31.07.2009

U.S. Marshals [1998]




Filmi izledikten sonra yorumları okudum genel olarak neler denmiş, neler söylenmiş diye ve ilginç şeylere rastladım.Herkez 1993 yapım The Fugitive ile benzerliklerinden bahsediyor.O filmi izlememiş olmam aslında iyi oldu, böylece daha sağlıklı bir yorum yapabilme şansım oldu.

Filme şöyle başlayalım; T.L Jones U.S Marshals adlı bir polis örgütünün başında.Wesley Snipes ise en iyi yaptığı rollerden biri olan kaçak rolünde.Mahkumların uçakla sevkinden başlayan bir olay örgüsü var.Kazadan sonra hikayenin başlayabilmesi için gerekenler oluyor ve bütün mahkümlar toplanırken Snipes kaçıyor.Bundan sora olay basit bir polis-kaçak kovalamacasına dönüşür ama R.Downey'nin karışmasıyla farklı bir boyuta geçiyor.Açıkçasını söylemek gerekirse zevkli ve baya sürekleyici bir film olmuş.Biraz baside kaçar gibi gözüksede en azından olayların, daha doğrusu gerçeklerin sonradan çözülmesi işin zevkini kaçırmıyor.

Oyunculara gelirsek, T.L Jones'un iyi performanslarından birini izliyorsunuz.Diğerleri hakkında söylenecek fazla bişey yok.

Bu yazıyı biraz kısa tutmak daha mantıklı olacaktır çünkü söylenecek fazla bişey yok.Basit aksiyon tarzından, biraz daha thriller tarzı katarak hem filmi zenginleştirmişler, hemde filme biraz sürekleyicilik katmışlar.Benim notum 10/5.5

UnjustLucifer

28.07.2009

Slumdog Millionaire [2008]


2008 yılında Oscar ödülü alan veya bu ödüle layık görülen kaliteli yapımları izleyip yorumlamaya devam ediyoruz efendim. Şimdi ki filmimiz 2008 e damgasını vuran Slumdog Millionaire. Hemen konusuyla başlamak istiyorum; Slumdog’umuz Jamal Malik, Hindistan’da büyük bir izleyici kitlesi olan “Who wants to be a millionaire?” yarışmasına katılır. İlginç bir şekilde bütün sorulara doğru cevabı veren Jamal’ın hile yapmasından şüphelenir program sunucusu. Hatta suçu kanıtlanmadan işkence bile görür. Fakat suçsuz olduğu ve bütün soruları gerçekten bildiğini flashbacklerle anlarız. Flashbacklerde çocukluğunu, kardeşi Salim ve kız arkadaşı Latika ile olan hayat hikayesi anlatılıyor.

Film inanılmaz senaryosuyla dikkat çekiyor. Simon Beaufoy ve Vikas Swarup mükemmel bir iş yapmışlar. Danny Boyle senaryoyu okuduğunda Simon’a “Bu gerçek bir hikaye mi?” diye sormuş. Aldığı cevap “Hayır” olunca hayalkırıklığına uğramış. “Bunun gerçek bir hikaye olması gerekiyordu.” diyor. Düşük bütçeli bir yapım. 90 dakikalık bir yapım. Sonu tahmin edilebilir ve mutlu bir son. Her şey basit ve güzel. Sadece özgün senaryosuyla sizi ekrana bağlıyor en iyi film, en iyi senaryo ve en iyi yönetmen dahil 8 oscar alan bu güzel yapım.

Oyunculuklara değinmek istiyorum. Salim ve Jamal 3 dönem gözükmüş. Latika ise 2. Yani Salim ve Jamal’i 7, 13 ve 18 yaşlarında izliyoruz. Latika’yı ise 7 ve 18. 7 yaşındaki Salim, Azharuddin Mohammed İsmail o yaşına ve oyunculuk bilgisi 0 –yazıyla sıfır- olmasına rağmen inanılmaz oynamış. İzleyene gerçek hayatta da öyle bir karaktere sahip izlenimi veriyor. Çünkü o yaşta o zalimliği göstermek gerçek hayatta da o zalimliği yaşamış olmaktan geçer bence. 18 yaşındaki başrol oyuncumuz Jamal’ı oynayan Dev Patel’de rolünün hakkını vermiş. Latika’yı oynayan dünya güzeli Freida Pinto oyunculuğuyla olmasa da güzelliğiyle dikkat çekiyor. Oyunculuklarıyla dikkat çeken diğer isimler program sunucusu rolünde Anil Kapoor, Maman’ı oynayan Ankur Vikal ve Jamal’ı sorgulayan polis rolünde Irfhan Khan.

Birkaç hatası var filmin. Bunlardan en basidi son sorunun kolaylığı. Spoiler vermek istemiyorum. İstemeden verebilirim o yüzden okurken dikkatli olmanızı tavsiye ediyorum. Son soru dünyaca bilinen edebi bir soru. Mesela ondan önce bir kriket sorusu var. Onu bilmek neredeyse imkansız. Ha bize göre imkansız, Hindistan’da imkan dahilinde olabilir ama son sorunun yanında hakikaten zor kalıyor. Bir diğeri de 18 yaşında bir çocuğun Hindistan’da herkesin bildiği bir şeyi bilememesi. “Bayrağın altında yer alan ve Hindistan’ın simgesi olan söz hangisidir?” sadece 4 cevaba bakarak bile yapılabilecek bir soru. Yani soruyu sormadan size 4 cevap yazsalar hangisi doğrudur deseler doğru cevabı bilirsiniz. Ama bu tip saçmalıklarda hikaye için gerekli. En azından Danny Boyle böyle düşünmüş. Filmin masalsı anlatımı içinde olabilecek şeyler.

Dışarıdan birinin gözüyle Hindistan’ı gerçekten izliyoruz filmde. Çoğu Hint filminde olduğu gibi güzelliklerini değil, Bombay’ın varoş caddelerini, çoğunluk kesimi izliyoruz hemde. Düşük bütçeli olabilir ama özgün senaryosuyla bir kere izledikten sonra birkaç kez daha izleme isteği uyandırabilecek mükemmel bir Danny Boyle filmi olmuş. 8 Oscar’ı hak etmiş mi? Bilemem ama 2008 in en iyi filmi rahatlıkla diyebilirim. 10/9

An American Crime[2007]



Tam bir manyak filmi.Değişik bir giriş oldu ama heycanla yazmaya başlamak istiyorum.Filmle ilgili sorsalar; nasıl film diye söyleyeceğim ilk şey, herkeze göre bir film değil demek olurdu.Film gerçekten her izleyicinin izleyebileceği tarzda bir film değil.Gerçek bir olaydan esinlenmiş bir film.Sadece çok kötü bir hikaye yazmış olmak için yapılmış bir film.

Film Sylvia Likens isimli bir kızın hayatının bir parçası üstüne kurulu.Annesi ve babası sirkte çalışan bu kız, ebeveynlerinin turneye çıkması üzerine başka bir ailenin yanına gönderilir ve bir süre orda kalması uygun görülür küçük kardeşiyle beraber.Herşey başlarda gayet güzel işliyor gibi gözükür ama ailedeki büyük kızın, kendinden büyük erkek arkadaşından hamile olmasını, aralarından geçen bir 2 li konusma sırasında slyvia duyar.Daha sonralarda bu dedikodu herkezin arasında dolaşır ve bunların kaynağı olarak Slyvia gösterilir.Gerçekler biraz farklı olmasına rağmen, tam bu anda gerçek filmin başladığına şait oluyorsunuz.Annenin kendine özgü cezalandırma teknikleri vardır -anlatmak istemiyorum- ve onları daha hafif olandan en ağırına kadar uygulamaya başlar ve izleyicinin duygularıyla oynanmaya başladığı anda tam o sahnelerdir.Bunu biraz daha açmak gerekiyor, nasıl ?

Filme biraz daha ayrıntılı olarak bakalım.Film gerçekten çok irrite edici yapılmış.Sadece basit bir filmden daha fazla hani rahatsız eden bazı video klipler vardır internette.Aslında biliyorsunuz bunların gerçekten olduğunu ama insana bunları izlemek fena halde bir rahatsızlık veriiyordur.İşte bu onlardan birtanesi.Film ilerledikçe filmdeki karakterlere karşı duygular yaratıyorsunuz içinizde.Mesela Slyvia'nın bırakıldığı ailedeki bakıcı inanılmaz bir karakteri canlandırmış ve kıza yaptıklarını görünce ekran başında resmen kendinizden geçiyorsunuz.O sahnelerdeki soğuk kanlılık ve kendinden ödün vermeyen duruşu gerçekten inanılmaz.Büyük kızın yaptıkları inanılmaz sınıfına giriyor.Kendi kusurunu örtmesi için, bütün suçu slyvia ya yüklemesi ve ona yapılan cezalandırmaları öncelerinde izleyip daha sonlarında kendisinin dahil olması ise bitirici...Yazının burasından sora biraz daha filmden bahsedeceğimi belirtmek istiyorum ve okumanızı tavsiye etmiyorum.Filmin büyüsü kaybolur diye değil, sadece iğrençliğini biraz hafifletmek adına okumayın!

Bahsetmek istediğim nokta şu, anne rolündeki Gertrude, sylvia ya inanılmaz işkenceler uyguluyor film boyunca.Bu sahnelerde Gertrude karakterini canlandıran Catherine Keener'ı tebrik etmek istiyorum.Kendi kızlarında olmayan alışkanlıkları ve davranışları, başkasında gören ve bunları kıskanan bir rolü canlandırmış ve heralde daha iyisi olamazdı.Kaldı ki zaten bu gibi filmlerde süperstar kategorisine koyabilceğimiz oyuncuların oynamaması filmin takip edilebilirliği açısından daha rahat oluyor.Daha öncelerinde bahsetmiştik bundan ama Sylvia rolündeki Ellen Pageden hiç bahsetmedik.Hani oyunculuk performansını kriterlere bağlı olarak değerlendirmem gerekirse 10 üzerinden 9.5 felan vermek gerekiyor.Küçük yaşına rağmen gerek verdiği tepkilerle, duruşu, mimikler, konusması tek kelimeyle inanılmaz.Kaldı ki şöyle bir durum var, eğer fırsat bulurda filmi izlerseniz, böyle ufak yaşta, bu rolü oynamak imkansız gibi gözükebiliyor.Ben izlerken mahvolduğuma göre -duyguların tarifi yok- oynarken bunları bu kadar hissetmek çok çok kötü bir durum olsa gerek.Hele filmin final sahnesi zaten kopartıyor.Bu filmi bir arkadaşımla beraber izleme fırsatı buldum ve son sahnelerde kendisini odayı terk ettircek kadar ilginç ve bir okadarda iğrenç sahneler var gerçekten.

Hemen kendi yorumlarıma geçmek istiyorum çünkü filmi anlatmak yerine, buraya kendi yorumlarımı yazmak bu film için daha geçerli bir durum olacaktır.Bazı filmler vardır mesela ıssız adam, sırf izleyiciyi ağlatmak içindir.Yada bazı filmler sadece filmdeki duyguyu hissetirmek içindir yada aksiyon filmleri vardır, izleyiciyi süreki ayık tutmak için.Ama bu tamamen farklı.Sırf rahatsız etmek için yapılmış gibi.Çünkü öyle sahneler varki, insanın aklı almıyor dayanamıyorsunuz.Film sonlarına doğru yaklaştıkça kendinizi öyle bir kaptırıyorsunuz ki, gözler doluyor, sinirler geriliyor ve daha anlatılmayacak bir sürü duygu karmaşası.Sonra aklınıza kız geliyor bu rolü nasıl oynamış.Çevreyi düşünüyorsunuz, bu nasıl bir aile ve nasıl bir yaşam tarzı diye.Ondan sonra zaman aklınıza geliyor ki 1965 lerde böyle bir olayın nasıl yaşanmış olacağını düşünüyorsunuz.Filmin sonu aslında belli, ama rahatsızlık hikayenin anlatılışında.Gerçek hikayesini merak ettim gerçekten acaba bu kadar ayrıntı verilmişmidir ama inanın bundan daha fazlası olamaz.

Kusra bakmayın, bu kadar iğrenç bir film olmasına rağmen gözümü kırpmadan izledim ve beğendim.Kabul ediyorum, film bittikten sonra şöyle bir tekrardan düşündüm.Bu ne yaaa gibilerinden ama sonra tak tak tak parçaları tekrar yerleştirdim ve süper bir yapım! olduğuna karar verdim her ne kadar konusu irrite edici olsada.Herkezin izlemesi gereken bir film olduğunu düşünmüyorum ve bu yüzden herkez izlesin demiyorum.Barda filmini izlediyseniz bu filmi o kategoriye koyabiliriz.+18 bile olması çok mantıklı olacaktır.

Notum 10/8.8 ki uzun zamandır 8.5 in üstüne çıkacak bir yapım bulamıyordum.Gerek anlatım, gerek oyuncular, konu, mekanlar süper rahatsız edici bir film olmuş.

UnjustLucifer

27.07.2009

Winged Creatures [2008]



Son 6-7 aydır izlediğim en garip filmlerden biriydi.Tam olarak karar verebilmiş değilim iyi bir film mi, yoksa anlamsız bir film mi ?Filmi herzaman yaptığım gibi sizlere anlatmadan sunmaya çalışmiycam bu sefer.En baştan anlaşalım.Bu yazıyı okuyorsanız ya filmi anlayıp izleme gereği duymayacaksınız, yada okuduktan sonra, bu salak bunu anlamamış, ben izleyimde şuna anlatim diyceksiniz.Hadi başlayalım.

Kate Beckinsale, Dakota Fanning ve F.Whitaker'ın olduğu bir filmden bahsediyoruz.Konuyu anlatmak istemiyorum ama filmin bazı sahnelerini tartışmak istiyorum hemen belirteyim.Öğleden sonra bir restaurantda yemek yemek için bulunan bir toplulukla başlıyor filmimiz.Servis yapan bayan, barın kenarında oturan bir adam, 2 genç cocuk ve bu cocuklardan bir tanesinin babası.Tam bu sırada aynı kareye kahve alıp kapıdan dışarı çıkan bir adam.Kapıdan dışarıya çıkacakken içeriye girmek isteyen başka bir adama yol veriyor ve teşekkür alıyor.İşte filmin bu sahnesinden sora parçalar ayrılıyor.Bir daha birleşiyor mu diye sorarsanız, evet birleşiyor ama bazı barçaları.

İçeri giren adam, -niye,neden,niçin- bir sebepten dolayı ordaki bir adama yaklaşık 7 el ateş ediyor ve tahmin edilceği üzere adam oracıkta ölüyor.İşte bundan sora film biraz ileriye atlıyor ve o ölümden sonraki sahneleri, film devam ederken flashbacklerle tamamlıyorlar.

Şimdi, burda tartışılması gereken konulara bir gelelim.

Kusra bakmayın ama sahne sahne gitmek zorundayım.İlk önce şöyle başlayalım, olan olay haberlerde çıkarken bir eksik gözümüze çarpıyor.Ölü sayısını 1 , yaralı sayısını 1 olarak veriyor ama filmin gidişatına göre bir hesap yaparsak ölü sayısı 3.İşte burda bir karmaşa, inanılmaz gereksiz bir karmaşa çıkıyor ortaya.Altyazının azizliğine mi uğradım diye çok düşündüm ama gerçekten değil.

Bu olaydan sonra kahramanlarımızın hepsi hayatlarında birtakım değişiklikler geçiriyor.Bir tanesi inanılmaz kumar parası kazanıyor,Diğer kız kendini daha fazla dine veriyor.Oğlan ise hayattan soyutluyor kendini.Çalışan kadın ise bebeğiyle ilgilenmiyor ve sürekli birilerini hayal ediyor.Film böyle gelip geçerken anlam yükleyemediğim bir olay oluyor.

Hikayenin bir parçası olan doktorumuz, karısına migren ilacı veriyor.Normal olarak migreni tuttuktan sonra, kendisi bir doktor olduğu için hemen bir dilaltı hapıyla bu işi çözüyordu.Buraya kadar tamam.Ama neden ? bir anlam yüklemeye çalıştım.Acaba olaydan sonra kendisini iyi hissetmek için, daha doğrusu şöyle anlatim; hikayede doktorumuz daha öncede söylediğim gibi katile kapıyı açıyor ve bu olaydan dolayı kendisini sorumlu tutuyor.Heralde karısına yaptıgını bu şekilde açıklayabiliriz.Sürekli birilerine iyi birşeyler yapmak istiyor gibi duruyor ve bunu karısının üstünden uyguluyor.

Bunlardan sonra kumarda sürekli 7 rakamına oynayıp, 100.000 dolar kazanan ve kanser olan karakterimiz var.Anlaşılmayan nokta, 100.000 i çek olarak alıyor.Bozduruyor.Paraları bir zarfa koyuyor.Sora film ilerledikçe, paraları kumarda kaybediyor.Ama film sonunda, hooop! 100.000 dolarlık bir başka çek cebinden çıkıyor.Bunun açıklaması nasıl olcak ?

Yazının sonuna gelelim ufak ufak,

Bunun gibi daha ne sorular var tamamlanmayan yada anlamlandırılamayan.oyunculuklarla alakalı fazla bişey söylemeye gerek yok herkez gereğini süper olarak yapmış ve isimlerinden söz ettirebiliyorlar.Ufak bir parantez açmam gerekiyorsa eğer D.Fanning'in ne kadar soğuk kanlı olduğudur.İnanılmaz oynamış ve bu gidişle oynamaya ve isminden söz ettirmeye devam edicek.Büyümüş.Hide and Seek de aldığı rolden sora büyümüş ve kendini her alanda geliştirmiş.Çok zor bir rol almış ve yapmış yani yapmış.

Filmi tam olarak kavrayamadığımdan dolayı not vermek istemiyorum, zaten sağlıklı bir değerlendirme olmazdı vereceğim not.İzleyin, kafayı yiyin, yada izleyin ve sora bana bir kere daha anlatında anlayalım...

UnjustLucifer

25.07.2009

20 Gün, Neredeyiz ? #1

Açılalı 20 gün olmuş, içinde 46 tane film kritiği bulunduran ve benimle birlikte kadrosunda 6 yazar bulunduran bir blog haline geldik.

Yukarıda yazdığım rakamlara yada tabloya nasıl ulaştığımızı kısaca anlatmak istiyorum ve bu süre içinde olan olaylara yada değişimleri belirtmek istiyorum.

5 Temmuz günü blog açılışını ve ilk film kritiğini yolladım.Blog un düzenlemesi ve oturması yaklaşık olarak 2 gün aldı ve bu süreçte bana yardım eden arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.Yazıları, bölümleri ayarladım, renklerin ayarlanması, şablonun ayarlanması derken en son giriş banner ı yaparak tasarımı tamamladığımı düşündüm.Kendi başıma iş yapmaktansa, kaliteli arkadaşlardan oluşmuş bir yazar kadrosunun daha çok ses getireceğini, ve sağda solda izlediği filmleri yazan arkadaşlarımı bir çatı altında toplamanın daha zevkli bir aktivite olacağına karar verdim.

8 Temmuz günü Beercholic(Yücel) i yazar kadromuza ekledim.Sağ olsun kendisi teklifimi kırmayarak, bu işe zaman ayırcağını bellirtti ve aynı gün hemen blog u doldurmaya başladı yazılarıyla.Bu aralarda ufak tefek ayarlamalara devam ettik blogta..

11 Temmuz günü bilkentftp forumdan ve aynı zamanda bilkent üniversitesinden tanıdığım arkadaşım PassenGER(Burak) ı yazar kadromuza davet ettim.Kendisini iyi bir film seyircisi olarak biliyorum, ve buraya yazcağı yazıların okunacağını düşünüyorum.Kendisi sürekli olarak aktif olamayacağını ama izlediği güzel yapımları bizlerle birlikte paylaşacağını söyledi.

15 Temmuz geldiğinde bir yazar arkadaşımız daha aramıza katıldı.Aslında dürüst olmak gerekirse, yazılarımı ilk önce onun blogunda paylaşmaya başladım.Zaman içinde düşündüm ki neden kendi sayfamda devam edip, sırf filmler üstüne bir proje yapmayim diye..''Parmakarasıterlik'' blogunun sahibi Mustafa arkadaşımızında aramıza katılmasıyla çeşitliliği biraz daha arttırdık.


21 Temmuzda ise bilkent universitesinden çok yakın bir arkadaşım olan Zeox(Zeynep) arkadaşım yazar kadrosuna katıldı.O gün anladım ki, yapılan her işe mutlaka bir kız elinin değmesi gerektiğini.Blogda film yorumlarının yanında film linklerinide veriyordum ara ara.Bunları kaldırmam gerektiğini bana nedenleriyle beraber anlattı ve ikna oldum.Sonuçta blogu bir amaç doğrultusuna yöneltmek daha mantıklı bir iş olduğuna karar verdim ve hepsini sildim.

23 Temmuz gece saat 5 sularında bir kişiye daha teklifte bulundum.Lakerstr forumdan yorumlarını zevkle okuduğum Villian(Eren) ı, deyim yerindeyse bir gece yarısı operasyonuyla yazar kadromuza kattım ve 6 kişiye ulaştık.İstediğim sayıya bir adamım daha yaklaştım.Hedefim, kısa vadede 10 kişilik bir yazar kadrosuna ulaşmak ve daha uzun vadede ise 15 kişiyle bu olayı tam olarak çevireceğimize inanıyorum.

25 Temmuzda günü, geçen 20 günlük süreyi özetlemek istedim kısaca.Bu arada chatbox u kaldırdım ki, yapılan ufak bir hesaplama hatasıyla , bu chatbox un diğer blogum http://lakersmultimedia.blogspot.com adresine yazılan yorumlarının buradada gözükmesiyle düzenin biraz bozulduğunun farkına varıp onu kaldırdım.Onun dışında arşiv görünümünü haftalık olarak gösterime ayarladım.Şu anda ben ve yücel arkadaşımız inanılmaz bir aktivasyon gösteriyoruz ve blog sürekli aktif durumda.Zeynep ve Eren arkadaşlarımızın katılımıyla aktif yazar sayımızı direk 2 ye katladığımız zaman daha fazla yol alacağımıza inanıyorum.

Evet, her 20 günde bir yazmayi planladığım yazının sonuna geldim.Açılıştan itibaren geçen 20 günü bu şekilde özetleyebilirim.Unuttuklarım olduysa, yada siz okuyucuların eklemek istediği bişeyler olursa, lütfen yorumlarınızı bizimle paylaşın.Bize hem kendimizi geliştirme şansı yaratıp, hemde blogun daha çok okuyucu tarafından takip edilmesine yardımcı olmuş olursunuz.


Fırat Çimenli
Unjustlucifer
25/07/2009

Harry Potter and the Half-Blood Prince [2009]

Öncelikle size zamanında Harry Potter benim için ne ifade ediyordu onu anlatayım. Ben taaa 12 yaşlarındayken tanıştım bu kitapla. Tamam dedim aradığım olay bu. YKY den çıkmış bir kitap. Kuşe kağıt. Büyüler falan. Adeta sihirli asasıyla beni büyüledi. 2. kitaptı, 3. filmdi derken bugünlere geldik. Yalnız Kitap-Film-Kitap-Film kombinasyonu sorunsuz giderken bir anda 6. kitabın çeyreğinde bırakıverdim. Yanlış hatırlamıyorsam lisede sınavlar kötüydü o ara. Ve ben kitap okumaktan soğumuştum ve çok sevdiğim Harry Potter’dan da. Ve öylece kalakaldık. Ayrıldık. Bir arkadaş olarak devam ettik hayatımıza Harry ile. Sadece filmlerde görüşeceğimize söz verdik. Sonra son kitabı çıktı, ben lise sondaydım. Bütün sınıf deli gibi kitap okurken ben ona bakarak iç geçirdim. Beni çabuk unutmuş yeni sevgililer bulmuştu. Birkaç kez dönüp okumak istedim 6. kitabı en başından ama yapamadım. Yüreğim yetmedi. Veeee filmi geldi tıpkı beni kitabı okuma zahmetinden kurtarırmışçasına. Harala gürele gittik izlemeye…

Sıkmış olabilirim. Özür Dilerim. Madem burası bir sinema blogu, kitaptan değil de sinemadan bahsedelim daha çok. Harry Potter serisinin 1. ve 2. filmi çocuk filmiydi zaten. Alfonso Cauron’un kotardığı 3. filmle asır seri başlıyordu sinemaseverler adına. Sonra benim serideki en sevdiğim kitap olan 4. partın filmini çekti Mike Newell. Ve görsel şölene doyduk film boyunca. Her şey iyi güzel giderken birden tecrübesiz David Yates’e verdiler kıymetlimiss’i. David Yates ZümrüdüAnka Yoldaşlığı’nda vasat bir iş çıkardı ve Melez Prens’te de tamamen dibe çöktü bana kalırsa.

Birkaç yorum okudum kitabı okuyanlardan. İnanılmaz detayları atlamışlar ve kafalarına göre sahneler uydurmuşlar. Tamam filmin akıcılığı için bunlar gerekli ama Yates en önemli sahneleri atlayıp, en önemli kesimde(son sahne) kafasına göre sahne uyarlamış ve altından kalkamamış. Söylersem spoiler olur zaten biz kitabı okumayanlar anlamadık buraları. Kitabı okuyanlar için hüsran, kitabı okumayanlar ama ilk 5 filmi izleyenler ise filmden çıktıktan sonra hiçbir şey anlamıyor. Ben anca kitabı okuyanlardan fikirler edinerek filmi yavaş yavaş anlamaya başladım. Halbuki asıl amaç nedir? Kitabı okumayanların da maksimum bir şekilde filmden haz alması. Ama bu maalesef sağlanamıyor. Önemli çarpışma sahnleri, görsel efekt derken Aşk filmi olmuş çıkmış bizim küçük Harry Potter. Dallas’a dönmüş resmen.

Oyunculuklara bir şey diyemeyeceğim. Ama 4 kişiyi diğerlerinden ayırmak gerekiyor. Emma –hastasıyız1- Watson (Hermione), Helena –hastasıyız2-Bonham Carter (Bellatrix), Tom Felton (Draco) ve 11 indeki Tom Riddle’ı oynayan Hero Fiennes Tiffin ustaca oynamışlar.

Gidin veya gitmeyin diyemem. Bizler ne kadar yazıp çizsekte Harry Potter fanları en kötü filmi çekilse dahi gider. Kitapları okuyanlar, filmleri izleyenler, bir yerden Harry Potter’a bulaşanlar illa ki izlemişlerdir, izleyeceklerdir. Ben sadece sade bir sinemasever olarak önceki filmlerden bağımsız, kitapları okumamış kabul ederek, sadece film için 10/6 veriyorum. O da eski sevgilim olduğu için. Çok gay bir muhabbet oldu.

Beercholic

A Few Good Men [1992]


Biraz nostaljik filmlere dalmanın zamanı geldi artık.Bu filmi izlemeye bir neden bulmak için, sadece hangi oyuncuların olduğunu merak etmek yetiyor.

Hemen filme geçmek istiyorum, söylenecek çok fazla şey var.Guantanamo Bay, Cuba da 2 denizci arkadaşının odasına girerken film başlıyor.Aslında bütün olaylarında başladığı yer burası.Daha sonra saldırdıkları arkadaşlarının ölümüyle, film içinde neyin peşinde koşacağımızı anlıyoruz.Bundan sonra karşımıza Tom Cruise çıkıyor ki ama nasıl bir çıkış.Çok çok sağlam bir rol almış ve altından inanılmaz kalkmış.Bundan daha sonra uzun uzun bahsetmek istiyorum ama önce filme geri dönelim.Daha sonra bu olaya karışan zanlıları tanıyoruz, atanan avukatları biraz tanıyoruz ve filmin büyük bir bölümünün geçtiği mahkeme kısımlarına geliyoruz.Bu filmi izledikten sonra aklıma gelen ilk film Philadelphia (1993) oldu.Onunda baya uzun bir süresi mahkemede ve tarafların mahkemeye hazırlandığı sahneleri izleyerek geçiyordu.

Oyunculara geçmeden film hakkında şunları söylemek istiyorum, izledikten sonra ne kadar basit bir film izledim ben diye insan kalıyor.Evet bu gayet normal çünkü ortada katil yok, olayı kimin yaptığı belli. Etrafında bu olaya karışan adamların kimler olduğu belli.Filmi izleyince anliycaksınız, o emri kimin verdiği ve ihalenin kimde kalcağı da belli.Çok net olarak söylüyorum.Film için söylenebilcek tek şey inanılmaz basit bir olay örgüsü ve inanılmaz vasat bir senaryosu var.Kusra bakmayın, belki çok basit olarak bakıyorum bu şaşalı yapıma ama senaryo olarak çok zayıf kalmış.Film başladıktan 25 dakika sonra nerede biteceği belli oluyor zaten.

Oyuncular? off.. Son zamanlarda oyunculuklar adına çok sağlam yapımlar izledim mesela en sonuncusu Even Money [2005] olmak üzere ama bu kadarına baya bir zamandır rastlamamıştım.Tom Cruise, Jack Nicholson, Demi Moore, Kevin Bacon, Keifer Sutherland, Kevin Pollak, James Marshall, JT Walsh, Wolfgang Bodison, Christopher Guest, Noah Wyle.Saydığım oyuncu kadrosuyla bütün filmi kurtarmışlar.İyiler, hepsi birbirinden iyi ama bahsetmek zorunda olduğum, bahsetmezsem bu blogu kapatmama neden olabilcek isimler var.

Tom Cruise: Cruise orta sınıf bir oyuncu benim gözümde.İstikrarı olmayan bir aktör.Çoğu filmde iyi oynamış derken, özellikle son zamanlardaki filmlerinde vasatı bile aşamamış(Valkyrie izlemedim).1992 yapım olan bu filmle nasıl oyadığını görünce inanamadım.Sanki içine Al Pacino kaçmış gibi.Evet gerçekten hareketleri vurdumduymaz tavırları, gerektiğinde ciddi olabilmesi aynen Al Pacino gibi oynamış.Şu oyunculuğun üstüne, daha fazla bir söz söylenmez gerçekten.Mahkeme salonundaki aldığı rol, kapattığı laflar, mahkemenin dışında ki alaycı tavırları, o zamanlar nasıl en iyi erkek oyuncuya ödül olamadı gerçekten çok ilginç geldi.

Jack Nicholson: Jack babanın kariyerine laf kondurmayacağım tabiki ama bu filmdeki rolünden biraz bahsetmek gerekiyor.Herkezden sönük bir rol almış.Özür dilerim, sönük bir rol değil, tam anlamıyla söylemek gerekirse herkezden daha kısa bir rol almış.Ama şimdi ortaya öyle bir şey koymuş ki, bir ara filmi izlerken bu adam gerçekten asker dedim.Yok yani, tavırları, mimikler, konusmasındaki lafları, bilinci tam anlamıyla bir askeri oynamış jack baba ve en kısa role sahip olmasına rağmen diğerlerinden geride kalmamış.

Demi Moore ve diğerleri:Moore da çok sağlam durmuş Cruise'nin yanında.Takıntığı sert ve geri gitmez havası çok yakışmış oyuncuya ve filmde kendinden rahatça bahsettirmiş.Diğerlerine gelince zaten Kiefer çok kısa bir rol aldıgından onun hakkında bişeyler söylemek haksızlık olur, Bacon'a gelince , oda karşı avukat rolünde, sadece avukatlığın gereğini yapan bir adam rolünde, bu evsane kadroya girmiş.

Bitiriş kısmına geldik.İşte asıl bahsedilmesi gerekenden su anda filmin eksik kalan yönleri. 1.Senaryo.Film izlerken aranan özellik yada belkide benim aradığım bir özellik filmde şudur, seyirciyi senaryoya dahil etmesi ve birazcık düşünmeye zorlaması.Burda bu basit özellik bile yok.Tamam katilleri saklayıp, film sonunda ortaya çıkartacak halleri yok ama ...[Yazının buradan sonraki kısmı, film senaryosu hakkında bilgiler içerir] 2.''Ama'' dedim işte burda biraz açıklama gerekiyor.Colonel Jessep rolünü oynayan Jack babai filmin tamamında gayet sert, dediğim dedik bir rolde oynarken filmin sonunda olanlar neydi öyle ? Bu kadar sert duruştan sonra bir anda emri ben verdim diye mahkemenin ortasında pest etmesi hiçte güzel bir bitiş değildi.Aslında daha sonraki dialoglarla bunu toparlamışlar ama, gene bu olması gereken bitiş budeğildi. 3.Hazır bahsetmişken, baya uzun diyaloglar içeriyor film.Az daha gayret etseler herhangi Tarantino filmiyle kapışcak duruma gelicek.Bunu bir şikayet olarak değilde, bir bilgi olarak araya ekledim.

Nostaljik bişeyler arıyorsanız, 1992 yapım olan A Few Good Men tam size göre.Beni tatmin etmedi tam anlamıyla, ama oyuncuları izlerken zaten filmi felan unutuyorsun, öylece ekranda kalıyorsun.Notum 10/7.5

UnjustLucifer

24.07.2009

Anger Management [2003]


Filmi izlemeye Jack ve Adam isimlerini gördüğüm zaman karar verdim. Ne yalan söyliyeyim Jack Baba ve Adam Sandler manyağı olmama rağmen filmi duymadım yada sonraya bırakıp, hatırlamadığım filmler arasında olabilir. Neyse sonuç olarak bir şekilde filmi izledik.

Filmle ilgili herhangi bir yorum okumadan daldım. Başları biraz sıkıcı olmaya başlayacakken, arkadaşımla ''Jack nerede len ?'' tarzı sorular sormaya başlamışken, baba çıktı ortaya ve filmin seyri değişti. Jack Baba gelince işler değişti dedik ama başı da öyle bunaltan filmlerden değil kesinlikle. Özellikle Adam'ın okul yıllarına uzanan ayrıntısı filmin aslında kilit noktası.

Filmin konusuna gelirsek ; Karısının istemediği hareketleri yapan, umursamaz bir adam olan, toplum içinde bulunmayı sevmeyen Dave(A.Sandler)'in, karısı tarafından türlü oyunlarla Dr.Buddy(Jack Nicholson)'nin eline düşürülmesi. Olaylar burdan sonra gelişmeye başlıyor ve ne olduğunu anlamadan öfke kontrolü dersi, çok ilginç bir şekilde bitiyor.

Çok detay yakalamanız gereken bir film değil ama Dave'in eski okul arkadaşını bulduğu sahneyi dikkatle izleyin. Filme bu kadar hayran kalmamı sağlayan sahne orası diyebilirim, Jack'in hayalet dansı, kışkırtmaları.. Gülmekten ağrılar girdi, o kadar yani..

Yorumları okumadan izlediğimi söylemiştim. Bir hevesle araştırdım ve genel itibariyle çok da beğenilmediğini gördüm. Film beğenme konusunda biraz garip olduğum söylenebilir ama bu film kesinlikle benim beklentilerimi karşıladı. İşin garip yani Türkiye sınırları içerisinde yaklaşık 8 alan bu film IMDB'den 6.1 alabilmiş.

Sonuç olarak diyebilirim ki izlerken keyif alınacak bir film. Ruh haliniz düzgünken, eğlenmek istiyorken izlemenizi öneririm. Jack'in mimiklerine dikkat dememe gerek var mı artık ?

Villian

The Curious Case of Benjamin Button [2008]


Bir Şaheser. Tam 166 dakikalık bir başyapıt. Bir Sinema değil de bir masal gibi. Eşsiz güzellikte bir sanat eseri. Harika, mükemmel bir görsel şölen.

İlginç bir giriş oldu ama bu film bu girişi hak ediyor efendim. Film 166 dakikanın 1 dakikasında bile sıkmadı diyemeyeceğim çünkü insanın severek yaptığı bir iş bile 166 dakika sürerse bir süre sonra bayar. Ama buna rağmen film mükemmel. Zaten David Fincher'ın elinin altından mükemmel olmayan bir şey çıktı mı şu ana kadar bilemeyeceğim.

Film David Fincher ile Brad Pitt'i 3. kez birleştiriyor. Se7en ve Fight Club'da da Yönetmen David Fincher, başrol Brad Pitt'indi. Ayrıca filmimizin diğer başrolü Güzeller Güzeli, Oscar'lı aktris Cate Blanchett. Açıkçası Cate'te Pitt'te mükemmel oynuyorlar ama Brad Pitt'i hakikaten ayrı bir yere koymak lazım. Yavaş yavaş Aktörlük kariyerinin ikinci yarısına geçen Brad bu filmle adeta level atlamış. Zaten bu yüzden Oscar'a aday oldu ama Sean Penn'e kaptırdı ödülü. Film genel olarak 13 dalda Oscar'a aday ama sadece 3 dalda kazanabildi. Slumdog Millionaire -izlemedim bu filmi de en kısa zamanda izleyeceğim- bütün Oscar'ları süpürünce filmimiz sadece En iyi Sanat Yönetmeni, En iyi Görsel Efekt ve En iyi Makyaj dalında ödül aldı.

Filmin konusu kısaca şöyle; 1. Dünya Savaşı'nda oğlunu kaybeden bir baba, Savaşta kaybedilenlerin geri gelmesi adına bir umutla tersine işleyen bir saat yapar. Bu babayla alakası olmayan bir çocuk tam da savaşın bittiği gün doğar bir başka yerde. Fakat çocuk yaşlı bir adam olarak doğmuştur ve ölümü bebek olduğunda gelecektir. Bu adamın tuhaf hikayesi, aşk hayatı vesaireyi izliyoruz film boyunca.

1918 den günümüze kadar hikaye kademe kademe aktarılıyor. Aslında Daisy'nin (Cate Blanchett) kızı Caroline, Annesine ölüm döşeğindeyken bir hastanede Benjamin Button'ın günlüğünü okuyor. Bizlerde bu anıları canlı olarak yaşıyoruz Caroline okudukça. Detaylara büyük önem verilmiş. Her dönem kendine özgü mükemmel anlatılmış ve Makyajlarda gerçekten mükemmel.

Ben bu filmi bu kadar geç izlediğim için çok üzgünüm. Hala izlemeyen varsa ölmeden önce izlemeniz gereken bir film diyorum. 10/9

Duplicity [2009]


Şöyle bir bakıyorum geçmişe, birkaç hafta önce sinemalarda oynayan The International'ın başrol oyuncusu C.Owen, bu sefer Duplicity filmiyle karşımızda.Tamam kabul ediyorum çok gereksiz bir giriş cümlesi oldu ama ismini bir vurgulamam gerekiyordu.

Filmden bahsetmek gerekirse, bildiğimiz klasik ajan filmlerindenmiş gibi duruyor ilk bakışta ama onlardan biraz farklı geliyor insana.İçinde yer yer aksiyon sahneleri içermekle beraber duygusal komedi tarzı dediğimiz alanada kaymış film baya ve durum böyle olunca bence ortaya güzel ve eğlenceli bir eser çıkmış.Biraz önce bahsettiğim üzere, film çok gerçekçi duruyor.Ajanların (bond) kullandığı neşeli oyuncaklardan, yada bir ajanın ortaya dalıp 12224 tane adamı öldürüp kızı kurtarması gibi sahneler bekliyorsanız bu film onları barındırmamış.MI6 ajanının, CIA ajanı olan Roberts la yatakta tanışmasından sonra süregelen olayları gösteriyor film.2 farklı firmada çalışan bu muhbir ajanlar, bir süre sora ortak bir paydada birleşmeye çalışıyorlar.Filmin konusu hakkında fazla bişeyler söylemeyi sevmiyorum ve gene bu geleneği devam ettireceğim ama film hakkında söylenmesi gerekenler var.

Öncelikle film kronolojik olarak ilerlemiyor.Sahne, sahne ilerliyormuş hissine kapılıyorsunuz ve ondan sora parçalar çok güzel olarak birleşiyor tamam ama burada bir sorun var...Sahnelerin parçalarını açarken verdikleri zaman dilimleri biraz karışık ve gereksiz olmuş.Değiştiriyorum, baya bir gereksiz olmuş.Önce 5 yıl geriye alıyor sora tekrar güncel zamana alıyor sizi derken önce 15 hafta geriye sora 14 hafta geriye alıyorum derken bir kez daha 8 gün önceye alıyor gibilerinden bir sıralama yapmışlar.Aralarda kayboldum eywah film nerde ? gerçek zaman hangisi gibi düşünceler içindeyken bir anda film bitiyor ve siz bütün parçaları birleştirmiş oluyorsunuz ki zaten beklediğim buydu.Yoksa tam anlamıyla bir hayalkırıklığı içine daha gircektim.

Dahası, ilginç bir çekicilik yaratmışlar filmde sıralı olarak vermediklerinden dolayı ve izlenirliği arttırmış bu da.Oyuncular gelirsek.J.Roberts başlarda göze hiç ama hiç oturmuyor.Ne bilim, insan için yürü git sen aşk filmlerinde felan oyna derken bir anda filmin romantik bir komediye dünüştüğünü gördükçe Roberts'in role ne kadar iyi oturduğunu gördüm ve süper bir seçim olmuş.Bunların üstünede Roberts'ın 41 yaşında bir oyuncu olduğunu e halen güzelliğinden bişey kaybetmemiş olduğunu gördüm.C.Owen ise gayet güçlü duruyordu.The International daki hayal kırıklığından sora burada gerçekten iyi iş başarmış.En sevdiğim ve aradığım yönlerden biri olan, ciddi adamı oynarken espriyle karışık laf koyma işini sanırsam Owen dan daha iyi yapacak bir oyuncu sayamam.Ciddi duruşun altından oynadığı romantik adam rolleri izlemeye değerdi.

Unutmadan, bu 2 liyi daha önce izlediğim aklıma geldi...Hangi filmde ? Closer(2004)..Tabi oradaki roller gereği 2li biraz daha belaltına kayan bir ilişki içindeydi.Burdaki kimyaları gereği bu geleneği bozmamışlar.Şikayeti olan ?

Sonuç: Klasik filmlerin biraz dışına çıkmayı başardıkları için, 2 oyuncuyu yanyana oynatabilmeyi başardıkları ve süper bir 2 li oldukları için, filmin akışı iyi olduğu için ( biraz karışıyor kafa ama...) bu filmin notu 10/7.3 olur.Sizde boş zamanınızı değerlendirmek istiyorsanız mutlaka izleyin...

UnjustLucifer