bir değişim yaşamış. Çok başarılı bir performanstı, Akademi Ödülleri'nde''En İyi Erkek Oyuncu'' kategorisinde aday. Ne yazık ki büyük olasılıkla ödülü alamayacak çünkü dürüst olmak gerekirse; bundan daha iyi filmler ve o filmlerin içinde tam tipik Oscar verilesi performanslar var. Alamasa bile; çok iyi bir iş çıkarttığını belirtmek gerekiyor.

Mükemmel doğa görüntüleri ve onların mükemmel yönetimiyle, seyircisine harika bir göz zevki sunan film, kısaca çok çok ufak bir ihtimalle insanın başına gelecek bir ‘’denk gelme’’ den sonra insanın bununla başa çıkmasını harika bir biçimde anlatıyor. Filmin sonu da en az film kadar harika olduğunu belirtiyorum. Gerçek hikayelerin sinemaya uyarlanmasına bir örnek daha… Harika!

2.06.2011

Due Date [2010]

Böyle eğlenceli filmleri izlemek gerçekten insana inanılmaz bir haz veriyor. Ortalıkta onca gereksiz; komedi filmi olmaya çalışmış ve çöp olmaktan öteye gidemeyen eser varken, Dua Date’i izlemek gerçekten çok büyük bir zevkti. Konu olarak;

Peter Highman beş gün sonra doğuma girecek karısına yetişmek ve zamanında orada olmak için Atlanta'da çok hızlı hareket etmesi gereken bir baba adayıdır. Ancak uçağını yakalayamayınca tüm programı alt üst olur. Kendisini Ethan Tremblay'in arabasında bulan Peter, karısının ve çocuklarının yanında zamanında olabilmek için bu yolculuğu yapmak zorunda kalır. Tüm ülkeyi bir uçtan diğerine kat edeceği yol arkadaşı ise tam anlamıyla sinir bozucudur.

Beni güldürebilen filmlerin gerçekten çok az olduğunu söyleyebilirim. Öncelikle gülünecek kısım; filmlerdeki salaklıklar ya da küfürler olmamalıdır. Arada gerçekten gülmeye değer mimikler ya da hareketlerin olması da gerekiyor. Çok fazla bir şey düşündürmesine gerek yok, en azından takip edilebilecek bir konusunun olması ve aynı zamanda oyuncularında filmde; film özellikle komedi tarzındaysa aşırı abartılı ve durağan hallerden kaçınmasını beklerim.

Yukarıda bahsettiğim bütün özelliklere uyan bu filmi izlemek çok büyük bir zevkti gerçekten. Ethan Tremblaynın o yürüyüşü bittim orda ya aklımda öyle bir yer etti ki artık git başımdan deyince direk onun yürüyüşü aklıma geliyor ve kendi kendime gülüyorum.günümü eğlenceli geçirmeye yetti. Alınması gereken en büyük hazzı yaşadığıma inanıyorum.

Komedi filmlerinin nesi hakkında konuşulabilir ki daha fazla. İzlenmesi gereken, izlenirken de öyle çok fazla bir şeylerin beklendiği yapıtlar değillerdir zaten. Üzerine çok düşünmek ya da filmde herhangi bir açık yakalamaya çalışmak yerine kendinizi filme bırakıp, biraz gülmek niyetiyle başına oturmanız yeterli olacaktır.

Oyunculuklar çok iyiydi 'Robert Downey jr ve Zach Galifianakis' muhteşem bir ikili olmuşlardı. Kahve kutusundaki babasının küllerini içtikleri sahne ve bir fincanlık tarzında bir şeyler söylediği sahne beni çok güldürdü.

Ben izlerken çok eğlendim. Sizlere de tavsiye ederim .. İyi Seyirler

1.06.2011

Son 10 Yılın En İyi 30 Filmi !! [30-21]

2010 yılına girdik ve Oscar gecesine yaklaşıyoruz. Ama bundan önce, geçen 10 senenin bir özetini yapmak gerekiyor düşünüyorum. Bu durumda önce geçen 10 yılın en iyi 30 filmini, daha sonra geçen 10 yılın en iyi oyuncu performanslarından derlediğim bir yazı dizisi yazacağım. Tamamen kişisel bir yazı olacağından bolca eleştiri olabilir tabi ki. Listeyi yaparken sadece izlediğim filmleri yazdım ve bu filmler hakkında birkaç farklı kaynaktan bilgi toplayıp, kendi düşüncelerimle birlikte derleme olarak yorum yazdım.

Burada olması gerektiğiniz filmleri yorum olarak yazabilirsiniz, ya da çok beğendiğiniz filmleri burada göremiyorsanız, ben izlememişimdir. Ayrıca tavsiyelerinizde bekliyorum.

İşte son 10 yılın, tarafımdan beğenilen en iyi 30 yabancı filmi ve tersten sıralaması.


21.Children of Men (2006)
Çekilmiş en iyi bilim kurgu filmlerinden biri. Alfanso Cuaron'un mükemmel yönetimiyle renklenen harika senaryo, Michael Caine'in son derece enteresan karakteriyle daha da özel bir film oluyor. Başroldeki karakterimiz ise, Clive Owen'ın belki de kariyerinin en iyi performansıyla hayat bulan, normal bir adam. Ve evrende kalan son çocuk...



22. Avatar (2009)
Kişisel olarak beğenmediğim bir filmi neden buraya koyuyorum, çünkü beğenmediğimiz şeylere bazen saygı göstermek zorunda kalabiliyoruz. Toparlama bir senaryo ve toparlama ögelerle oluşturulan bu film sanıldığı gibi sinema tarihine geçti. Bu kadar reklamın üstüne, bu kadar yeni çekim teknikleri kullanılarak sadece insanları çekme gibi bir amaca hizmet eden bir film. Ama görsel efektler düşünüldüğünde sadece saygı gösterilmesi gerekiyor.


23.The Wrestler (2008)
Ringlere yıllarını vermiş ve daha sonra elindekileri kaybeden bir adam. Karısını kaybetmiş, kızını kaybetmiş bir adamın tekrardan ringlere dönüş ve kaybettiklerini almaya çalışma hikâyesi. En iyi oyuncu adaylığı bulunan M.Rourke'nin başrolde oynadığı film 2008 in hatırlarda kalanlarından...




24.Slumdog Millionaire (2008)
Jamal Malik Mumbai'nin gecekondu mahallelerinden birinde yaşayan 18 yaşında bir yetimdir. Hindistan'da katıldığı bir bilgi yarışmasında 20 milyon rupe kazanmasına sadece bir adım kalmıştır. Şovun o gecelik bitmesinin ardından Jamal, eğitimsiz olan birinin bu kadar büyük başarıyı ancak hile yoluyla gösterebileceğinden şüphelenilip tutuklanır. Ama yarışmadaki her sorunun cevabıyla o gece Jamal'ın inanılması zor gerçek hikâyesi ortaya çıkacaktır. Fakat sadece bir soru gizemini korur...



25.Million Dollar Baby (2004)
Frankie Dunn ringlerde yaşadığı yıllar boyunca müthiş dövüşçüler yetiştirmiştir. Öğrencisi olan boksörlere öğrettiği en önemli ders ise kendi hayatı için de temel kabul ettiği, her şeyin üzerinde kendini korumaktır. Onu kızından soğutan ve uzak tutan acı deneyimi yüzünden uzun zamandır hiç kimse ile yakın olmamaya çalışmaktadır. Tek arkadaşı Scrap, onun spor salonuna göz kulak olmakta ve kaba dış görünümünün altında 23 yıldır yakasını bırakmayan bir affedilme beklentisi olduğunu bilmektedir ve bir gün Maggie Fitzgerald spor salonuna gelir. Birçok Oscar ödülüne laik görülen bu film, 2004’lü yıllarda baya ses getirmişti.


26.Training Day (2001)
13 yıllık narkotik polisi Alonzo Harris, sokaklarda geçirdiği yıllar boyunca mesleğe ilk girdiği günkü idealistliğini kaybetmiş ve işleri kitaba uygun yapmaya çalışırsa hiç bir şey yapamayacağının ve kısa zamanda öldürüleceğinin bilincine varmıştır. Alonzo ve onun gibi birçoğu artık gereken işi yapabilmeleri için korudukları kanunu çiğnemektedirler. Artık yaptıkları işin yasal olup olmadığı iyice bulanıklaşmıştır. Denzel Washington'a en iyi oyuncu Oscarını kazandıran film. Ethan Hawke'ın oyunculuğuna da dikkat etmek gerekiyor.


27.Lucky Number Slevin (2006)
Los Angeles’ten ve sorunlarından bir süreliğine kurtulmak için arkadaşı Nick Fisher’ın New York’taki dairesinin anahtarını alır. Ama kötü talihi peşini bırakmayacak, işler daha da sarpa saracaktır. Haham ve Patron New York’un yer altı suç dünyasının iki saygın ve korku uyandıran mafya babasıdır ve son 20 yılda kalelerinden bir kez olsun çıkmamıştırlar. Josh sevdiğim bir oyuncu ve ileride daha iyi işler yapacağını düşünüyorum. Filmin sonunda beklenmedik şeylere kendinizi hazırlamanız gerekiyor!


28.Gladiator (2000)
Öldürülen karası ve oğlunun intikamını almayan isteyen bir gladyatör bir baba var. Kendisini zor kurtaran ve gladyatörler arasına sürülür ve burada bir tarih yazmaya başlar.2000 yılında yapılan ve birçok Oscar sahibi olan filmden bahsediyoruz. Russell Crowe'dan tek kelimeyle inanılmaz bir oyunculuk performansı.



29.I Am Sam (2001)
Listede olup-olmaması gerektiğine karar veremediğim bir başka film. Bunu listeye alıyorsam, aslında John Q ya haksızlık yaptığımı düşünebilirsiniz ama 2 sini bir değerlendiriyormuş farz edelim. Geri zekâlı bir babanın kızıyla olan ilişkisi anlatıyor. Başlarda kızı rahatsız etmez ama kızın zekâsı geliştikçe bu bazı sorunları da beraberinde getirmektedir. Hükümetin kızı, babasından ayırmasıyla olayların gidişatı değişir. İnanılmaz bir Sean Penn oyunculuğu karşınızda.



30. Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)
Joel Barish'in eski sevgilisi Clementine yaşadıkları iki yıllık ilişkiye dair tüm anılarını gizemli tıbbi bir müdahale ile kafasından sildirir. Bunu öğrenen Joel çok üzülür ve aynı prosedürü kendi üzerinde uygulatmaya karar verir. Bütün anılarını sildirmek için derin uykuya yattığında, gözlerinin önünden Clementine ile yaşadığı günler geçer. Joel aslında Clementine'i unutmak istemediğini anlar ve müdahaleyi durdurmak için çabalar.

2010 Yılının En İyi 15 Filmi


Yıl biterken 2010 yılında acaba neler izledim diye düşünmeye başladım. İlk başta aklıma gelen 20 film arasından birkaçını eledikten sonra önümde bir liste kaldı. Gerek 2010 Şubat tatili, yaz tatili ve tatilden sonra okulun üzerimde yarattığı rahatlık sayesinde çok fazla boş zaman buldum ve birçok filmi izleme fırsatı buldum. Ocak-Aralık 2010 tarihleri arasında izlediğim en güzel filmleri sıralamasız olarak vermek istiyorum, hepsinin bende bıraktığı etkiyi ve neden mutlaka izlenmesi gerektiğini söylemem yeterli olacaktır sanırım.

Brothers [2010]

Örümcek Adam filminden başka projelerde başarıyı yakalayabilecek mi soruları T.Maguire için sürekli ağızdan ağza dolaşıyordu. Bu filmi buraya almamın başlıca sebeplerinden biri olarak hem oyuncu kadrosunu hem de işlediği psikolojik dramı söyleyebilirim. Konu olarak;

Sam Cahill, Afganistan dağlarında terörle savaşmak üzere gönderilmiş bir Amerikan askeridir. Eşi Grace ve çocuklarının yanına erkek kardeşi Tommy taşınır. Tommy kardeşinin ailesini korumak için onların yanındadır, oysa değişken karakteri ve tuhaf alışkanlıkları aile içinde sorun yaratır. Zaman geçtikçe Tommy ve Grace birbirlerini daha iyi anlamaya ve birbirlerinden hoşlanmaya başlarlar. Sam'in Afganistan'da yaşadığı travmalarla birlikte eve dönmesi ise bütün dengeleri değişecektir.

Gerçekten güzel bir filmdi ve izlenmeye değer bir yapıt olarak karşımıza çıkıyor.

The Girl with the Dragon Tattoo [2009]

“Mikael Blomkvist” isimli gazetecinin tutuklanmasına 6 ay kalmıştır ve “Henrik Vanger”, 16 yaşında kaybolan güzel “Harriet” için Mikael’i çağırır, tabii ki Mikael’in bilgisayarına ve tüm kişisel hesaplarına ulaşabilen Lisbeth yani “Dragon Dövmeli Kız” sayesinde. Mikael Harriet’in sırrını çözmek için çalışmayı kabul eder. Aynı zamanda Lisbeth de Mikael’in bilgisayarından tüm verileri takip etmeye devam ediyordur ve bilgisayarda Harriet hakkında bulduğu veriler ilgisini çeker... Mikael’e yardım
amaçlı bir mail atar. Ve bundan sonra olaylar gayet esrarengiz ve gizemli bir şekilde birbirini takip eder…

Başlarda biraz sıkıcı ilerleyen film, konunun gelişmesi sayesinde kendine merak ettirir hale geldiği anda gerçek zevki almaya başlıyorsunuz. Kurgusu ve senaryosuyla izlediğim en iyi filmler listesine girmeyi en çok hak edenlerden biri. Mutlaka izleyin, ya da okuyun.

Inception [2010]

Bunun hakkında konuşmaya gerek yok. Uzun bir şeyler söylemeye de gerek yok. C.Nolan, senaryo konusunda çıtayı o kadar yukarıya koydu ki, neredeyse izlediğim tüm filmler Top 100 listemde 1 numaraya koyabilecektim.

Celda 211 [2009]

Juan gardiyan olmak üzeredir. İşe bir gün erken gelir. İki meslektaşı ona hapishaneyi gezdirirken, birdenbire tavandan düşen bir parçanın çarpmasıyla bayılır. Gardiyanlar onu ayıltmak için 211 numaralı boş hücreye götürür. Juan bilinci kapalı halde hücrede yatarken hapishanede bir ayaklanma patlak verir. Ayıldığında güç bir durumla karşı karşıyadır: Hayatta kalmak için mahkûm rolü oynamak zorundadır.

Klasik hapishane filmlerinin hepsinden farklı bir yapıt olarak karşımıza çıkıyor. Normalde hapishane içindeki isyanlardan bahseden ya da hapishaneden kaçış için plan yapılan filmleri senelerce izledik ama bu sefer dışarıdan içeriye giren bir adamın içeride var olmaya çalışması gerçekten çok ilginçti. Benzerlerinden kurgusu sayesinde ayrılan ve sanki el kamerasıyla çekilmiş havası yaratılmaya çalışılan film gerçekten çok güzeldi. Herkese tavsiye ediyorum. Luis Tosar’ın oyunculuğu da izlemeye değerdi.

Sherlock Holmes [2009]

Arthur Conan Doyle’un dünyaca ünlü karakteri Sherlock Holmes’ün dinamik yeni uyarlamasında Holmes (Robert Downey Jr.) ve cesur ortağı Watson (Jude Law) en son maceralarına atılıyorlar.

Dövüş tekniklerini, efsanevi zekâsı gibi silah olarak kullanan Holmes, bu macerasında ülkesini yok edebilecek ölümcül bir komployu aydınlatmak için yeni bir düşman ile savaşıyor.

G.Richie’nin herkese hitap etmeyen bir tarzının olduğunu varsayarsak bu filmi beğenen kesim olduğu kadar beğenmeyenlerinde ağırlıklı olduğunu görüyoruz. Uyarlama olarak düşünüldüğü zaman ve biraz yeniliklere açık bir izleyiciyseniz bu filmi mutlaka seveceksiniz. 2.’sinin de geleceğini bildiğimiz üzere, artık söylenecek tek şey, umarım ilk filme yakışır bir 2. film izleriz.

Shutter Island [2010]

“Departed-Köstebek” ile Oscar ödülü kazanan yönetmen Martin Scorsese’in yönettiği “Shutter Island-Zindan Adası”nda, Massachussets sahili açıklarındaki bir adada suç işlemiş akıl hastalarının tedavi edildiği hastanedeki bir katilin esrarengiz şekilde kayboluşunu soruşturmakla görevlendirilen Teddy Daniels (Leonardo DiCaprio) ve Chuck Aule (Mark Ruffalo) adlı iki polisin baş döndüren hikâyesi anlatıyor.

En muhteşem senaryolardan biri olmasının yanında sinema tarihinin en iyi senaryolarından biri olarak görüyorum. Bu tarz ucu açık sonların olduğu ve aynı zamanda hikâyenin bir o kadar karıştırıldığı filmlere zaten ayrı bir ilgim var. Bütün film bir konu anlatıp daha sonra onları yıkan ve yerine farklı gerçekler öne sürerken kafaları baya bir karıştırmayı başarmışlar. Mutlaka izlenmesi hatta 2 kere izlenmesi gereken yapımlardan biri.

Parallel Life [2010]

30 yıl önce yaşanan bir olayın tam 30 yıl sonra tekrar yaşanmasını ele almaya çalışmışlar. Ama bu 30 yıl öncesi ve şu andaki durum mevzubahis olduğu noktada önümüze o kadar ilginç belgeler sunmuşlar ki inanmamak imkânsız bir duruma gelmiş.

Bira karışık bir kurguya sahip olan filmi normallerine göre biraz daha dikkatli izlemeniz gerekiyor. Ufak ayrıntılar sayesinde filmin sonuna ulaşıyorsunuz. Film değişik bir deneme olarak dikkatimi çekti ve gerçekten çok beğendim. Bu listede olmayı en çok hak edenlerden biri olmuş.

The Ghost Writer [2010]

Listeye alıp almamakta kararsız olduğum bir film. Ama bunu da buraya koymazsam geriye koyacak fazla bir şey kalmadığından dolayı alınmayı hak ettiğini düşündüm. Polanski’nin en iyi filmlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Eğer politikadan hoşlanmıyorsanız film size çok sıkıcı gelebilir özellikle de başları... Filmin ortalarına doğru gizem artıyor ama o da öyle güçlü bir merak duygusuna sebep olmuyor. Fakat filmin sonuna yaklaştıkça büyük olayların geleceği sinyallerini almaya başladığınız zaman heyecanınız biraz artıyor.

Mutlaka izlenmesi gereken filmlerden biri olarak düşünmüyorum, ama heyecan ve biraz gizem sevenlere tavsiye ederim.

The Limits of Control [2009]

Anlamadan filme pislik atılmaması gerektiğini düşündüren bir yapıt olmuş. Filmi izledikten sonra 1 gün boyunca düşündükten sonra asıl alınması gereken dersi aldım. Tema olarak;

Filmde ana tema ölümdür. “Kendini diğerlerinden büyük gören insan mezarlıkları ziyaret etmelidir” sözü film boyunca birkaç kez yinelenmekte. Film kısacık insan ömrünün akıbetini dile getiriyor. Dikkat edin genelde gençler grup halinde dolaşırlar, yetişkinler ikişer ikişer, yaşlılar yalnız dolaşır. İnsan zamanla hayatının sonuna doğru yalnızlaşır. Film kalabalık büyük kentlerde başlamakta, daha sonra ufak kasabalarda devam etmekte ve daha sonra köy tipi küçük yerleşim yerlerine doğru kaymakta, sonlara doğu ise arazinin ortasında bir malikânede kendini önemli gören bir adam ölmektedir ki bu film boyunca görünen helikopterdeki adamdır.

Çıkarılan anlamlardan biri bu olabilir ve buna elbette daha birçok şey eklenebilir. Neredeyse hiç diyalog olmaması, sürekli birtakım imgeler üzerinden devam eden filmi daha ilginç yapan nokta bence. Bu tarz filmleri izlemenin çok büyük bir sabır gerektirdiğini düşünüyorum ve en azından hayatınızda bir kere Jarmush stilini izlemenizi öneriyorum.

The Secret in Their Eyes [2009]

Bu senenin ‘’en iyi yabancı film’’ ödülünü kazanan filmden bahsetmek gerekiyor. Geçen senelerdeki kazanan filmleri de inceledikten sonra bu gerçekten çok farklı bir yere sahip oluyor.

1999 yıllarında gerçekleşen bir olayı geriye dönük olarak anlatmış olan yönetmen 1974 yıllarına kadar gitmektedir.1974 Haziran ayında hükümete bağlı bir görevli olan Benjamin Esposito, Buenes Aires'teki bir tecavüz vakasını araştırmak üzere görev alır ve suç mahalline vardığında bu vahşet karşısında dona kalmıştır. Esposito katili bulacağına ve adalet karşısına çıkaracağına yemin etmiştir.

Filmin kurgusu inanılmaz düzenlenmiş. Geçmiş ve şu andaki zaman arasında o kadar güzel geçişler yapılmış ki bir an bile kaybolmadan bütün filmi bitirebiliyorsunuz. Dahası izlediğim en güzel film sonlarından birini bu filmde gördüm. Gerçekten gerek sahne olarak gerek filmde diyaloglar olarka gördüklerimin en iyilerinden biriydi. Sanırsam dramatik sonlardan biraz fazla hoşlanıyorum.

Stoning of Soraya [2008]

Bu senenin başında sinemalara gelmiş bir filmden bahsediyorum, tarihin 2008 olması fazla bir şeyi değiştirmeyecektir sanırsam. Bu yılın ‘’en iyi yabancı film’’ dalında Oscar adaylığı vardı. Konu;

Sahebjam arabası bozulduğu için izbe bir kasabada mahsur kalır. Burada Zahra adında bir kadına rastlar ve onunla sohbet etmeye başlar. Zahra yeğeni Soraya'nın hikâyesini anlatmaya başlar.

Sadece bu sene değil, hayatımda izlediğim filmleri göz önüne aldığım zaman en etkileyici hikâyelerden birine şahit oldum. Dahası bu hikâyenin gerçek bir olaydan beyaz perdeye aktarılmış olması daha etkili bir nokta. Filmin sonu ise ‘’dram’’ kelimesini açıklar nitelikteydi. Çağan Irmak’ın gereksiz sahnelerine dökülen gözyaşları yerine kızın taşlanma sahnesinde gerçekten içimden gelerek ağlama hakkınızı kullanmak istiyorsunuz.

Tek kelimeyle inanılmaz bir filmdi, böyle bir olayın olduğuna ben halen inanmıyorum, ama ne yazık ki gerçekmiş!

Unthinkable [2010]

Sinemalara geldi mi tam olarak bilmiyorum ama korsan olarak izleme şansı bulduğum filmlerden biri. Aslında gerektiği kadar ilgi gördüğünü ve aynı zamanda tanıtım yapıldığını da sanmıyorum.

Saklı 3 atom bombası vardır ve bunların aktif hale gelmesine 2 gün kala bir adam yakalanır. Bu adam bombaların yerlerini bildiği varsayılmaktadır ve bu bilgiyi ondan almak için S.Jackson işin içine dâhil oluyor. Konusunun inanılmaz klişe olduğunu bile bile filmi izlemek istedim. Ama işin iç yüzü gözüken kısımdan çok daha fenaymış. Psikolojik gerilim ve işkence sahnelerinin olduğu film en sevdiklerimin arasına girdi. Filmde çok etkileyici sahnelerin olması beğenimi bir kart daha arttırdı. Diğerlerine göre biraz daha geri planda kalsa bile mutlaka izlenmesi gereken bir yapım.

Peacock [2010]

Inception’da başarıya ulaştıktan sonra filmde zirve yapan bir Cillian Murphy var karşımızda. Bu yıl izlediğim en iyi oyuncu performanslarından biri ve hatta ondan daha iyisini şu anda seçemiyorum ne yazık ki.

Çok kritik bir sahneyle başlayan filmi, zaman ilerledikçe çözüyorsunuz. Hem güncel zamanı hem de geçmişi bir o kadar iyi idare eden ve bizlere bağlantıyı kurdurmayı başarmışlar. Bir yerden sonra tamamen karşımıza farklı bir durumda çıkan Murphy’nin şovu da aslında tam olarak buradan sonra başlıyor diyebilirim.

Bir adamın yaşamından bir kesiti ve geçmişte yaşadığı acıların günümüzdeki yansımalarından bahseden film, saf oyuncu performansı izlemek isteyenlerin mutlaka tercih etmesi gereken bir film olarak göze çarpıyor.

The American [2010]

Yıllardır izlediğimiz aptal aksiyon filmlerinden biri olacağını düşünerek başına oturduğum ve filmden önce yarattığım bütün ön yargıları yıkmayı başaran bir film. G.Clooney’in hayat verdiği, artık kariyerinin sonlarına gelen bir silah yapımcısı aynı zamanda tetikçinin hayatından bir kesit anlatıyor. Zayıflıklarından bahsederken aynı zamanda içinde bulunduğu psikolojik durumun incelemesini de yapan film, normalde bildiğimiz aksiyon ve tetikçi filmlerine göre çok ağır bir havada gitmesine rağmen sağlam kurgusu ve Clooney’in karizmatik rolü sayesinde yılın en sağlam filmlerinden biri oldu.

Açıkçası filmi beğenmemdeki başlıca sebeplerden biri de, aksiyon olarak gösterilen bu filmin yavaş olarak bu kadar sağlam kurgulanması ve denenmemiş bir türün denenmeye ve aynı zamanda başarıya ulaşması.

All Good Things [2010]

Yılın son bombası olarak adlandırabileceğim film. Gerek senaryosu, gerek oyuncu kadrosuna duyduğum saygıyla bu listeye girmeye hak kazandı. Gecenin 3’ünde uyku dolu gözlerle izlemeye başladığım film, beni çok farklı bir boyuta, harika düzenlenmiş bir kurgunun içine ve aynı zamanda çözülmesi ve anlamlandırılması gereken birçok gizemli nokta bırakarak bitti.

Yaşanmış gerçek bir hikâyeyi konu alan film, 1983-2001 [yanlış hatırlamıyorsam] yılları arasında olan bir olaydan bahsediyor. Mutlaka izlemeniz gereken harika bir oyuncu kadrosunun yardımlarıyla üst seviyelere çıkan bir yapıt.

2010 yılı içerisinde, bu listeye almadığım ama çok beğendiğim diğer filmler olarak söyleyebileceklerim; The Town [2010], Brooklyn’s Finest [2009].

Bu kategoriye dâhil olmayan ama ‘’izledim’’ diyebileceğim diğer filmleri de unutmak olmazdı. The Unknown Woman[2006], Mustafa Hakkında Herşey[2004], Bang Bang You’re Dead[2002] , Başka Semtin Çocukları [2008], Pay it Forward [2000], Just Another Love Story [2007] olarak sıralayabilirim.



Jack Goes Boating [2010]

Kendini arıyan bir ilişki ve kendilerini arayan insanlar…

Gerçekten kısa ama anlatılmak istenileni çok iyi yansıtan bir film izlediğimi düşünüyorum. Konu olarak New York da yaşamlarını limuzin şoförü olarak yürüten iki insanı konu alıyor. Evliliğini bir şekilde yürütmeyi başaran ve çok samimi arkadaşı Jack ise; kendine bir ilişki inşa etmeye çalışırken; onun bazı deneyimlerinden faydalanmasını konu alıyor.

Romantik konulu filmler; içimi gerçekten çok bayıyorlar. Çünkü genel olarak etrafta hemen her gün görebileceğimiz konular üzerine yapılan ve asla gerçek duyguları yansıtamayan birçok örnek var etrafta. Hatta bazıları sırf dikkat çekmek üzerine ünlü oyuncuları kadrosuna katıp bu tarz filmler yapmaya çalışması sayesinde ortalık tam anlamıyla çöplüğe dönüşüyor.

Ama bu sefer o yukarıda bahsetmeye çalıştığım örneklerden çok farklı bir film izlediğimi düşünüyorum. İçerik olarak ve alınacak mesaj olarak bakılırsa eğer bir değil, en az buraya 4 sayfa yazı yazabilirim. Çok uzun olmamasına rağmen her karakterin kendi hayatını ve kendi duruşunu anlatmaya çalışarak filme başlamışlar. Daha sonra olayın bir nevi anlatılışına tanık oluyoruz. Karakterlerin kişilikleri ya da özellikleri hakkında fazla bilgi verilmeden, seyircinin çözmesi ve anlaması istenmiş.

Ağır işlenen bir film olduğunun uyarısını yapmak istiyorum. Bir saat otuz dakikalık süre aslında kısa olarak nitelendirilebilir, ama filmin ilerleme hızına göre sanki iki saatlik bir filmmiş havasına ulaşıyorsunuz ortalarına doğru. Elbette bir yerden sonra bir şeylerin değişmesi ya da olayların nasıl sonuca ulaşacağı olgularını kendi kendinize tartışırken; son yarım saat geldiği zaman film bir anda hareketleniyor. İşte bahsetmeye çalıştığım, kalan bu yarım saatten yaklaşık bir 3-4 sayfalık yazı çıkartabiliriz. Çok farklı, çok çok derin noktalara değinmeyi başarmışlar. Aslında bildiğimiz ama çoğu zaman göz ardı ettiğimiz, farkında olduğumuz ama umursamadığımız, bildiğimiz ama asla umursamadığımız o kadar hassas noktalara değinmeyi başarmışlar ki, gerçekten etkileniyorsunuz.

P.S. Hoffman gerçekten çok sağlam durmuş filmde. İlginç saç modeli ve alışageldik soğukkanlı hareketleriyle, oynadığı rolle çok iyi bütünleştiğini düşünüyorum. Oyunculuktan bahsetmişken filmin diyaloglarına da değinmeden geçmek istemiyorum. Kısa ama öz derler ya hani, işte onun açıklamasını burada bulabilirsiniz.

Kısaca; film boyunca aşkı ve aynı zamanda kendisini arayan insanlar; yavaş ama dolu olarak ilerleyen bir konu; bildiğimiz zengin ve başarılı karakterler yerine gayet sıradan olan bir yapıt izledim. Sinemalara ne zaman gelir bilemiyorum ama mutlaka izlenmesi gereken bir film olmuş. ‘’Aşk’’ adına halen öğrenilmesi gereken o kadar fazla şey var ki…

Son 10 Yılın En İyi 30 Filmi !!

2010 yılına girdik ve Oscar gecesine yaklaşıyoruz. Ama bundan önce, geçen 10 senenin bir özetini yapmak gerekiyor düşünüyorum. Bu durumda önce geçen 10 yılın en iyi 30 filmini, daha sonra geçen 10 yılın en iyi oyuncu performanslarından derlediğim bir yazı dizisi yazacağım. Tamamen kişisel bir yazı olacağından bolca eleştiri olabilir tabi ki. Listeyi yaparken sadece izlediğim filmleri yazdım ve bu filmler hakkında birkaç farklı kaynaktan bilgi toplayıp, kendi düşüncelerimle birlikte derleme olarak yorum yazdım.

Burada olması gerektiğiniz filmleri yorum olarak yazabilirsiniz, ya da çok beğendiğiniz filmleri burada göremiyorsanız, ben izlememişimdir. Ayrıca tavsiyelerinizde bekliyorum.

İşte son 10 yılın, tarafımdan beğenilen en iyi 30 yabancı filmi ve tersten sıralaması.


1.The Prestige (2006)
C.Nolan eserlerinden en sağlamı ve en inanılmaz olanı belki de.''2 cambaz bir ipte oynamaz'' sözünü tam olarak karşılayan bir film. Başlarda çömez olan 2 sihirbazın, birlikte çalışarak devam ettirdikleri sahne hayatları daha sonra ayrılır ve birbirlerine düşman olmuşlardır. Senaryo sürekli kendini ortalara ve başlara alarak ilerlediğinden çok dikkatli olarak takip edilmesi gerekiyor ve sürpriz sonu ile ilgi çekiyor. Film, senaryo ve oyunculuk olarak beni tatmin etmesinin yanında 2000li yılların en komple filmi…


2.The Dark Knight (2008)
C.Nolan’a özel bir ilgimin bulunmamasına rağmen, 996 milyon dolar hâsılatla harika bir başarı yakalamış filmi daha. Heath Ledger'ın Joker efsanesine yeni bir soluk kazandırması, tüm zamanların en iyi aksiyon filmlerinden biri olması ve dahası. Bir Batman filmi bundan daha güzel olamazdı. Ardından çokça tartışma bırakarak hayattan ayrılan Heath Ledger'a bir kere daha saygı duymak gerekiyor. Oyunculuk performansı kavramını baştan yazan ve 2000li yılların olmazsa olmaz filmlerinden biri. Listedeki 1 ve 2 numaralı filmlerin C.Nolan'a ait olması da bir diğer ilgi çekici kısmı sanırsam.


3.An American Crime (2007)
Tek kelimeyle inanılmaz bir film. Dram film türünün tam karşılığı herhalde bu olsa gerek. Oyuncuların performansları, o ufak kızın performansı ve perdedeki duruşu inanılmaz. Konusu itibariyle ibret alınması gereken bir film olmuş. Bazı şeylerin sadece düşüncelerden ibare olmayacağını da anlıyorsunuz. Bu filmin burada ne aradığını merak edenler olabilir ve bu sorunun cevabını ancak filmi izleyerek kendiniz bulabilirsiniz. Şiddetle tavsiye ediyorum.


4.There Will Be Blood (2008)
Amerikan sinemasının gelmiş geçmiş en özgün işlerinden bu epik yapıt. Yönetmenin tarzı ve minimal çerçeveye hapsolmuş olağanüstü görüntü yönetmeni, oyuncular ve son yıllarda gördüğüm, görsel kadar önemli rol oynayan en iyi müziklerden, sahneyi sarsıyor adeta... Bu başyapıta hayran kalacaksınız. Ama izleyiciden sabır istiyor doğru. Ayrıca filmde o kadar muhteşem sahneler var ki, patlama sahneleri mesela. Hayran kalacaksınız. Ayrıca din, hırs, kapitalizm gibi derin temaları da işliyor bu film. Daniel Day-Lewis'in açık ara en iyi kariyer filmi. O yıllarda izlediğim zaman, son 2-3 yıldaki en iyi oyunculuk performansı yakıştırmasını yapmıştım.


5.Amores Perros (2000)
Acaba insanlar mı birbirlerinin hayatlarını parçalıyor yoksa köpekler mi birbirlerinin boğazını parçalıyor. Alejondra Gonzalez izlediğim diğer iki filminde bir tesadüfle birleştirdiği hayatları bu ilk filminde yine bir tesadüfle paramparça ediyor.3 farklı hikâyenin ortak noktalarını keşfetmeye çalışıyoruz. Aslında çalışmaktan daha çok, keşfedip kendinizde bulabildiğiniz bir noktayı düşünüyorsunuz.


6.City Of Gods (2002)
"bitmek tükenmek bilmez katliam döngüsü''bu film bitmeyen ve tükenmeyen bir katliam döngüsünün gerçek hikâyesidir. Ölümle tanışıklıkları 10 yaşından itibaren başlayan çocukların hikâyesi. Hem katil hem gaspçı hem de mağdur çocukların! Bu film yapıldığı yılda tüm dünya sinemasını alt üst etmiştir gereke senaryosu, gerek hikâyesiyle. Biraz yavaş ilerliyor, yer yer sıkıcı olabiliyor ama gerçeklerin ne kadar acı olduğunu gösteren bir film daha.



7.Seven Pounds (2008)
Kimi yerde insanı duygudan duyguya sokan, kimi yerde hayatı, geçmişi, yaptıkları ve yapacakları hakkında düşündüren ve tabii ki bizleri kendi iç hesaplaşmamızı yapmaya zorlayan mükemmel bir senaryo. Bunun yanında Will Smith'in son zamanlarda gösterdiği en iyi performansta eklenince süper keyifli bir film olmuş. Filmin sonu ise tek kelimeyle mükemmel, izlenmeye değer bir yapıt.




8.The Lives of Others(2006)
GDR adıyla bilinen eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti (Doğu Almanya) hükümeti, çöküşünden beş yıl önce iktidarını ancak son derece acımasız bir kontrol ve gözetleme sistemiyle sürdürebilecek noktaya gelmiştir. Stasi adlı gizli polis servisine bağlı binlerce muhbirin yaptığı ihbarlar sonucunda 17 milyon nüfuslu ülkede 200 bin kişi fişlenerek dosyası tutulmuştur. Hükümetin ve Stasi’nin hedefi, “başkalarının hayatları” hakkında her şeyi bilmektir. Tabi olaylar zaman geçtikte biraz karışır. Bu gözlemi yapan adamın hayatı da değişim gösterir ve film müthiş bir sonla biter!


9.Atonement (2007)
Flashback sahnelerin kullanıldığı, yarısından itibaren tamamen başka bir boyuta götüren klasik aşk filmlerinden bir tanesi daha. Süresinin uzunluğundan dolayı biraz sabır göstermeniz gerekiyor ama gerek senaryosu, gerek oyuncularıyla izlenmeyi hak ediyor...





10.Traffic (2001)
Steven Soderbergh imzalı bir film. Amerika'nın uyuşturucu ile mücadelesinden ve giderek uluslararası bir ticaret ağı kuran uyuşturucu çetelerinden bahseden, karmaşık kurgusu ile içiçe geçmiş pek çok öyküyü perdeye taşıyan ve uyuşturucusu dünyasının mafya ve devlet taraflarından dikey kesitler sunan bir film. Pek çok ders alınması gereken öğe içeriyor ve filmin sonu gerçekten çok etkileyici.2001 yılının en iddialı filmlerinden biriydi.