6.08.2010

Ghost Dog: The Way Of The Samurai [1999]

Sevdiğim ya da sevebileceğim tarz filmlerden biri olduğunu düşünüyordum. Sonuçta Jim Jarmusch yönetmen ise o filmler mutlaka izlenmeli olanlar sınıfıma girer ama ne yazık ki bu düşünceyi tekrar bir gözden geçirmek zorunda kaldım. Filmin hikayesi;

Ghost Dog’un hayatına yön veren iki şey var. Hagakure: The Way of the Samurai isimli kitap, onun yaşam tarzını belirliyor. Yıllar önce hayatını kurtaran yerel bir mafya adamı ise onun bir sonraki görevini belirliyor. Samuray kodlarına göre yaşayan münzevi adam, hayatını kurtaran adama sadakati nedeniyle onun bir silahına dönüşmüş durumda.

Bu filmi anlatmak da filmi anlamak kadar zor ne yazık ki şu durumda..

Greatest Movie Scenes #2

GoodFellas [1990]

İzlediğim zaman eğlendiğim bir sahneydi. Joe Pesci '' I amuse you? '' .. Daha sonra Ray Liotta konuşma sırasında istemsiz olarak '' funny '' der. DeVito bunun üstüne çıldırarak; "Whaddaya mean I'm funny?...Funny how? I mean, funny like a clown? I amuse you?"

Sadece diyalogları değil, senaryosu ve oyuncu kadrosuyla çok sağlam filmdi.

Superman ve C.Nolan


Başlangıç filmiyle isminden birkez daha söz ettiren Christopher Nolan, yapımcı olarak yer alacağı Superman: Man of Steel filminin başrolünde, 2006 yılında Superman Returns’le karşımıza çıkan Brandon Routh’un yer alması bekleniyor.

Ellerinde çok iyi bir senaryo olduğunu belirten Nolan, bu iş için heycanlanıyormuş. Şöyle söyleyim, bence doğru bir seçim yapmışlar. Kimin oynaması ve senaryoyu eline verip filmi yapmasını beklemeleri ne denli onları kurtaracak göreceğiz, ama ölmüş bitmiş, artık arka sokaklarda elinde tinerle dolaşan Superman'ı kurtarabilecek tek adam belki de...

Bu alıntıyı herzaman sevmişimdir;
''Adam gibi bir film yapabilseler bile tayt üstüne don giyen bir kahramanın karizmasını kurtarabilirler mi merak ediyorum doğrusu''




5.08.2010

Greatest Movie Scenes #1

No Country For Old Man [2007]

Birde bunu deneyelim. Tarihten ya da yakın zamandan, hoşumuza giden, unutamadığımız sahneleri yayınlayalım. Bakalım neler izlemişiz, neler aklımızda kalmış, hemde unutulmaz karakterleri tekrar hatırlayalım...

Hatırlamak diyince; Javier Bardem'in Oscar aldığı ''Chigurh'' karakterini kim unutabilir? Tüm zamanların en acımazsız katil rollerinden biriydi belkide. Filmi izlenebilir yapan yegane unsur.

4.08.2010

Celda 211 [2009]

”En iyisini yapmaya çalışıyorum”

Hollywood’dan sıkıldıysanız alın tam size göre bir kaçış filmi. Ortalıkta bu filmi daha önce duyduğunuzu sanmıyorum, duymuş olsanız bile afişinden dolayı bir daha bakmazsınız herhalde. Konusunu hemen özetlemeye çalışarak başlayalım; Juan hamile karısından ayrılır ve gardiyan olacağı hapishaneye gider. Aslında işe ertesi gün başlayacaktır...



3.08.2010

Iron Man [2008]

Zamanında ilk film çıktığında izledim, tamam bugün, tam zamanı diyerek geçiştirdiğimden, önce ikinci filmi daha sonra birinci filmi izlemek zorunda kaldığım serilerden bir tanesi daha...

Milyoner sanayici Tony Stark, istemeden yaptığı bu çalışma sırasında kendisi için de gizlice zırh üretiyordu. Böylece Çinliler’in kontrolünden çıkarak onları durdurabileceğine inanıyordu. Çin’den kaçıp ABD’ye geri döndüğünde tehlikeli bir komplonun varlığını keşfedince durdurabilmek için de Demir Adam’a dönüşüyordu.

Konusuyla fazla ortalığı karıştırmaya gerek yok. Ben şahsen konusundan daha çok filmin geneline bakma taraftarıyım. Eğer konuya bakıcak ve filmin içini dışına çıkartma girişiminlerinde bulunacak olursak, yazıyı başlamadan bitirmek zorunda kalabiliriz. Öncelikle çok iyi bir aksiyon olmuş. Aksiyon sahnelerinin bolluğu hemen göze çarpıyor ve bu alanda izleyiciyi doyurmayı başarmışlar. Aynı zamanda aksiyon sahnelerini bizlere izletirlerken, içine güldürü öğelerini de eklemişler ve ortaya tadından yenmez bir eser çıkmış.

Efektleri çok güzel kullanmışlar lakin daha fazlası zaten fantastik olan filmin, daha da rayından çıkması anlamına gelebilirdi. Filmin ilerlemesi '' daha bitmedi, devamı olacak'' niteliğinde, bunu söylemek için ikinci filmi izlemiş olmak gerekmiyor elbette.

Robert Downey hakkında söylenecekler biraz toparlama niteliğinde olacak, sadece bu filmle alakalı değil. Bu serinin filmlerini dahil edelim ve Sherlock Holmes'de dahil olmak üzere 2008 den itibaren 2 yıldır bir R.D.Jr dönemine girdik. Başarılı yapımları ve filmlerde kendine has duruşu ve mimikleriyle bütün dikkatleri üzerine topladı ve bunun eseri olarak (sadece bunlar bir ölçüt tabiiki değil) S.Holmes 2 geliyor. Duruşundaki muzurluğun yanında, esprileri yaparken ki doğal hali ve gerektiği zamanda bir o kadar ciddi olarak oynuyor olması gerçekten çok takdir edilesi. Umarım bu tür başarılı projelerde oynamaya devam eder ve ''ayak takımı'' dediğim, her yere giden, her seferinde sinemada olayim da gerisini hallederiz mantalitesine girişmez!

Uzatmanın gereği yok, kendisini yeteri kadar satan ve yeteri kadar pazarlaması yapılmış bir film. Hazır ikinci filmi izlemişken; ilk filmdeki yoğun aktiviteyi ve aksiyon dozunu, ikinci filmde görememiş olmamız üzücü. İyi seyirler...

2.08.2010

The Ghost Writer [2010]

Kendime göre bu yılın (2010) şu ana kadar ki en ‘’komple’’ filmlerinden birini izledik ve gerçekten çok memnun kaldım. Filmi izledikten sonra, hatta biraz daha dürüst konuşmak gerekirse, bu yazıyı yazdıktan sonra biraz internette acaba neler demişler hakkında diye okuma fırsatım oldu.

Filmimizin konusu; İngiltere’de başbakanlık yapmış olan eski bir politikacı, anılarını yazması için bir yazarla anlaşır. Hayatını riske etmek pahasına, geçmişte sır gibi saklanan gerçekleri anlatmaya kararlıdır. Birde gazetecimiz vardır ki, bu hikâyeyi merak etmekte ve kendisi ilk ağızdan dinlemek istemektedir. Kendinden önce bu işi yapan gazetecinin başına gelenler acaba kendisinin de başına gelecek midir, yoksa araştırmacı-gazeteci rolüne soyunarak biraz daha heyecan mı arayacaktır?


Martin Scorsese 3D Yaparsa?..

Son zamanlarda yapılan 3D filmler ve bu kervana katılmak isteyen yönetmenler. M.Scorsese'de bu gidişata kayıtsız kalmayarak yeni filmi Hugo Cabret'i 3 boyutlu olarak çekecekmiş.

Sacha Baron Cohen, Ray Winstone ve Ben Kingsley gibi ünlü isimlerin yanına son dönemin işleri yolunda giden aktörü Jude Law'ın da katılmasıyla kuvvetli bir kadro oluşturmuşlar.

Bu 3D davasının nereye kadar gideceğini merak ediyorum. Hoşa giden filmlerin olduğu kadar, zaten olmayan kaliteyi, iyici düşürdüğüne inanıyorum. Kendi adıma; bazen teknolojinin başımıza iş açabilceğini gösterdiği anlardan biri olarak görüyorum ''3D'' teknolojisini şu aralar...

İleride neler olacak, görelim...

1.08.2010

You Don't Mess with The Zohan [2008]

" It's a beatiful life..."

Aslında her şey bu cümlede gizli, filmin şarkısı tüm mesajı içinde barındırıyor. Zohan'a bulaşma hayatı sadece güzel yönleriyle ele alıyor. Amerika'da geçen hikayede dert yok tasa yok! her şey tıkırında. Ama zaten unutmamak lazım burası amerika! neyse biz önce senaryodan konuşalım.

Zohan adlı süper güçleri olan azgın adamımız israil ordusunda görev alır ve sürekli savaştırılır. Ama o bundan bıkmıştır ve tek hayali olan kuaförlüğü yapmak üzere yola çıkmaya karar verir. Son çıktığı görevde kendini ölü gibi göstererek amerika'ya kaçar. Tabi burda bir süre amerika'nın amelesi olduktan sonra kendine yeni bir çevre edinir, aşkı bulur ve ondan sonrası işte dediğim gibi "It's a beatiful life " ya da diğer deyişiyle amerikan rüyası... Aslında böyle bir özet yazmak istemezdim ama henüz izlemeyenler bana inansın ki benim yazdığım, her sinema sitesinde bulabileceğiniz özetlerden daha fazla anlatıyor filmi, daha doğrusu daha iyi anlatıyor! Şimdi filme daha detaylı döneceğim...

Zohan'ın Israil ordusundan olduğunu oraya yazmamın bir nedeni var çünkü zohan kafayı israilliliği ile bozmuş durumda ve filstinli düşmanları var. Kısacası film bir orta doğu siyaseti parodisi niteliğinde ama nedense finale kadar israil tarafaını tutmuş senaristler.

Gerçi sonda amerika propagandası var, kedi köpek bile olsanız burada mutlu mutlu yaşarsınız iması veriliyor. Ama maalesef bu ima gönül almaya yetmiyor. Yani en azından bence yetmiyor çünkü film boyunca filistinliler saf-salak gösterilen taraf olmuş. Buna karşın israilliler de hep akıllı ve becerikli olarak gösterilmiş. Ama size bir de ironi vereyim; amerika'nın güzelliklerini ön plana çıkaran filmde gerçek kötülüğün temeli de yine amerika'ya dayandırılıyor ama amerika film boyunca hiçbir iğrenç espriye maruz kalmıyor (silikonların patlama sahnesi hariç çünkü
bu sahnede amerikalı milyonerin değer verdiği gerçek şey ortaya çıkıyor.)

Siyaseti bir kenara bıraktığınızda ise zohan'a bulaşma'nın absürt ve kaba bir komedi olduğunu çok rahatlıkla görebilirsiniz. Bunların sebebi ise ellerini kullanmadan şınav çeken ve süperlikte süperman'le yarışan zohan'ın akla mantığa sığmayacak harketleri. İzleyenler bilir ve izlemeyenler ise görünce günlük hayatta pek karşılaşılmayan tepkiler verecektir zohan'ın bitmeyen enerjisine. Ama şöyle ufak bir nota daha var, bu enerji zohan'ın her alanda faaliyet göstermesine yol açıyor ve sonrasında zohan aklı fikri edepsiz şeylerde olan bir haline geliyor. Hatta çalıştığı kuaförün yaşlı ve umutsuz müşterilerine "pump up the jam " şarkısı eşliğinde unutulmaz anlar yaşatıyor. Tabi bu unutulmaz anların hepsi 18+ niteliğinde. Zaten filmin geneli 18+ nitelikte bunu da not düşmek lazım. Henüz izlemeyenler ve izleyecek olanlar bu uyarımı dikkate alacak olsalar hata etmiş sayılmazlar.

Normalde oyunculuk başarısı konusunda pek fazla yorum gücüne sahip değilim. Ama burada israil ve filistin milletine mensup karakterleri canlandıran herkes gerçekten harika amerikan şiveleri kullanıyor, bunu rahatlıkla söyleyebilirim . Harika dememin sebebi ise şu; birkaç cümle ingilizce konuşmayı deneyi, muhtemelen ingiliz olmadığı çok belli olan biri gibi konuşacaksınız. Filmdeki karakterler için de aynen bu geçerli. Bunun yanında efektörler ve makyajcılarda özenerek çalışmışlar. Bir komedi filmi için fazlasıyla efekt içeren film bu açıdan oldukça başarılı. Özet olarak Zohan'a bulaşma ekipte zayıf halkaların pek bulunmadığı bir film.

Doğrusu yazımı hazırlamadan önce filmle ilgili çok fazla yorum ve kritik okudum ve zohan'a bulaşma'nın " eleştirmenlerce" beğenilmeyen ve hatta aşağılanan bir film olduğunu gördüm nedenini de pek anlayamadığım bir şekilde. Her film, izleyicisine cinnet getirtene kadar sanat mı kokmalı çözemedim. Eğer amacınız eğlenmekse ve hoş vakit geçirmekse eleştirmen takımının yorumlarına aldanmadan filmi alın derim ben. (hatta işin kritiklikten çıkıp reklama dönüşmeyeceğini bilsem filmin marketlerde indirimde olduğunu yazacağım)

Keşke harflerin altını çizen yazı tekniğini bilsem de zohan'a bulaşma'nın baştan sona hiçbir gerilim unsuru olmadan izleyicisini eğlendirme amacı taşıdığını sizlere altını çize çize belirtsem. Ama siz yine de bana kulak verin ve iki saatinizi zohan'a ayırın. Evet, filmden amerika ve israil propagandası fışırıyor ama olacak o kadar da...

Sonuç olarak filmdeki gibi bir barış ortamı dileyerek bitiriyorum yazımı...

Diario de una Ninfomana [2008]

"Erkek önüne gelenle yattığında çapkın, kadın bunu yaptığında sürtük!"

Yakın zamanda, yakın bir arkadaşımdan elime bir dvd geçti. Turuncu renkli, altı çizik dolu bir dvd. Kabı yok. "Bu ne ya?" dediğimde, "Erotik film, benden sana." cevabını aldım. "Eheh, eyvallah" dedim. Dün gece herkes uyuduktan sonra taktım, başladım izlemeye. "Bir Kadının Seks Günlüğü" olarak çevrilmiş. Orada durdurdum ve hafif bir araştırma yaptım internette. Aha da, sinemalara gelmiş 2 sene önce. Nasıl olur? Erotik film demişti adam bana. Değil efendim, dram filmi bu. Türkçeye çevrilişi de "Bir Kadının Seks Günlüğü" değil, "Bir Nemfonanın Günlüğü" olması gereken bir film. İlginçtir filmin afişine sansür uygulamış, filmin Türkiye dağıtımcılığını yapan kişiler. Kadının gözüken poposuna külot giydirmişler. Ancak filmin adı, "Bir Kadının Seks Günlüğü", bir nemfomanın değil. Çünkü nemfomanı kim bilecek de gidecek? Nasıl satacak, izlenecek film? Güzel. Tabii, İspanya ve İtalya'da da filmin ilk afişi olan kadının elini kendi vajinasına götürdüğü, ama ulu orta bir şey gözükmeyen resim de kaldırılmış. Yerine bu poposunun gözüktüğü afiş gelmiş.

Valere (Belen Fabra), İspanya'da yaşayan bir Fransız. İyi eğitimli, iyi bir işe sahip, güzel, çekici, alımlı, akıllı ve bir çok olumlu özellik taşıyan orta yaşlı bekar bir kadındır. Ancak bir bağımlılığı vardır ki, bu da onu nemfoman yapar: Seks. İlk deneyimini 15 yaşında yaşamış bu kızımız daha sonra erkeklere ve seksin her türlüsüne aşırı ilgi duymaya başlar ve bir zaman gelir ki, önüne gelen herkesle, her yerde ve her an yatmaya başlar. Artık o durdurulamazdır, evcilleştirilemezdir. Val'in hayatında düzenli ilişki sürdüğü 3 canlı vardır. Babaannesi Marie Tasso (Geraldine Chaplin), yakın arkadaşı Sonia (Llum Barrera) ve kedisi. Babaannesinin tavsiyesi hayatını dilediğince, istediği gibi yaşaması fakat hata yapmaması için her gün deftere o günle ilgili notlar almasıdır. Val, bu küçük hayatta seksin her türlüsünü yapar, çok mutlu da olur, çok üzülür de ancak filmin sonunda tanıştığı bir adam onun hayat felsefesini değiştirecektir.

Film bir romandan uyarlanmış. Valere Tasso'nun 2003 tarihinde kendi hayatından esinlenerek yazdığı bir roman. Üst düzey bir yöneticiyken bir anda kendini sekse vermiş ve bu tecrübesiyle seksin karanlık tarafını ve insan ilişkilerinin samimi yönlerini keşfetmiş. Christian Molina adında bir yönetmenin çektiği bir İspanyol filmi. Ben çok zor şartlar altında izledim filmi. Kim bilir kaç el değmişti dvd'ye ve çoğu da filmin tamamını izlememiş, izledikten sonra duş almıştı. O yüzdendir kabı yoktu ve altı çiziklerle doluydu. Dolayısıyla bol bol donduğu yerler oldu, atlamak zorunda kaldığım yerler oldu. Hatta son 10 dakika hiç çalışmadı ve internetten bitirdim filmi. Ayrıca İspanyolca konuşulan kısımlar dublaj, Valere'nin babaannesiyle Fransızca konuştuğu kısımlar altyazılıydı. Tabii filmde %80'e %20 gibi bir şeydi İspanyolca ve Fransızca konuşulma oranları, o yüzden de filmden aldığım verim ne kadar yüksek tartışılır.

Sinematografisi olmayan, seks sahneleri bir hayli fazla bir film bu. Cesaretini takdir etmek gerek. Yönetmen anlatmak istediğini de çok iyi anlatmış. Ancak sonunda verdiği klişe mesajla çuvallıyor. Yönetmen, vermek istediği mesajı film bitmeden bir 15-20 dakika önce veriyor ancak o mesajdan sonra ilginç bir havaya bürünüyor film. Spoiler alarm: Valere filmde önüne gelenle yatan, hayatını çok güzel bir şekilde yaşayan biriyken, bir anda bir adama aşık oluyor ve onunla evleniyor. Canım cicim ayları geçtikten sonra evliliğin gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Aradığı mutluluğu bulamayan Val, eski hayatına geri dönüyor ve bu sefer "Zaten önüme gelenle yatıyordum, bu sefer bunu para karşılığı yapayım." diyerek zengin bir genelevde fahişelik yapıyor. Ancak burada da gerçek mutluluğu bulamıyor ve hayattan bir darbe daha yiyor. İşte burada babaannesinin "Evlilikle fahişelik aynı şeydir, ikisinde de sen mal olursun." sözünün doğruluğunu anlıyor. Ancak bu doğru bir şey mi? Bence değil. İşte burada film gerçekçiliğini kaybediyor biraz. Kendi içinde doğru ama dış dünyayla kıyasladığımızda yanlış bir olgu bence. Ayrıca "Erkekler kakadır." mesajı da verilmiş filmde. Neredeyse bütün erkekler Val'i kullanıyor, en iyi kalpli 2 erkek var, onların da biri eşcinsel, biri de boynundan aşağısı tutmayan bir sakat. Filmin sonunda verilen klişe mesaj ise "Hayat güzeldir, herşeye rağmen!" Spoiler bitti.

Seks sahnelerinin gerçekçi, tahrik edici ve gayet güzel çekildiği, başta Belen Fabra'nın harika oynadığı, diğer oyunculukların ise vasatı geçtiği, verilmek istenen mesajın verildiği, filmin kendi içinde tutarlı, dış dünyada ise gerçekçiliğini kaybettiği, ince bir çizgi üzerinde yürüyen, cesur, sürükleyici ama sonuyla da kaybeden bir İspanyol filmi. Çok bir şey beklememek gerek ama izlemekte fayda var. 6/10