4.07.2013

Man Of Steel [2013]

Ne Filmdi ama…

Filmden nefret etmek için;
Kameranın aşırı hareketli olması miğde bulandırdı. Normal olarak aksiyon filmi yapıyorsanız bol hareket ve sahne değişimi kullanmak istesiniz ama durağan ve ikili konuşmaların geçtiği sahnelerde kamera oynatmanın mantığını asla çözmedim. IMAX kamerasını Dogme 95 film tarzında kullanmaya çalışmak baya komik olmuş…

Diyalogların sıradanlığını tam olarak neye borçluyuz öğrenmek istiyorum. İngilizce altyazıda mı bir sorun vardı diye düşünmek istiyorum ama sadece altyazı okuyan biri değilimdir. Dinlediğim her ney ise felaket diyaloglardan daha ötesindeydi. Diyelim ki çok gerek yok, o kadar filmde sadece diyaloglara mı takılıyorsun, kabul, sahne kurgularının berbatlığından bahsetmek… Süperman uçarken bir çocuk kadar şen, kız arkadaşıyla konuşurken tam olarak bir beyefendi…

Elbette ki böyle bir filmde süper efektler kullanmak güzeldir ama (kişisel tercihtir tamamen) bu kadarı biraz fazla. Efektler filmin önüne geçtiği zaman o film, film olmaktan çıkıyor. Bana sineamda superman’i değil 2013 yılında yapılan bir filmde kullanılabilecek son teknolojiyi göstermişler. Vurdulu kırdılar sahnelerden bir yerden sonra yoruldum, kulaklarım duymaz, gözlerim takip edemez oldu.

Efektler o kadar eşsiz ve harikaydı ki, filmin konusu ne, süperman tam olarak ne yaptı, dünyayı kimlerden kurtardı anlamadım…
Madem gözün üstünde kaşın var olayına girdik, dövüş sahnelerinin abartısı tavan yapmış durumda.

Kim kiminle dövüşüyor, kim kime dalıyor, kim düşman kim asker kim yoldaş kim insan tam bir karmaşa hakim. Bunun üzerine ışık hızıyla değişen kamera açıları sağ olsun anlamak tam anlamıyla imkansız olmuş. Spoiler olayına girmemek için sahnelerden ne yazık ki bahsedemiyorum ama muhtemelen 12 yaşındaki kardeşlerimiz şu filmde kahkahalar atarak gülerdi…

Filmin sonunda gözümden yaş geldi, duygusal olmasından dolayı değil, final sahnesindeki gülünç durumdan dolayı. Nasıl yani? Bu kadar mı basitti? O zaman neden uğraştık bütün film boyunca?

Filmi sevmek için nedenler…

Superman nihayet ‘’don’’ giymemiş ve bu kostümü çok güzel olmuş… Modern superman…
Kullanılan efektler inanılmazdı tek kelimeyle…

Film de C.Nolan’ın adının geçmesi ise tam bir skandal benim için… Keşke hiç dokunmasaydı…
Başlangıçtan itibaren bitene kadar gülme krizine girdiğim filmi beğenmemiş olmam tabi ki çok bir şey ifade etmiyor olabilir… Avatar’dan sonra izlediğim en felaket filmlerden biriydi. Serinin devam edecek olması ise daha korkunç.

27.05.2013

The Company You Keep [2012]


30 yıl boyunca kendini gizlemeyi başaran bir adam. Geçmişten gelen bir banka soygunu ve ölen bir güvenlik görevlisi…

Filmi çok beğendiğimi hatta son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden birisiydi diyebilirim.(Son zamanlarda kaç film izledim ki?) Geçmişe dayalı hikayeleri anlatan filmleri seviyorum ama mümkünse olay örgüsünü ve dönemi en temiz ve net şekilde yaşatanlar ve anlatanlar benim olsun. 

Avukat rolündeki karakterimiz saklanmayı çok iyi başarmış, ama meşhur soygunda yer alanlardan birinin yakalanması, daha doğrusu kendini yakalatması sonucunda, o tarihte, o olayın parçası olan herkes bir bir yakayı ele veriyor. İsimler su yüzüne çıktıktan sonra, işte o zaman filmi izlemek kalıyor sadece…

Bağlantıları çok iyi bir şekilde ayarlayarak, 120 dakikalık filmin bir anını bile boş geçirmemeyi başarmışlar. Fakat, hızlı bir şekilde başlayan filmin ortalarının temposu biraz yormuyor da değil. Romandan uyarlama bir film olduğunu biliyorum ve aslında olaya bu noktada çok da müdahale yapamıyoruz ne yazık ki. Spoiler olarak düşünmezsek; Jim Grant’ın (Avukatımız) kimliği açığa çıktıktan sonra filmin biraz daha değişik bir şekil almasını beklerdim, mesela biraz daha kovalama ve kaçma sahnesi beklerdim, biraz daha karışık ilişkiler beklerdim. Bir dakika… Şimdi hatırladım… Zaten Nick Sloan ortalığı yeterince karıştırmamış mı?
Böyle bir dönem filmi yapıyorsanız, elinizde güzel bir senaryo varsa mutlaka iyi oyuncular istersiniz. R.Redford, N.Nolte, Shia LeBeouf, S.Sarandon, T.Howard, Chris Cooper… Daha saymama gerek yok, senaryo ve konu gereği yaş haddini aşmış oyuncular gibi gelebilir ama asla öyle bir durum yok.

Filmin sonu hakkında; her ne bekliyorsanız ya da bekleyecekseniz olaylar sizin istediğiniz gibi olmayacak, garantisini ben verebilirim. Elbette filmin zevkini kaçırmak ve nefret etmeyi sağlamak için tahminler yapabilir ve bunları da tutturabilirsiniz ama baştan söyleyeyim gerek yok, bunu yapmak için fazla zamanınızda olmayacak.

Daha fazla izleme zevkinin içine etmemek adına yazıyı burada bitirerek, filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.

26.05.2013

Snitch [2012]

Filme farklı bir noktadan bakalım;

Bazı oyuncular vardır ki, rolle bütünleşir, o role kendilerini adarlar ve sanki onlardan başka kimseyi oraya koyamazsın. Bazı oyuncular vardır ki, aksiyon filmleri için doğmuştur, onları başka rolle hayal edemezsin, oynasa hüsran olur. Dwayne Johnson bu oyunculardan bir tanesi benim için… Aksiyon filmlerinde oynasın, kocaman vücuduyla adamları dövsün, vursun kırsın en sonunda da kötü adamları alt etsin, olay bitsin. Evet, bazen ben bile fazlasıyla tabuların içinde yok oluyorum, önyargıları kıramıyorum, onu fark ettim.

Oğlu için her şeyi yapmaya hazır bir baba rolünde geliyor karşımıza. İşinde başarılı zengin, ama sorunlu bir oğlu var. En yakın arkadaşının evine gönderdiği EX hapları ile yakalanıyor ve çok ağır bir ceza alıyor. Kurtulmasının tek şansı var, bu işe bulaşan herkesin ismi gerekiyor, ama işler o kadar basit değil. İsminden de anlaşılacağı gibi, John Matthews boyundan büyük işlere bulaşacaktır.

Kendisine özel bir ilgim olmamasına rağmen takip ederim nedensizce. Jason Statham ya da Jet Li ya da bir diğer aksiyon oyuncuları gibi sıradan bir insan ama izlemesi hoşuma gidiyor. Konu tam olarak da bu, filmi beğenmemin tek nedeni Dwayne Johnson’un normalden çok farklı bir karakterle karşımıza çıkması ve bana göre hayatının rolünü yapması. Bu filmi izlemek için bir neden.

Öte yandan gerçekten uyarlama olduğunu bildiğim konu sanırım daha felaket olamaz, keşke bu gerçek hikayeyi hiç bilmek zorunda olmasaydık çünkü mantığa uymuyor. Evet, hikayeler zaten mantığa uysun diye yapılmıyor ama en azından film yapmak zorunda değildik. Ana hikayeden uyarlama, esinlenme herşey yapılırdı ama en azından böyle anlatılmasaydı. Gömlek, tişört yırtanlar olur.
İzlemek için bir neden aradım ve sağ olsun Dwayne Johnson bana bu nedeni fazlasıyla verdi. Bu tarz denemelerinin devamını beklemekteyim. Fast and Furious 6 filmini izlemeden önce bu filme denk gelmek şans mı desek?

İyi Seyirler



25.05.2013

Pawn [2013]

Hiç beklemezdim...

Çok sakin, Amerikan kafesi hayal edin... Sevgililer yemeklerini yerken, yaşlı insanlar çaylarını içiyor. Sadece müdavimlerinin geldiği bir yer hayal edin. Her şey bu sakin başlangıçtan sonra oluyor. Bir anda ortalık karışıyor, eli silahlı adamlar içeriye giriyor ve kaçınılmaz son; ‘’Bu bir soygundur.’’

Biraz önce size filmin tam ortasını anlattım. Zaten olay da bu. Filmin ortası bu şekilde ama başlangıcı ve daha sonrasında neler olduğunu bilmiyorsunuz. Tahmin etmeye çalışanlar mutlaka olacaktır ama işler o kadar da basit değil, zaten olmasın da.

Ortalıkta dolaşan bir sürü karakter üzerine kurulmuş, bolca hesaplaşması, bolca kanı olan bir filmden bahsediyorum. Filmin sonunu verdikten sonra başını anlatanı, ya da başını verdikten sonra sondan başa doğru gelenini görmüştük. Bu sefer de ortası hakkında fikir sahibi olduktan sonra başını ve sonunu öğreniyorsunuz. Bana gayet zevkli geldi çünkü film size tahmin yaptırmaya zorluyor. Normalde izlediğim filmleri tahmin etmeyi, hangi karakterin hangi işe yaradığını ya da düğümün kimde çözüleceğini tahmin etmeyi sevmem ve genel olarak yapmam; ama bu sefer olaylar biraz daha farklı. Gördüğünüz herkese dikkat edin!

Olayları ve konuyu çok iyi toparladıklarını söyleyebilirim, başlangıçtan itibaren heyecan ve merak fırtınası içinde devam ediyor film ve bir anda kendinizi son sahnelerini izlerken buluyorsunuz. Olmadı! Filmin sonu geldi değil mi? Keşke gelmeseydi. Elde, avuçta ne varsa bu finale yatırmışlar ve olmamış. Gerçekten çok büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Normalde zor beğenen biri olduğum söylenir ama bazı konular vardır ki asla atlayamam. Filmin sonu!

Başlangıçtan sonuna kadar zevkin doruklarını yaşadıktan sonra, yıkılan hayaller. Tamam fazla abarttığımın farkındayım. Süresi çok uzun olmayan, bolca karışıklık ve twist içeren bu filmi anlamak için yapılması gereken en güzel şey izlemek olur.

Ray Liotta, F.Whitaker ve Nikki Reed filme heycan getiren oyunculardan sadece birkaçı...


İyi Seyirler.

23.05.2013

The Last Stand [2013]

New York’daki koşuşturmalı hayatından sonra, sınır bölgesinde sessiz sakin kasabada şeriflik yapan Owens’ın karşısına, son dönemlerin en azılı uyuşturucu kaçakçılığı yapan ve polislerce aranan çete lideri çıkacaktır. Hapishane nakili sırasında işler karışır ve kaçakçımız firar etmeyi başarır. En sevdiği şey araba kullanmaktır ve sınırı bu şekilde geçmeyi seçer. Sınırdan geçmesi gerekmektedir ama o kasabanın şerifi ona biraz sorun çıkartacaktır.

Arnold Scwarzenegger fazla yaşlanmış, hatta artık fosil durumlarına geçtiğini söylemek gerekiyor. Uzun zaman öncelerde kaldı onun dönemi, fakat halen seyretmesi zevk veriyor. Artık bu raddeye gelindikten sonra ben burada Arnold Scwarzenegger’in oyunculuk performansını, perdede ki duruşunu konuşacak halde olmamam gerekiyor. İşini yapar, biz izleriz, zevk alırız, olay burada kapanır benim için.

Hikaye için güzel diyebilirim, polislerden kaçmak için araba kullanmak olaya biraz heycan katmış olabilir. Chevrolet Corvertte ZR1 filmde kullanılan araba. Çok güzel düşünmüşler, özel bir araba, mükemmel gidiyor, polisleri alt ediyor ama neden bu arabayı daha sonra değersiz gösterilme çabalarına girilmiş? Sıradan bir polis arabasından daha değerli gözükmedi bana ne yazık ki. Arabaya ve filmin uzuuuuun bir kısmına haksızlık olmuş.

Silahlar, patlamalar, kovalamacaların tamamına yakını ne yazık ki çok sıradan ve çok basitleştirilmiş olarak izleyici beğenisine sunulmuş. Sonuçta aksiyon filmi izliyor olsak bile biraz kaliteli birşeyler izlemeyi hak ettiğimizi düşünüyorum ve film bu yüzden son derece kötü, vasat bile diyemiyorum ne yazık ki.

İzleyin, eğlenin ama beklentileri çok yüksek tutmayın... 

Arnold Scwarzenegger’i izlemek her zaman eğlencelidir, süresi de fazla uzun değil, eğlenin, izleyin...

18.05.2013

Side Effects [2013]


Emily, Amerika’ya yerleşmiş hayatını zengin ve güzel bir şekilde yaşarken bir anda kocası hapse düşer ve hayatı tamamen değişir. Bu ani değişime vücudunun tepkisi depresyon olur ve tedavi olmak ister. Bunalımda hissettiği bir gün arabayı düz duvara çarpmasıyla biter ve Dr.Banks ile tanışır. Kocası tam bu sırada hapisten çıkar fakat Emily’nin durumu her geçen gün daha kötüye gitmektedir. Kullandığı ilaçların yan etkileri başına çok sorun açacaktır…

S.Soderberg imzalı çok güzel bir film izledim. İlaçların yan etkileri üzerine harika bir konu çıkartılmış diyebilirim. Daha önce bu tarzda bir film izlediğimi hatırlamıyorum, ama ilaçlar ve ilaç sektörü üzerine konuyu harika ele almışlar diyebilirim. Film baştan itibaren merak uyandırıyor çünkü psikoloji ve ilaçlar üzerine bilmediğimiz şeylerden bahsediyor ya da en azından benim bilmediğim şeylerden.

İlaç sektöründeki çarpık durumun ve bazı ‘’bilir’’ insanların bu durumları nasıl kendi yararlarına para kazanmak için kullandığına harika bir örnek olarak gösterilmiş. Bunlara ek olarak Dr.Banks’a; neden İngiltere’de değilde Amerika’da çalıştığını soran adama verdiği cevap da bir o kadar güzeldi.

‘’Benim geldiğim yerde psikiyatra gidenlere hasta gözüyle bakıyorlar ama burada iyileşmeye çalışan kişi şeklinde değerlendiriyorlar’’

Durum böyle olunca da bu tarz hastalıklarla boğuşan insanlara güzide ülkemizde ne gözle bakıldığını artık siz değerlendirin.

Sonuyla ve konusuyla çok zekice hazırlanmış, sağlam bir film. En kısa zamanda izlemenizi tavsiye ediyorum.

13.05.2013

Parker [2013]


Statham ve Lopez’in oynadığı bir filmden ne beklenirse, bu film de ancak o kadardı…

Yönetmenliğini ‘’Ray’’filminden tanıdığımız Oscar ödüllü Taylar Hackford’un üstlendiği aksiyon ve suç filmi. Parker, aşık olduğu kızın babasının ayarlamasıyla bir grup insanla buluşur ve onlarla soygun yapar. Amaç her klasik filmde olduğu gibi son soygun olmasıdır ve ondan sonra ortalıktan kaybolacaktır. Ama işler planlandığı gibi gitmez ve diğer adamlar Parker’ı soygun sonrasında fena bir halde satarlar.

Rezaletin doruklarında dolaşırken aklıma geldi, soygun konulu film yapmak artık ne kadar ele ayağa düştü diye düşündüm kendi kendime. Hani bu kadar basit olabiliyorsa, gerçekten bizde Amerika’ya gidelim, arabaları alalım ve sağı solu soyalım, olmaz mı? Son derece klişe ve neyin nereye ait olduğunu bilmediğimiz ilk 20-25 dakikadan sonra film kendine geliyor, hikâye oturmaya başlıyor ama ne hikaye. O kadar kötü ki, neresini eleştireyim, neresini size sunayım karar veremedim.

Polis yok mu polis? Hırsız filmlerinde biraz polis olması güzel bir şeydir, eğlencelidir. Acaba bende mi sıkıntı var, ben mi belamı arıyorum diye düşündüm ama her soygun o kadar basit olarak yapılıyor ki, gayet gün ortasında planladıktan sonra, ‘’haydi gençler, soyalım paraları bölüşelim’’ havası hakim.

Statham’ı severim, duruşu, konuşması iyidir. Çok sağlam filmlerini izledim, özellikle Transporter ve Guy Richie ile olan çalışmaları gayet güzeldir ama son yıllarda oynadığı filmler onu basitleştiriyor. Oscar ödülleri alsın, milyar dolarlık projelerde oynasın demiyorum ama bu kadar da basit filmlerde oynamasın… İzledikçe insan üzülüyor…

J.Lopez’in işi nedir tam olarak çözemedim. Film afişinde ismini gördükten sonra direkt olarak ürperti geldi ve haksız çıkmadım her zaman ki gibi. Zaten ucu açık olan filme, bir oyuncu daha ekleyelim ortalıkta biraz salata olsun kıvamında… Soygun filmiyle tam olarak alakasız bir karakter oluşturulmuş ve filme dahil edilmiş.
Film hakkında birkaç bir şey yazmak istedim ama bunu yaparken bile fenalık geçireceğimi hissediyorum… 

İzlemeyin, tamamen zaman kaybı.

9.02.2013

The Imposter [2012]


İnsanları kandırmak bazen gözüktüğünden daha basit olabiliyor… 1993 yılında, 13 yaşındaki Nicholas Barclay San Antonio’da kaybolur ve herkes onu bulmak için seferber olur. İspanya da, yıl 1997… Telefon kulübesinde esrarengiz bir çocuk! Bulunur, polis merkezine götürülür. Kim olduğu belli değildir ve biri olmak istemektedir. Biraz şansının yardımıyla bütün kayıp çocuk bürolarını arar, kayıp listelerini tarar ve kaybolmuş bir çocuk dikkatini çeker… N.Barclay!

Yaşanmış gerçek hikaye filmlerine bayılırım. Son zamanlarda önüme böyle örnekler çokça geldi ama bu sefer ki hem yaşanmış hikaye hem de olayı gerçekten yaşayan insanlar anlatıyor. Film olarak çok büyük bir değeri yok gibi gelebilir size ama o bildiğiniz belgesellerden değil, ortada çok çok farklı bir hikaye var…

Başlangıçtan itibaren filmi anlatan insanı dinlemeye ve dediklerine inanmaya başlıyorsunuz. Tabi bu anda acaba Barclay’e gerçekte ne olduğunu ya da olabileceğini düşünüp bu çocuğa küfür ediyorsunuz, ne yaptı acaba, nasıl olsa sonunda açığa çıkacak diye. Ama daha sonralarında çocuğun zekasına hayran kalmak istiyorsunuz, fakat bir dakika, öte yanda acısı çok büyük bir aile!

Sorular sormaya ve olayı olağanca hızıyla kovalamak istiyorsunuz. Bir anda yarısına geldik bile, daha sonra karşılaşmalar, olaylar, olaylar… Sonra bir anda film 180 derece dönüyor ve ilk yarıda hangi hislere kapıldıysanız tam tersine inanmaya başlıyorsunuz. İnanılmaz değil mi, çok fazla düşünmeye ya da yargılamaya yapmaya çalışmayın baştan itibaren sadece olayları anlamaya çalışmak, filmi anlamak açısından daha basit olacaktır.

Belgesel/yaşanmış hikaye tarzında izlediğim en iyi 2-3 filmden biridir diyebilirim. Olayları anlatan insanların, gerçekten o olayı yaşanan insanların duygularını dinlemek ve durumlarını anlamak kimi zaman o kadar basit olmayabilir ama kaybolan biri söz konusu var ortada inanılmaz bir zekanın yanında öylesine büyük hatalar ve aptallıklar var ki inanmakta zorluk çekeceksiniz.

Bu kadar yeter, bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemek isteyeceğinize eminim, fakat spoiler olmasına rağmen ufak bir hatırlatma yapmak istiyorum, filmle ne alakası var diye boşuna düşünmeyin;

Lenslerin, daha doğrusu renkli lenslerin ilk ne zaman kullanıldığını araştırmanız gerekiyor. Unutmayın, olay 1997 yılında geçiyor…

İyi Seyirler…

7.02.2013

Doubt [2008]


‘’Şüphe’’ dediğiniz şey nedir gerçekten?

1964 yılında, karizmatik Rahip Flynn korkunun ve disiplinin gününe yürekten inana Rahibe A.Beauvier’in ateşli bir şekilde savunduğu katı gelenekleri yıkmak için çaba göstermektedir. Bu arada Flynn okuldaki siyahi çocuklardan birine biraz yakın ilgi göstermektedir ve bu ilgiden rahatsız olan Rahibe olayı biraz daha karıştırmak ister. Daha doğrusu bu olaydan ‘’şüphe’’ duyar…

Şüphe öyle bir şeydir ki aklınıza bir kere düştü mü asla gitmez, sonuna kadar gitmek, gerçekleri öğrenmek, doğal olarak şüphenizden kurtulmak istersiniz. İslam inancından, emin olmadığımız zaman kalbimize sormamız öğretilir, ya da bana öğle öğrettiler. Ama ya kendi kalbimizden de şüphe duyarsak o zaman ne olacak. O zaman gerçek şüpheyi nasıl elde edeceğiz ve onu açıklığa kavuşturacağız? Kıskançlığımız, kibrimiz sayesinde, birinin suçlu olduğuna kendimizi inandırabilir ve sonuca ulaşana kadar o doğrultuda gidebiliriz… Bir dakika, o zaman işin içinde biraz da önyargılarımız girmez mi?

Geçmişte bize, kötü-kaka,cıs dedikleri şeyler bizim önyargılarımızdır. Burada size önyargının ne olduğunu açıklamaya gerek yok çünkü işin içine bir de algı girmiş oluyor. İnsanlar neyi algılarsa, ona karşı önyargı oluşturur ve neye karşı bir önyargı oluşturursa ondan şüphelenir diyebilirim. Kabul etmek zordur, ama bir düşünün… Bir şeyden neden şüphelenirsiniz?

Amy Adams; rolü belki biraz fazla kısıtlıydı ama buna rağmen filmde kendinden en çok söz ettiren oyunculardan biri de belki o. Seymour hoffman ise benim gözümde tam anlamıyla karakter oyuncusu. Çoklu kadroda, farklı mekanlar kullanılarak çekilen filmlerde dişe dokunur bir başarısı bence yok, ama üzerine yapılan filmlerde çok iyi, çok iyi adapte olabiliyor ve en iyisini bizlere izletiyor. Yanında ona yardımcı olan M.Streep’i de unutmak olmazdı. Oyunculuk performansları adına tam bir şölen…

Kısır senaryosu, verilmek istenilen mesaj, tek mekanda çekilmesi tarzı olaylardan bahsetmek çok gereksiz, zaten filmin amacı o. Oralara fazla takılmayın, olaya odaklanın istediğinizi alacaksınız havası var. En çok beğendiğim bölümlerden biri de ‘’vaaz’’ kısımlarıydı. Özellikle ‘’dedikodu’’ ile ilgili olanı dikkatli dinlemenizi tavsiye ediyorum, üzerine bir de filmi izlemenizi tavsiye ediyorum…

İyi seyirler.

6.02.2013

Confession [2010]

Biri, sizin çok değer verdiğiniz bir şeye zarar verirse ne yaparsınız?
Ağlarsınız,
Üzülürsünüz,
İntikam almak isterseniz…

Durumu çok iyi olmayan öğretmen, içinde kopan fırtınalara rağmen sınıfa olan olayın ciddiyetini çok sakin bir şekilde anlatmaktadır. Oldukça haylaz olan bu sınıfta öğretmenin kızını öldüren 2 öğrenci vardır ve onlara hayatları boyunca unutamayacakları bir ders vermek ister, içtiklere süte, HIV olan kocasının kanını koyduğunu söyler ve bu olay, herkesin hayatını sonsuza kadar değiştirecektir.

İntikam alma duygusunu hepimiz yaşamışızdır. Eğer biri nedensiz ya da kendi zevkleri uğruna sizin sevdiğiniz, asla kaybetmek istemediğiniz bir şeye zarar vermişse, ortada alınması gereken bir intikam var demektir ve sessiz kalmak asla hiçbir şeyin çözümü olmayacaktır. Nefrete, nefret ile karşılık vermek işin kolay tarafıdır diyenleri şu anda duyar gibiyim ama önemli olan hatasını anlamasını ve pişman olmasını sağlamaktır. Onu keşkelere mahkum etmek ve sürekli keşkelerle boğuşmasını sağlamak, kişiye verilecek en büyük cezadır ve bununla yaşamayı öğrenmek zorunda kalmasını sağlamak da…

Filmin ilk 30-35 dakikasını izledikten sonra, ‘’amaaaaann bu ne be’’ diyerek sakın bir kenara itmeyin, asıl film, asıl hikaye tam olarak siz bu lafı dediğiniz zaman başlıyor. Film, hikayeyi çok basitleştirmiş gibi gözükebilir ama birden çok kişinin düşüncelerine yer verilmiş. Ortada alınmak istenilen bir intikam var ama bu olaya bulaşan herkes kendi bakış açısından bir şeyler demiş. Yani anlaşılacağı üzere basit intikam filmlerinden değil. Türü dram-gizem ve biraz da psikoloji diyebileceğim filmde bu 3 öğeyi harika olarak bağlamışlar.

Demiştim, olayda geçen herkesi konuşturmuşlar diye, işte tam burada asıl olay, çocukların ruh haline inmeyi çok iyi bir şekilde başarmışlar. Hepsinin karamsar taraflarının nedenlerini öğreniyorsunuz ve filmin gizemli yanları da aslında bu itiraflarda saklı, sadece basit bir intikam deyip geçmiyor, hatırlatmak istedim. Böylece film dramatik hayat hikayelerini de çok güzel bir şekilde bağlıyor ve ortaya psikolojik bir film çıkıyor diyebilirim.

Film biraz, ‘’ben yaptım, oldu’’ tarzına bürünmüş olabilir bu noktada ama işte zaten olay da tam olarak bu zaten. İntikam olayına çok fazla yüklenmeyin, dikkatinizi biraz daha karakterler üzerine yoğunlaştırmayı başarırsanız, film bittikten sonra alacağınız zevk iki kat daha artacaktır.

Ne söylenebilir? Oldboy’u izlemiş olanlar el kaldırsın? Tamam, orada bir topluluk gördüm, işte bu filmi en iyi anlayacak olan sinemaseverler, Oldboy’u izlemiş ve filmi %98 oranında anlamış olan insanlar olacaktır. Benzediğini ya da onun kadar iyi olduğunu söylersem, büyük olasılıkla artık film izlemeyi bırakma zamanım gelmiştir diye düşünebilirim. Kesinlikle öyle bir durum yok ama bu filme de bir hak tanımanız gerekiyor diye düşünüyorum.

İşlenişi, hikayeleri, kurgusu ve BAMMM! O bitirici son…