18.03.2010

Shutter Island [2010]

''Bu nasıl bir filmdi?'',''Abi bırak gitme boşuna zaten hiçbirşey anlamıyorsun...'' tarzında söyleyişler duyuyorsanız, bilin ki bu insanların filmlere yaklaşma açıları sizinkinden farklıdır ve siz gerçek bir sinema izleyicisisinizdir.Panik yapmayın boşuna çünkü nasolsa çoğumuz bu filmi %100 olarak anlayamayacağız.

Dennis Lehane'nin (daha önceleri gone baby, gone ve mystic river) kitabından uyarlanmış ve Scorsese'nin elinden çıkan bir film.Hemen başta belirtmem gerekiyor ki , The Silence of the Lambs filminden beri izlediğim en güzel psikolojik-Gerilim tarzı yapım buydu. 138 dakika boyunca sizi esir alacak bir film hakkında konuşmaya artık hazırız. Daniels ve Chuck, Shutter Island denilern bir adaya gider. Mahkumlardan biri kaybolmuştur ve amaçları bu olayı çözmektir. Tabi adada başlarına geleceklerden haberleri yoktur.Olaylar çok karışık bir sırada birbirini izler ve ortalık bir güzel karışır.Bizede ancak böyle bir filmi izlemek kalır!

Filmi analiz ederek buraya dökmek gerçekten çok zor ve imkansız.Çok basit bir açıdan bakmak istersek, tam olarak anlamadığınız bir filmi nasıl anlayacaksınız ki? Ama bazı noktalara dikkat çekmek gerekiyor mesela;

Filmin başlarında adaya girerken Leo ve ortağından silahlarını çıkartması isteniyor.Bu sahnede dikkatlice görüyoruz ki, Ruffalo silahını çıkartırken baya bir zorlanıyor ama silahlar aynı.İlerleyen sahnelerde bir bakıyoruz ki leo'nun silahı sahteymiş.Mesela buradan anlıyoruz ki Kingsley, Leo'nun silahı hakkında yalan söylüyor.

Bunun dışında asıl hikaye parçasını oluşturan kızın ayakkabısız olarak kaçtığı söyleniyor.O halde neden leo sabah mağrada uyandıgı sırada kızın ayağında ayakkabılar var?

Bunun dışında tam olarak hatırlamadığım ama anımsadığım sahnelerden birtanesi, çocukların yemek masasında polis gelmeden önce bir yemek gibi beklendiğinden bahsediliyor ama polis geldiğinde cocuklar yemek masasında değillerken resimlerini leo'ya gösteriyor? Ne iş? Kim onları oraya koydu yada resimler ne zaman çekildi?

Daha birçok simgesel ve olaysal olarak gizemin barındığı filmi izlemeniz gerekiyor.Sadece içinde neler barındırdığını ve kendi adıma çözemediğim birtakım olayları burada paylaşmak istedim sadece.Bunların dışında biraz filmin genelinden bahsetmek ve daha sonra final paragrafına çekmek istiyorum.

Film daha başlarken sizi esir alacağını belli ediyor.Shutter Island'a ilk yanaşma anında ne kadar kasvetli bir ada yaratmışlar.İlk girişte '' Welcome to Shutter Island'' diyen gardiyan görevlisiyle bütün hikaye başlıyor.Kamera efektleri ve ışık inanılmaz ayarlanmış.Bazı sahnelerde sanki sizde o an oradaymışçasına heycanlanıyorsunuz ve bu duyguyu yaşıyorsunuz.E tabi durum böyle oluncada film sizi esir alıyor.Kabul etmek gerekiyor ki yer yer dialoglar biraz fazla uzatılmış ve konu bazı bölümlerde durağan bir şekilde ilerliyor.Buralarda biraz sıkılıyorsunuz ama filmin sonunu tahmin edemediğinizden ve olay sırasında birçok ipucu yakalamaya çalıştığınızdan fazla hissedilmiyor.Filmin müzikleri ise diğer bir dikkate değer unsur olmuş..

Di Caprio'yu çok beğendim filmde.İlk önce inanamadım acaba gerçekten bu izlediğim oyuncu Di Caprio mu diye ama daha sonralarında idrak edebildim.Kendini role iyi kaptırmış ve bize o anki hislerini çok iyi yansıtmayı başarmış.Oscar seviyesinde bir performanstan bahsediyorum burada.Mimiklerini çok iyi kullanarak sizide o anki hissiyatsız yada korkutucu anı yaşatmayı başarıyor.

İşte geldik en karışık bölüme, biraz aklınızı karıştırmak istiyorum.Kendimce film hakkında 2 tane teori yazdım.Acaba gerçekler neler olabilir diye?

1.Teddy 2 yıldır gerçekten bu adada ve gerçekten kendi karısını öldürdü.Evet buraya kadar güzel, devam edelim tedavi olmaya çalışıyor.Partneri gerçekten onun doktoru olduğunu düşünelim.Ama şöyle bir durum var bence, öyle bir mental tedavi uyguluyorlar ki, kendisine asla bu adadan bir daha geri dönemeyeceği hissiyatine kapılıyor.Şöyle biraz daha açalım bunu, uygulanan tedavi tamamen beyniyle alakalı.Verdikleri ilaçlar, efendim tedavi şekilleri sayesinde onu bu adadan ayrılamayacağına inandırarak tedavi etmeye çalışıyorlar.

2.Teddy gerçekten bu adaya partneriyle beraber geldi ve partneri gerçekten bu adada daha önceden çalışıyordu.Sadece gerçek hayatta kendisine eşlik ediyordu.Mağarada gördüğü hatunnun ona söylediklerinden yola çıkarak, bu adadakiler, daha önceden insanlar hakkında herşeyi biliyorlardı.İşte daha sonra aldığı haplar, kahve, sigaralara hepsine birtakım kimyasallar koyarak onları bir deneye tabi tutuyorlar.İşte filmin sonunda gene Chuck ile karşılaşmasında birşey anlaşılıyor ki beyni %100 olarak bu deneye tabi tutulamamış ve bu adadan ayrılamayacağını gene kafaya koymuş.

Benim düşüncelerim başta bunlardı ama daha sonra anlıyorsunuz ki filmin bu tarz 2 teoriyle alakası yok..Tek kelimeyle mükemmel yapılmış ve kurgulanmış bir film izledim ve gerçek ile sanal arasındaki bağlantıyı kurmaya bu denli uğraştım.Mutlaka izlenmesi gereken bir film.İzledikten sonra, insanlarla tartışmaya çalıştığım zaman herkezin söylediği şeyler genelde bir payda altında toplandı.''Sonu olmamış'' İyide filmin sonu yok ki zaten, tamamen seyircinin zekasına yada daha çok yorumuna bırakılmış desek doğru olur.Filmde geçen objeleri, ipuçlarını toplayarak parçaları kendin birleştirip bir son ayarliycaksın.Aranan özellik benim için bir filmde budur.Size buraya 5 sayfa boyunca sonu daha baştan belli olan filmleri yazarım ama kitap misali olmalı biraz.İzlerken filmin içinde kaybolman da gerekiyor aynı zamanda sonunuda olağandışılık ögesini bolcana eklediğin zaman ortaya böyle bir film çıkıyor, başarılı...Notum 10/8.3

UnjustLucifer

17.03.2010

Nine [2009]

Ben 20 yaşında, üniversite öğrencisi, hafta içindeki günlerin ortalama olarak ilk 4-5 saatini bilgisayara, sonraki 8-9 saatini uykuya, sonraki 6-7 saatini okula ve kalan son saatlerini yine bilgisayara adamış birisiyim. Hafta sonu ise genellikle gezerek, tozarak, içerek ve maç izleyerek geçer benim açımdan. Para kazanmıyorum, çalışmıyorum. En çok yazarken yoruluyorum ama buna rağmen o kadar bıkıyorum ki çoğu zaman hayattan, o kadar sıkılıyorum ki, her şey o kadar çok üstüme üstüme geliyor ki anlatamam. Gerçi yaşamayan yoktur, insanın beyninin içinde filler çiftleşiyor gibi hissedersiniz çoğu zaman, kötü olaylar oldu mu üst üste olur, bunaltır sizi. Öyle işte, bu en tembel insana bile olur. Hayattan pek bir beklentisi kalmamış, en rahat, en yayvan insana bile olur.

Nereye mi getireceğim? Nine filminin asıl konusu bir yönetmeni canlandıran Guido Contini'nin (Daniel Day-Lewis) kaşarlık yıllarından bir kesit. Guido biraz orta yaş krizi, biraz hayatındaki fazlalıklar, sorunlar dolayısıyla eski yaratıcılığını kaybetmiş gibidir. Piyasaya muhteşem filmlerle girip şöhret yapsa da, şöhret olduktan sonraki bir kaç filmi fiyasko olarak adlandırılır ve en sonunda çekilmesi planlanan "Italia" adlı yeni filminin senaryosunu bile yazamayacak duruma gelmiştir. Şüphesiz bunun en büyük sebebi de kafasını büyük ölçüde karıştıran hayatındaki kadınlardır. Guido, bu filmle uğraşırken aynı zamanda karısı Luisa (Marion Cotillard), metresi Carla (Penelope Cruz), ilham perisi Claudia (Nicole Kidman), çocukluğundaki fahişe Saraghina (Stacey 'Fergie' Ferguson), Amerika'lı gazeteci Stephanie (Kate Hudson), yapımcısı ve tasarımcısı Lilli (Judi Dench) ve annesini (Sophia Lauren) dengede tutmaya çalışmak zorundadır.

Federico Fellini'nin ünlü 8½ filmi önce Broadway'de bir müzikal olarak gösterildi. Chicago filminden hatırladığımız Rob Marshall ise bunu Hollywood'a uyarladı ve ortaya böyle bir film çıktı. Kadro mükemmel, yani hakikaten mükemmel. 6 dalda Oscar ödüllü Chicago kadrosundan daha iyi bir kadro ama bu kadar yıldıza eşit süre tanımak, yer açmak zor. Filmin en çok eleştirebileceğimiz noktalarından biri bu yer mevzusu ve gereksiz sahneler. Şöyle bir bakınca Kate Hudson'ın ne işi var diyebiliyorsunuz gerçekten. Mevzuyla yakından uzaktan alakası yok, hem hikayesinin hemde müzikal performansının elle tutulur bir yanı yok. Sanki Rob Marshall bu filmi aklında tasarladıktan sonra onu aramış ancak zaman içinde ihtiyacı olmadığını anlamasına rağmen ona söz vermiş ve yer açmak zorunda kalmış gibi. Ayrıca müzikal türü bir film olduğu için şarkılarla ve koreografi ile anılması gereken bu filmde bir kaç parça haricinde diğer müzikler zayıf kalmış gibi ama koreografilerin hepsi iyi, geçer not aldı.

Filmde hiç güzel bir şey yok gibi girdik dan dun, olmaz olur mu? Kadro güzelliklerle dolu bir kere, Kate Hudson ve Fergie biraz şişmiş onun haricinde Nicole ve Marion ağızları açık bırakan güzellikleriyle karşımızdalar. Penelope yürek hoplatacak cinsten ve bu 5 ismin yanında Judi Dench ile Sophia Lauren tatlı öncesi ana yemek gibi gitmiş. Olumlu anlamda. Yine de filmi beraber izlediğim arkadaşıma "En güzeli hangisi?" diye sorduğumda onun da benimle hemfikir olduğunu anladım: Marion Cotillard! Ve bu güzellikler inanılmaz bir karizmayla, Daniel Day-Lewis ile birleşmiş. Lewis hem İtalyan aksanıyla İngilizce konuşma işini iyi becermiş hem de üzerinde büyük baskı olan, aynı anda binlerce dertle boğuşan ve bunlardan sıyrılmaya çalışan, çaresiz yönetmen rolünü hakkını vererek oynamış. Arkadaşım filmden sonra "Lewis'in yerini doldursa doldursa Benicio Del Toro doldururdu bu filmde." dedi, biraz düşündükten sonra hak vermedim değil. Müziklerden de Fergie'nin söylediği "Be Italian" ve Marion'un filmin sonunda söylediği "Take it all" enfes. Zaten "Take it All" en iyi orijinal müzik dalında Oscar'a aday oldu. Penelope Cruz'un müzikal performansı ise kızlara ilgi duyan kişilere 5 dakikalık bir zevk yaşatıyor. Allah'ım o nasıl bir seksapalitedir! Enfesti hakikaten, onun yanında rolünde de çok iyiydi ve o da bu filmden Oscar'a aday olarak çıkanlardan, en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında.

İyi ve sıkı bir müzikal film izleyicisi değilim ama herşeye rağmen Moulin Rouge ve Chicago'nun açtığı kapıdan iyi bir şekilde girip bu güzel filmleri devam ettiriyor Nine. Bize de keyifle izleyip olabildiğince maksimum eğlenmek düşüyor. Son olarak kostümlere ve makyajlara ayrı bir alkış. 7/10

Beercholic

An Education [2009]

Meşhur Nick Hornby'nin yazarlığını Lynn Barber ile paylaştığı, Oscar'da da en iyi yabancı film dalında aday olan An Education filmi kendi içinde çelişik ve birçok soruyu akıllarda bırakarak biten bir filmimiz.

Şöyleki, çalışkan lise öğrencisi bir kızımız var. bu kızımız bir kız lisesinde okumakta, ailenin de tek çocuğu. Ve başta babası olmak üzere kızlarının hayat ile ilgili planlarını tamamen Oxford üniversitesine girmesi üzerine kurmuşlar. Ve fakat günün birinde kızımız orta yaşlı bir adamla tanışır, ki adam çok cazibeli ve karşısındaki herkesi, hemen her konu hakkında ikna etme kabiliyetine sahip. Adamımız kızımızdan pek hoşlanır tabi ve onunla vakit geçirmeye başlar ve olaylar gelişir.

Film 1960'lı yıllarda İngiltere'de geçiyor. O dönemin atmosferini yansıtması açısından oldukça başarılı bir film.Oyunculuklar da bir o kadar iyi. Replik olarak da çok problemli bir film değil. Hatta bazı bazı cinsiyet ayrımcılığı, kadınların eğitimli olmalarının kendi hayatları üzerinde yaratabileceği kısıtlı etki gibi konulardan bile bahsediyorlar. Ama şimdi buradan söyleyemeyeceğim zira spoiler olacak ama filmin en büyük problemi bence, kadının eğitim ile olan ilişkisini salt iyi evlilik ihtimalinin daha güçlü olması üzerine kurmasıdır.O dönem İngiltere'yi merak edenler için seyirlik bir film hatta kısmen Fransa'yı da görüyoruz, güzel Birkaç şarkı inliyoruz, iyi oyunculuklar izliyoruz. Ama filmin sonunda kafamızda büyük bir soruyla başbaşa kalıyoruz.

Şu kadarını söyleyeyim, filmde kıza çizilen portrenin aynısı, bugün Türkiye'de büyük şehirlerde en alt sınıfa tabi şekilde yaşayan insanlar arasında mevcut. Oscar'a neden aday olduğunu tartışmıyorum zira akademi propangandayı ve sinemanın ekonomik tarafını pohpohlamayı pek sever. Dolayısıyla bu film de akademinin ekonomik kaygılarla şişirdiği filmlerden biri olarak tarihin tozlu sayfalarında yerini alacaktır.

High Fidelity ve About a Boy'dan sonra Nick Hornby'e pek uymadı bu film zanlımca.

Sinem

Başka Dilde Aşk [2009]

Film sinemalara geleli ve sanırsam gideli baya bir zaman geçmiş.Ankarada, ancak Metropol sinemasında bulabildim.Gidip izlemek iyi bir fikir gibi geldi.Çok met ettiler, bende film hakkında hiçbirşey bilmeden filme gitmeyi tercih ettim.

Grafik tasarım mezunu bir genç kütüphanede çalışıyor.Kendisi sağır.Günlerden birinde bir arkadaş partisinde bir kızla tanışıyor ve gece yatakta bitiyor.Daha sonra kızın ve oğlanın hayatı değişiyor ve birbirlerine aşık oluyorlar.Tam anlamıyla başka dilde bir aşk yaşıyorlar.

Son yıllarda izlediğim en iyi ve özgü filmdi.Neresinden başlayalım? Güzel bir olay örgüsü vermişler, sahne sahne bahsetmek istemiyorum ama dikkat çeken yerler vardı.Mesela biriyle tanışıyorsun bir barda ama hiç bir şekilde senle konusmuyor. Hadi bunu bir olasılık olarak sayalım.Ama eve gidene kadar sen tek kelime etmedin, eve girdin, yatağa girdin ve ancak iş bittikten sonra sağır oldugunu anlıyorsun.EVet biraz fazla olasılık varmış gibi geliyor insana ama hikayemiz böyle başlıyor.

Cocuk aynı zamanda kürekçi.Filmde kürekle alakalı bazı sahneler var ama nasıl desem çok ilginç geldi.Filmin sonunda çok önemli bir yarış olması gerekiyor ama o sahneyi baya bir kısa kesmişler.Biraz daha bahsedilebilirdi, film zaten süre olarak yeterince kısa sürede bitirilmiş..

Filmin teması engelli çocugun dramı ve başka dilde yaşanan aşk.Ama neden kızın çalıştığı sendika davasını bu kadar ortaya çıkartmışlar.Filmde 3-4 tane belirgin konu var.Mesela tam evlenmek üzereyken bir gece sokakta sevgilisi bıçaklanan timuçin var.Bunun dışında aşk yaşayan kızın erkek arkadaşı var.Bunun dışında kızın sendika davası var.Filmde belli bir tema var ama gereksiz eklemeler yapmışlar.Eylem sahnesi biraz fazla uzamış ve hani asıl konunun işlenmesi gereken yerde biraz ilginç durmuş, konuyu dağıtmış.

Gerçekten sağır olarak bir aşk yaşamayı süper olarak anlatmışlar.Başlarda söylemiştim ama bu tarz bir film daha önce yapılmamıştı sanırım.süper bir denemenin başarıya ulaşması olarak filmi özetleyebiliriz.O kadar güzel anlatmışlar ki, gerçekten insan bir ara kendisini o sahnelere koymak istiyor.Acaba ben konusamasam yada sevgilim konusamasa acaba nasıl ilişkiyi yürütebilirdik diye.

Filmin büyüsünü daha fazla bozmadan hemen Mert Fırat'dan bahsetmek istiyorum.Aynı şekilde son yıllarda gördüğüm eşsiz bir oyunculuk performansı.Şöyle aklıma gelen ilk rol Pacino'nun körü oynadığı filmi.Evet karşılaştırma yapmak istemiyorum tabiki, ama Mert'in oyunculuk performansıda en az Pacino kadar seyirciyi tatmin edicek seviyedeydi.

Filmin sonu aynı şekilde tatmin edici olmuş.Herkese tavsiye ediyorum, dvd si yakında internete düşür.Mutlaka indirip izlenmesi gereken bir film.1 saat 38 dakika böyle bir film için az kalmış denebilir.İzlerken bir korkumda Issız Adam gibi bir son yapacaklarıydı.Ama bunu denememişler bile.Tabiki biraz hüzünlü son herzaman iyidir bu tarz bir film için ama en azından konu içinde kalmışlar.Notum 10/8 olacaktır.Özgü bir senaryo, süper oyunculuk performansı, anlatılmak istenen dramın anlatılış biçimi...

UnjustLucifer

16.03.2010

Aylık Tıklanma #8


Mart ayı neredeyse bitecek ama ben bunu ancak koyabiliyorum.Bunun yanına eklemek istediğim bazı şeyler var...

Daha önce hayatım boyunca kalmadığım bir ders ve okul karmaşası içindeyim. Fazlasıyla farkındayım ki blog su aralar rüzgarı arkasına almış bir şekilde devam ediyor.Arada yazan yazar arkadaşlarımız da olmasa tamamen ölü bir kasabayı andıracak olmasından korkuyorum.

Neyseki arada birşeyler yazanlar var.Bu süre içinde, ne yazık ki hiç film izleyemiyorum ve doğal olarak herhangi birşeyler yazamıyorum.Bu durum umarım geçici olur ve umarım arada biraz boşluk bulabilirim.

Bizi takip etmeye devam edin.

15.03.2010

Invictus [2009]

Irkçılık temalı bir Afrika filmi olacaktı ve ben bu filmi izlemeyecektim? Bu filmde birde ragbi ön planda olacaktı ve ben bu filmi sinemada izleme fırsatını tepecektim? Tepmedim tabii, yurdum insanı Recep İvedik 3 ile fazla haşır neşir olunca bu filme gelecek potansiyel arkadaş bulamadım. Bende en iyi bildiğim işi yaparak bir kez daha sinemaya yalnız gittim, yalnız bu sefer ilk defa koca salonda filmi yalnız izledim. Yani tek başıma sinemaya gitmek hobimdir ama hiç salonda bir tek ben olmamıştım, bu da oldu. Gerçi bir kız, bir de erkekten oluşan bir çift de benimle beraber girdiler hatta ben onları rahatsız etmemek için biraz önlerine oturdum ama filmin 20. dakikalarında falan çocuğa telefon geldi, bağıra bağıra konuştuktan sonra bir yere çağrıldıklarını anladım. Doğru tahmin, apar topar kalkıp gittiler, ben de evimdeymişim gibi yayıla yayıla izledim.

Nelson Mandela (Morgan Freeman) 1990'da Robben Adası'ndaki hapishaneden serbest bırakılır. 1994'te seçimlere girer ve Güney Afrika'daki siyahi ırkın oylarını alarak başa gelir. Bu, ülkeyi uzun yıllar beyazların yönetmesinden sonra siyahların zaferi olarak görülür. Herkes Mandela'nın beyazları ezeceğini düşünürken onun kafasındaysa kardeşlik planları vardır. Robben Adası'nda beyazlar tarafından her gün işkencelere maruz kalmasına rağmen onlarla yapmak istediği kardeşlik.

Önce işe kendine en yakın yerden başlar. Siyahi korumalarının yanına beyaz korumalar da tutar. Böylece halka ne düşündüğünün mesajını verir az da olsa. Ancak bu fikrini sağlamlaştırması ve tüm ülkeyi bir araya getirmesi için daha büyük bir şeye, daha büyük bir mesaja ihtiyacı vardır. 1995 Dünya Ragbi Şampiyonası! Spor insanlara herşeyi unutturur. Spor, dostluk ve barışı simgeler. Güney Afrika'da ragbi beyazların oyunudur. Buna karşın siyahlar futbol oynar daha çok. Ragbi takımının adı Springbok'tur. Mandela başa geçmeden önce yıllarca siyahiler tarafından reddedilmiş bir takımdır bu. Takımda sürekli beyaz oyuncular çoğunluktadır ve ülkedeki beyazlar bu takımı desteklerken, siyahlar her maç Springbok kimle karşılaşırsa onu desteklemiştir. Buna çocukluğundaki Mandela'da dahil. Mandela başa geçtikten sonra siyahi yönetim kurulu kendi arasında bir oylama yapar ve Springbok'un isminin, renginin, armasının vs. değişmesini ister. Ancak Mandela'nın amacı ülkenin rengini siyaha boyamak değil, siyah-beyaz karışımını sağlamaktır. Böyle bir şeye izin vermeyeceğini belirtir ve Ragbi takımına destek olur. Ragbi kaptanı François Pienaar (Matt Damon) ile bir konuşma yapar ve takımın arkasında olduğu mesajını verir.

Konudan biraz fazlaca bahsettim ve spoiler içerikli şeylerde olabilir lakin film sürprizlerle dolu öyle aman aman bir film değil. Bir belgesel tadında izliyorsunuz filmi. Yönetmen Clint Eastwood 'Million Dollar Baby' deki gibi bir kahramanlık hikayesi daha çıkarmış ortaya. O filmi Oscar almasaydı muhtemelen bu filmi alırdı zira bu filmde ondan eksik bir nokta hemen hemen yok. Sinematografi mükemmel, bir kaç hatalı ragbi sahnesi dışında maçın olduğu sahneler, yakın çekimler enfes. Seyircilerin sürekli kendisini tekrarlaması basit gibi görünen ama göze batan bir hata. Bir kaç sahnede çok gereksiz, konunun dışında, konseptle alakası olmayan sahnelerin fazlalığı can sıkıcı olmuş. Film bu kadar uzun olmayabilirdi yani.

Öte yandan iki başrol karakteri mükemmel oynamış. Morgan Freeman mı, Nelson Mandela mı anlamadık zira Mandela yaşasaydı ve kendisini oynasaydı muhtemelen daha gerçekçi olmazdı. Morgan Freeman bu rolüyle en iyi erkek oyuncu ödülüne aday oldu Akademi'de ancak Jeff Bridges'a kaptırdı ödülü. Keza Matt Damon'da en iyi oyununu çıkarmış olabilir kariyerindeki. O da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne aday oldu ama o da ödülü, favori Christopher Waltz'a kaptırdı. Rollerini iyi oynamalarındaki en büyük faktörde oynadıkları kişilere benzemeleri. Morgan baba Mandela'ya zaten benziyor ve iyi bir makyajla bire bir kopyası yakalanmış. Matt Damon, Pienaar'a tam olarak benzemiyor ama vücudu, yüz ifadesi tam bir ragbici çevikliği taşıyor.

Ragbiden bahsedelim biraz. Ben iyi bir ragbi takipçisi değilim ama 8-9 full maç izlemişimdir. Gerçi bu beni Türkiye standartlarında iyi bir ragbi takipçisi yapabilir. Ki ön çapraz bağ sakatlığım olmasa hayallerimden biri Kadıköy Rugby Kulübü'nde oynamaktı, irtibata da geçmiştim. Filmde 95 Dünya Kupası'na tümüyle sadık kalınmış. Bütün skorlar bire bir işlenmiş ve geniş ayrıntılı olarak gösterilen final maçı da bire bir. Sayıların oluş biçimi dahil bire bir. Spoiler olur mu olmaz mı bilemiyorum, normalde olur ama bana sorarsanız olmaz, final maçının gerçek sahnelerini şuradan izleyebilirsiniz. Bir ragbiseverin kaçırmaması gereken, ragbiyle alakası olmayanların da izleyip bu sporu sevmesini sağlayabilecek bir film.

Son olarak Afrika, Irkçılık, Ragbi konseptli bu filmden umduğumu bulduğumu, hatta umduğumdan daha fazlasını bulduğumu söyleyebilirim. William Ernest Henley'nin aynı isimli şiiri de filmde önem taşıyor. Özellikle "I am the master of my fate, I am the captain of my soul" diye geçen son iki dize, filmin bir nevi küçük özeti. "Ragbi centilmenler tarafından oynanan bir holigan sporu iken futbol holiganlar tarafından oynanan bir centilmen sporudur." klişe genellemesi bu filmde de geçiyor. 8/10

Beercholic

8.03.2010

2010 Oscar Ödülleri Tahminleri

Hazır oscar yaklaşırken bende her sene şaşırmaya devam ederken bu senede bir tahmin yapalım.. %80 ine yakın bir kısmını izlediğim filmler arasından yapılan seçimlerim ağırlıklı olmak şartıyla ben ödülleri bu şekilde dağıtırım;









BEST SUPPORTING ACTOR
Christoph Waltz "Inglourious Basterds"

BEST SUPPORTING ACTRESS
WINNER: Mo'Nique "Precious: Based on the Novel Push by Sapphire"

BEST VISUAL EFFECTS
WINNER: Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham & Andy Jones "Avatar"

BEST ACTOR
WINNER: Morgan Freeman ''Invictus'' ama büyük olasılıkla Jeff Bridges "Crazy Heart"

BEST ANIMATED FEATURE
WINNER: "Up"

BEST DIRECTOR
WINNER: Kathryn Bigelow "The Hurt Locker" ama James Cameron alırsa şaşırmam.

BEST DOCUMENTARY FEATURE
WINNER: "The Cove"

BEST ADAPTED SCREENPLAY
WINNER: Jason Reitman & Sheldon Turner "Up In The Air"

BEST ORIGINAL SONG
WINNER: The Weary Kind "Crazy Heart" ama Nine filminden ''Take It All'' isimli şarkıyıda dinlemek gerek

BEST ORIGINAL SCORE
WINNER: Michael Giacchino "Up"

BEST ART DIRECTION
WINNER: Rick Carter, Robert Stromberg & Kim Sinclair "Avatar"

BEST EDITING
WINNER: Bob Murawski & Chris Innis "The Hurt Locker"

BEST COSTUME DESIGN
WINNER: Sandy Powell "The Young Victoria" alır gibi gözüksede Nine'a birşeyler çıkabilir

BEST ORIGINAL SCREENPLAY
WINNER: Quentin Tarantino "Inglourious Basterds". Ama Hurt Locker gerçeğinide unutmayalım

BEST MAKEUP
-WINNER: Barney Burman, Mindy Hall & Joel Harlow "Star Trek"

BEST CINEMATOGRAPHY
WINNER: Christian Berger "The White Ribbon" acaba Avatar?

BEST SOUND
WINNER: Paul N.J. Ottosson & Ray Beckett "The Hurt Locker"

BEST SOUND EDITING
WINNER: Christopher Boyes & Gwendolyn Yates Whittle "Avatar"

BEST FOREIGN FILM
????

BEST ACTRESS
WINNER: Sandra Bullock ''The Blind Side'' ama Merly Streep ''Julie and Julia''

BEST PICTURE
WINNER: "The Hurt Locker"

4.03.2010

Invictus [2009]

Morgan Freeman'ın da, Matt Damon'un da, Clint Eastwood'un da kariyerlerindeki en üst nokta yakıştırmasını yapabileceğimiz filmde Nelson Mandela'nın hapisten çıkıp da ülkesinin başına geçtikten sonra yaptığı "insani strateji"nin ürünü olan Güney Afrika Rugby Takımı Springbok'un yakaladığı olağanüstü başarı anlatılıyor...

Siyahilerin, yıllar boyunca onları ezen beyazlardan intikam alma duygusunu törpüleyen bir devlet başkanı olarak tüm ülkenin birbirini kucaklamasını sağlayan Mandela, bunu gayet şık ve ilgi çekici bir stratejiyle yapıyor; ülkenin vasat rugby takımına enerji ve moral doping ederek...

Springbok, karşısında kim oynarsa siyahların onu desteklediği bir "beyaz" takım. İçlerindeki tek siyahi ise Chester... Mandela bunu umursamadan göreve gelir gelmez hazırlık maçına gidip ona oy vermemiş olan tüm takımın elini sıkıyor seremonide... Sonra takımın kaptanı Francois Pienaar (Matt Damon) ile görüşüyor ve ülkede düzenlenecek olan Dünya Kupası için görüş alışverişinde bulunuyor...

Anlatılan tek şey, rugby değil... Mandela'nın da dediği gibi; "Rugby sadece insani bir hamle" Filmde bir ulusun sıfırdan yaratılması ve içindeki ırkçı çimentonun kırılması anlatılıyor ve bu gerçekten başarılı bir şekilde yapılıyor... Öyle ki, Mandela'nın kendisi bile kendi rolünü Morgan Freeman kadar ustaca oynayamazdı... Çekim ise mükemmel özellikle final maçındaki görüntüler takdire şayan...

Hayatımda izlediğim en etkileyici ve en görkemli en dokunaklı filmlerden biriydi... Sadece insanın içini ısıtmakla kalmayıp güzel bir hikaye sunan film için usta Eastwood'a gerçekten büyük bir teşekkür borçlu sinema dünyası...

Son olarak filme de çıkış noktası yaratan dizeleri yazalım:

"Ruhumun kaptanı benim/ Kaderimin efendisi benim"

brokoli

3.03.2010

Nine [2009]

Yaratıcı bir senarist olan Guido, tıkanmıştır. Kelimenin tam manasıyla çökme noktasına gelen ancak yeni filmi için gerek basınca gerekse menajeri tarafından sıkıştırılan Guido çareyi kaçmakta bulur...

Bir spaya gidip dinlenmeye başlayan Guido, hastalandığına kanaat getirir... Şimdi hem hastalığıyla, hem karısı da dahil çevresindeki kadınlarla hem de yazmak zorunda olduğu bir senaryoyla uğraşması gerekmektedir...

Film bir müzikal neyi gerektiriyorsa her şeyi barındırıyor. Üstelik yetenekli ve "güzel" oyuncular da cabası... Öyle ya, bir tarafta Penelope Cruz, bir tarafta Nicole Kidman bir tarafta Fergie diğer yanda Marion Cotillard... Daha ne olsun...

Konular çok akıcı. Komedi ve drama unsurları çok güzel harmanlanmış. Oyuncular mükemmele yakın oynayınca ortaya da insanın içini kıpır kıpır eden bir dakika bile göz kırptırmadan izleten bir film çıkmış...

Şarkılara gelecek olursak; ben daha çok Cotillard'ın söylediği "My Husband Makes Movie" şarkısıyla, filmin de tema müziği olan "Be Italian"a bayıldım... Ama bütün şarkılar güzel ve dahası güzel söylenmişler... Tabii Cotillard'ın diğer şarkısı "Take It All"a da bir saygı duruşu şart gibi...

Başroldeki Danny-day Lewis ise tek kelimeyle "karizmatik". Sigara bir insana bu kadar mı yakışır? *Yasal uyarı: Sigarayı tasvip etmiyoruz :)*

brokoli

1.03.2010

The Wolfman [2010]

Öncelikle uzun süredir film izleyemiyordum bunu belirteyim. Gerek yoğunluktan, gerek çıkan ekstra işlerden, üniversiteden vs. gerekse de bu aralar gözlerimi dizilere kaptırdığımdan. En son izlediğim film Sherlock Holmes'tü hatırlarsanız. O da 19. yy İngiltere'sinde geçiyordu sanırım, The Wolfman'de öyle.

19. yüzyıl'ın sonlarına doğru, yanlış hatırlamıyorsam 1891 yılında, kasvetli bir Londra'da geçiyor konu. 1941 yılında çekilen orijinal The Wolfman senaryosuna sadık kalınmış. Lawrence Talbot (Benicio Del Toro), kardeşi Ben'in sevgilisi Gwen Coffine'in (Emily Blunt) kendisine yazdığı mektupla kardeşinin öldürüldüğünü öğreniyor ve babası Sir John Talbot'ın (Sir Anthony Hopkins) yanına, evine geri dönüyor. Lawrence, babası ve Ben'in kız arkadaşı, Ben'i öldürenin kim olduğunu bulmaya çalışıyorlar. Bunu yapanın bir yaratık olabileceğinden de şüphe ediliyor, aklı başında olmayan bir kaçık olabileceğinden de. Hatta o sıralarda Londra'da bulunan göçebe bir ırk olan çingenelere dahi atılıyor bu suç. Ancak dolunayın çıktığı gecelerden birinde bu cinayetin sahibinin kim olduğu belli oluyor.

Lawrence bu kurt adamın peşine düşerken ısırılıyor. Ölmüyor fakat bir süre sonra yaraları çok çabuk iyileşiyor, karakteri değişiyor. Ve yine dolunaylı gecelerin birinde, içindeki yaratık ortaya çıkarken, kendini hem cinayetler işlerken, hem sorunlu çocukluğunu sorgularken, hem de Gwen ile birlikte yasak bir aşk yaşarken buluyor. Dedektif Abberline (Hugo Weaving) ise bu olayın peşini bırakmayanlardan.

Jumanji'nin yönetmeni Joe Johnston'ın yönettiği bu filmde elbette bir çok artı var. Mesela bir düş sahnesi var yaklaşık 1.30-2 dakika süren, hakikaten bir yönetmenlik başarısı. Makyajlar mükemmel. 2010 teknolojisinden sonuna kadar yararlanılmış. Kadro muhteşem. Benicio Del Toro her zamanki gibi enfes oynamış ve kurtadam benliğine yakışmış. Yine o oynadıktan sonra başka kimseyi o role düşünemiyorsunuz. Yüz hatları falanda epey bir uygun yani. Sir Anthony Hopkins'e zaten laf yok. Emily Blunt'ta zarif İngiliz leydisi rolünü kotarmış bütün güzelliğiyle. Sadece Hugo Weaving'in ara ara yakışmadığı dakikalar olmuş ancak o da bir eksik sayılmaz. Kadro muhteşem yani anlayacağınız ama buna rağmen bir şeyler eksik sanki. Bir ruh eksik. 1941 yapımı film hiç ellenmese olurmuş diyesi geliyor insanın. 2010 yılında bu tip zayıf bir senaryo görmek insanı, hele de 1941 yılındaki efsaneyi izlememiş bir insanı sıkabiliyor.

Yine de türün meraklıları için, Old School korku filmlerinin meraklıları için ideal bir film. Filmde The Lord of the Rings serisine de bir gönderme var. Sürpriz olsun. Kadro müthiş, 1941 yapımına sadık kalınmasaymış, mesela bir Sherlock Holmes'teki gibi ufak tefek değişiklikler konulsaymış ve çok daha değişik, çok daha şaşırtıcı bir sonla bitseymiş daha iyi olabilirmiş. Yine de görsel efektler muhteşem, dönüşümler ve sondaki iki büyük kurt adamın kavgası enfes. 7/10

Beercholic