23.10.2009

Five Minutes of Heaven [2009]

Bugün benim açımdan güzel bir gündü. Şöyle ki, hayatımda ilk defa iksv’nin düzenlediği filmekimi’ne yani sonbahar film haftası’na gitme şansım oldu. Biletimi çıktığı gün almıştım. Sabah erken uyanıp, önce tren, sonra vapur, sonra da metroyu kullanarak istiklal caddesi’ne çıktım. 13.30 seansındaki, az sonra yazacağım filme girdim. Film bitince de biraz caddeyi dolaşıp, bir şeyler yiyip, içip, aynı araçlarla seyahat ederek eve döndüm. Her şey çok güzeldi ama film o kadar iyimiydi? Orası muamma işte…

Kuzey İrlanda’da 1975 yılları, başkent Belfast’ta iç savaş hakim. Protestan, İngiltere ile birleşme yanlısı Ulster Gönüllüleri ile Katolikler çarpışıyor. 17 yaşındaki Alistair Little (Mark David), sadece üzerine ‘bir Katolik öldürdü’ etiketini yapıştırıp sokaklarda ‘erkek’ gibi gezmek amacıyla Katolik olan Jim Griffin’i (Gerard Jordan) öldürür. Cinayetin görgü tanığı, Jim’in 9 yaşındaki kardeşi Joe’dur. Joe’nun annesi, çocuğun, abisini öldürmesine rağmen neden ona, onu engellemediğini söyleyip, bütün suçu Joe’ya yükler. Joe 33 yıl boyunca cinayeti görmenin ve engelleyememenin, üstüne üstlük annesinin nefretini kazanmasının verdiği vicdan azabıyla yaşar.

33 yıl sonra Joe Griffin (James Nesbitt) evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış bir adam olarak karşımıza çıkar. Alistair Little (Liam Neeson) ise 12 yıl hapishanede cezasını çekmiş ve artık bu işlerden uzaklaşmış ve normal yaşantısına devam etmektedir. Bir gün reyting uğruna bir reality şov programı bu iki kişiyi buluşturmak ister ve olaylar gelişir…

Spoiler gibi gelebilir ama değil bence. Film asıl olarak bu anlattıklarımdan sonra başlıyor ve her şey ayrıntılarda gizli. Joe’nun da, Alistair’in de kendine ait hikayeleri var ve 33 yıl boyunca neler yaptığını dinliyoruz. İkilinin karşı karşıya geldiği anda da inanılmaz bir adrenalin pompalanıyor vücudumuza.

Açıkçası film bana çok kısa geldi. Yani sürükleyici demek oluyor bu. Evet 90 dakika ama, yarım saatte bitmiş gibi hissettim. Yine de sıkıcı birkaç kısım var, ufak ta olsa. Özellikle uzun cümleler ve ağır İrlanda-İngiltere aksanı hakim filme. Bunlardan hoşlanmıyorsanız daha da sıkıcı gelecektir. Neyse ki ben İngiliz aksanının büyük bir hayranı olduğum için zevkle izledim.

‘Der Untergang’, ‘Das Experiment’ ve ‘The Invasion’ filmlerinin de yönetmeni olan Olivier Hirschbiegel yine iyi bir iş çıkartmış. Zaten film 2009 Sundance’te Dünya Sineması Yönetmen ve Senaryo ödüllerini kazanmış. Oyunculuklara laf yok. James Nesbitt inanılmaz bir performans çıkarmış. Tek kelimeyle İ-NA-NIL-MAZ! Liam babaya zaten laf edersek çarpılırız ama bu filmde şovu Nesbitt kapmış. Filmin sonu biraz sade ve açıkçası bu da çok iyi ilerleyen filmin bu kötü sonla bitip, vasat olması demek bana göre. Daha çarpıcı bir son olsa puanım çok daha iyi olacaktı ama sadece sonunu beğen-e-mediğim için çok puan kırıyorum.

Araya ‘filmekimi’ni sıkıştırayım. Güzel bir organizasyon, ama yetersiz. Altyazı olayı güzel, ekstra küçük bir perde koymuşlar ve altyazı filmin altından değilde o perdeden geçiyor. O güzel. Ama mesela ‘Das Weisse Band’ filminde Almanca konuşulurken alttan geçen İngilizce orijinal yazılar okunmamış. Yine bir eksiklik var yani. Ses sistemi sorunlu, görüntü sistemi sorunlu. Yaklaşık 3-4 dakika sessiz izledik filmi bugün. Görüntüde de sürekli zıplamalar, oynaşmalar. Ben yine pek bir beklentiyle gitmedim, fazla batmadı. Hatta oturduğumda çok sevindim, bulutlarda uçtum adeta. Çünkü 1. sıra 31. koltuktu biletim ve en önde oturacağımı sanıyordum. Halbuse 1. sıra en arkaymış, çok ta güzel bir yerdi. Ama biraz önce bahsettiğim sıkıntılar, eminim pek çok sanatsevere batmıştır.

Filme dönelim. Güzel bir hikaye, saf bir hikaye, acıklı bir hikaye. Saçma sapan bir amaç uğruna yuvaları yıkılan, yıllarını vicdan azabıyla geçen insanların olduğu bir hikaye, geleceğinizi belirlemek için geçmişinizle yüzleşmeniz gerektiğini hatırlatan bir hikaye. Dediğim gibi sonu yakışmamış bence. Onun dışında beğendim. 10/7

Beercholic

22.10.2009

El Laberinto Del Fauno [2006]

“evvel zaman içinde uzun çok uzun zaman önce
hiç yalanın ve acının olmadığı bir yeraltı bir yeraltı krallığında
insanların dünyasını düşleyen bir prenses yaşarmış
mavi gökyüzünü, hafif bir meltemi ve günışığını hayal edermiş
günün birinde
muhafızları atlatan prenses saraydan kaçmış
fakat dışarı çıktığında güneşin parlaklığı onu kör etmiş
ve geçmişine ait her kırıntıyı hafızasından silmiş
nereden geldiğini ve kim olduğunu unutmuş
vücudu soğuktan hastalıktan ve acıdan mustarip olmuş
en nihayetinde ölmüş...”

İki farklı konusu var bu İngilizceye ‘Pan’s Labyrinth’ olarak çevrilen filmin. Biri realizmi, diğeri sürrealizmi simgeliyor. Gerçek hayatta İç Savaş’tan hemen sonra Franco rejiminin sürdüğü İspanya’dayız. 1944’ün Mayıs ve Haziran ayları. Başroldeki küçük kızımız Ofelia (Ivana Baquero), annesi Carmen (Ariadna Gil) ile beraber üvey babası, Franco’nun en büyük destekçilerinden, faşist yüzbaşı Vidal’in (Sergi Lopez) yanına gidiyor. İç Savaş sona ermiş ama geride kalan solcular hala direniyor. Üvey babası savaş halinde, annesi ise hamile ve hastayken Ofelia bu tatsız çocukluk günlerini, heyecan veren hayal dünyasıyla birleştiriyor. Bu da sürrealizm oluyor. Gerçek dünya ile bir peri masalını andıran hayal dünyası şaşırtıcı bir şekilde paralel ilerliyor ve ortaya da bu mükemmel masalsı film çıkıyor.

Yönetmen Guillermo Del Toro mükemmel bir iş çıkarmış. Daha önce Hellboy ve Blade II filmlerinde de görselliğe önem vermiş ama bizleri korkutmuştu. Bu sefer fantastik ögeler tavan yapmış durumda. Aynı zamanda gerçekte yaşananlar ile kızın hayal dünyası öylesine paralel ilerliyor ki, bu ürkütücü masalı izlerken ağzınız açık kalıyor.

Filmin anlatmaya çalıştığı en önemli şeylerden biri, iyiler iyi, kötüler de kötüdür. Bir ortası yok, olamaz. Gerçekte de, masalda da bu böyledir. Hatırlıyorum da Türkiye’de vizyona girdiğinde öyle tanıtılmıştı ki insanlar çocuk filmi falan sanmıştı, alakası yok. Zaten çok şiddet içeren sahne var filmde. Makyajlar mükemmel, filmin ninni tadındaki resmi müziği de harika. İzlediğiniz gün kulaklarınızdan çıkmayacak derecede kalıcı. Asla unutamayacağınız, duygusallık kokan, eşsiz, saf bir ninni.

Avrupa Sineması’nı pek izlemem demiştim Comme Une Image’yi yazarken. Ancak o filmi ve bu filmi izledikten sonra diyorum ki; “Allah’ım ne büyük bir hata ediyormuşum ben!” kesinlikle Avrupa’da büyük cevherler olduğunun kanıtı bu İspanyol filmi. Oyunculukların hepsi birbirinden mükemmel. Sergi Lopez’i gerçekten de faşist bir yüzbaşı, Ofelia’yı gerçekten de hayal dünyası zengin bir çocuk, Mercedes’i oynayan Maribel Verdu’yu gerçektende kendi içerisinde kararsız kalmış bir hizmetçi olarak düşünebiliyorsunuz. Yani hiç rol yapıyorlar havası yok. Sanki kendileri oynuyorlar filmi. Bu kadar güzel filmde, oyuncular amatörce oynasa, filmin içine edebilirlerdi ancak o kadar mükemmel oynamışlar ki, film sınıf atlamış.

6 dalda Oscar’a aday oldu ve en iyi Sinematografi, en iyi Sanat Yönetmenliği ve en iyi Makyaj dalında ödül aldı. Ayrıca Cannes Film Festivali’nde film bittikten sonra sanatseverler 22 dakika, aralıksız tam tamına 22 dakika alkışlamış bu filmi. Ve bu film bunu, belki de çok daha fazlasını hak ediyor.

İzlediğim en gerçekçi ama aynı zamanda en masalsı filmlerden. Düşünüyorum da, son zamanlarda bu kadar güzel bir film izlediğimi, bir filmin beni bu kadar derinden etkilediğini hatırlamıyorum. Başlığındaki “What happens when make-believe believes it's real?” sözü filmi kısaca özetliyor. Bir sinemaseverin asla ama asla kaçırmaması gerektiği… 10/9

Beercholic

21.10.2009

Get Over It [2001]

3 gündür okulu ekişimin –ekiş deyince bir hoş oluyor insan- ardından Salı günü okula uğramalıyım diye düşündüm. Belki kampüsün havası iyi gelmedi, ya da 1 buçuk saatlik yolculuk boyunca –git gel 3 saat- bangır bangır müzik dinlememden dolayı akşam eve geldiğimde başımın inanılmaz derecede ağrıdığını söyleyebilirim. Dolayısıyla erken yatmak istedim. Yayın akışına baktığımda bugünün cnbc-e filminin ‘Get Over It’ olduğunu gördüm. IMDB’de 5.5 almış, gece kalkıp izlemeye değmez o zaman dedim. Aslında filmleri IMDB notuna göre izleyip izlememezlik yapmıyorum tabii ki, ama gerçekten çok yorgundum. Sonra oyunculuklara baktım ve Kirsten Dunst ismini gördüm. Tabii saati kurup yattım ve şimdi yazıyorum.

Tanınmamış bir yönetmen (Tommy O’Haver-ilk filmi), tanınmamış oyuncular ve Kirsten Dunst. Berke adlı genç çocuk (Ben Foster) uzun zamandır, aynı zamanda çocukluk arkadaşı olan Allison (Melisa Sagemiller) ile çıkıyordur. Bir gün Allison, aralarındaki elektriğin bittiğini düşünür ve Berke’den ayrılır. Berke sevgilisi tarafından terk edildikten sonra onu geri kazanmak için elinden geleni yapar. Bu işte de kendisine yardımcı olan kişi, en iyi iki arkadaşı Felix (Colin Hanks-Tom Hanks’in oğlu) ve Dennis’ten (Sisqo) Felix olanının kız kardeşi Kelly’dir (Kirsten Dunst). Bu arada Allison’da kendine Striker (Shane West) adında yeni bir sevgili bulmuştur. Zaman içinde Kelly, Berke’nin kalbini çalınca ortalık karışır.

Klasik bir gençlik komedisi. Hem de çok klasik. Hatırlıyorum da o zamanlar bu tip gençlik filmlerinin patlama yaptığı dönemlerdi. Hatta Kirsten Dunst’un da bu tür filmler için en aranılan isim olduğu dönemler. Lise. Genç erkekler, genç kızlar. İşte gerçek aşkı aramaya çalışan insanlar. Flörtler. Hafif müzik, komedi, eğlence. Çok basit bir film. Film, nasıl biteceğini 1. dakikasında gösteriyor. Sevgilinizle gideceğiniz ideal filmlerden. Yanına bir de müzikal basmışlar, daha sonra çıkacak ‘High School Musical’ serisi gibi olmuş.

Oyunculuklara gelirsek. Berbat, yani biri hariç. Tabii ki tanıdınız. Zaten bu yüzden o yıldan sonra o filmden günümüze kadar gelen isim Kirsten Dunst. Tabii bir de ‘3.10 to Yuma’ remake’inde kendini yeniden gösteren Ben Foster’ı unutmamak lazım. Neyse Kirsten’e dönelim. Bu sektöre 10 yaşlarında adımını atmış bir kız. ‘Interview With the Vampire’ filmi akıllara geliyor hemen. Ama ben asıl olarak ‘Spider Man’ ile tanıdım. Ve o günden beri inanılmaz bir şekilde aşığım. Bunları ‘How to Lose Friends & Alienate People’ yazarken de söylemiş olmalıyım. Oyunculuk anlamında kendini pek geliştirmemiş ve hep böyle fazla kaliteli olmayan filmlerde kalmış olabilir. Ama o bakışlar, o gülümseme, o mimikler falan bence inanılmaz. Çok seviyorum lan.

Neyse konudan kopuyoruz. Pişman olmadım. Ama büyük beklentileriniz olmasın tabii. Vakit geçer, eğlenirsiniz, ufak bir sahnede Carmen Electra'yı görür, mutlu olursunuz. Çok film var bunun gibi. Gerçekçi olalım. 10/5

Beercholic

20.10.2009

Cell Phones in Horror Movies: A Stupid Nuisance

Hep bende düşündüm.Acaba hayatımızda cep telefonları olmasaydı, biz filmlerde ve dizilerde en yaygın biçimde haberleşme aracı olarak kullanılan cep telefonları yerine neler yapardık diye.

Bunun yanında dikkat ederseniz, filmlerin hep en önemli sahnelerinde, en gereken sahnelerde cep telefonu çekmez, kapsama alanı dışında olur ve ondan sonrada olanlar olur.Bu artık gerçekten sıkıcı bir noktaya gelmeye başladı.Hazır bunları düşündüğüm bir zaman diliminde aşağıdaki gibi bir yazı geçti elime ve bende hemen orjinal haliyle paylaşmak istedim...

Just a few days ago my good friend Peter Martin asserted that we should prohibit cell phone usage within movie theater auditoriums. I'd like to take that idea one step further: Let's also eliminate all cell phones from horror films. Why? Because, as the following video clearly (and amusingly) indicates, a cell phone in a horror film is about as useful as a condom in a vasectomy clinic.

Pity the poor screenwriter who must "isolate" his horror film characters for story purposes. And check out how lazy most of 'em are when it comes to taking cell phones out of the equation. ("Ugh, no bars! No signal!") Also, you ever notice how cell phones never work properly in horror movies -- except when it's a horror movie about haunted cell phones? Then you get all the damn signal you want, right?

İlgili Video Linki:
http://www.youtube.com/watch?v=XIZVcRccCx0

19.10.2009

The Uninvited [2009]

2003 yılı, Güney Kore yapımı Janghwa, Hongryeon (A Tale of Two Sisters) filminin yeniden çekilmiş hali. Orijinalini izlemedim. Bu filmi de ilk başlarda korkmak için alıp izlemiştim, yer yer korkutsa da tam olarak korku filmi diyemeyiz. Daha çok gerilim ve gizem filmi götüren ögeler. Ayrıca heyecanlı ve sürpriz denilen son 10 dakikasında da DVD’nin azizliğine uğradım. Internet’ten kalitesiz bir şekilde izlemek zorunda kaldım. Gereksiz bilgi olarak vermesem ölürdüm.

Anna (Emily Browning) şizofrenik, yarı akıl hastası bir kızımızdır. Annesinin ölümünden sonra kaldırıldığı psikiyatri kliniğinden eve geri dönmüştür. Fakat evde Anna’nın hiç beklemediği bir olay gerçekleşmiştir. Babası Steven (David Strathairn), kendisine Rachel (Elizabeth Banks) adında yeni bir eş bulmuştur. Anna ve ablası Alex (Arielle Kebbel), Rachel’da bir değişiklik olduğunu fark eder. Rachel’ın aslında kim olduğunu araştırırken aynı zamanda annelerininde ölümüne sebep olan yangını kimin çıkardığını bulmaya çalışırlar.

Film başından sonuna kadar Anna ile ablası Alex’in Rachel ve annesinin ölümü ile ilgilenmelerini konu alıyor. Yer yer korkutsa da, korku ögeleri diğer korku filmlerine göre fazla değil. Ama bu demek değil ki izlediğiniz zaman gerilmiyorsunuz. Filmden çok filmin sürpriz sonu konuşuluyor her yerde. Bende izlemeden önce biraz araştırma yapmış ve bir yerlerde ‘Sonunu tahmin edemeyeceksiniz, çok pis vuruyor.’ Tarzı yorumları görmüştüm. Dolayısıyla filmi izlerken sonu hakkında akla gelmeyecek tahminler yürütmeye çalıştım ve aslında biraz mantıklı düşünüp tahminde bulunduğunuzda sonunun çok ta sürpriz olmadığını fark ediyorsunuz. Şimdi yazacaklarım hafif spoiler içerir aman diyim. Biraz Fight Club’a, biraz Sixth Sense’e benzemiş. Ama onlar kadar başarılı, onlar kadar vurucu değil kesinlikle.

Emily Browning gayet iyi oynamış Anna rolünü. Aslında çok kolay olmayan bir rol bu. Diğer oyunculuklarda idare eder. Arielle Kebbel hepsinin yanında biraz sırıtmış sadece. Birkaç basit hata da gözüme çarptı filmde. Mesela Anna, şerifin yanına gidiyor ve ona çok uzun yıllar önce suç işlemiş bir mahkumun ismini söylüyor. Şerif beyimizde hemen hatırlıyor. O güne kadar bilmemkaçbin tane suçluyla uğraşan şerifin o mahkumu hemen hatırlaması ilginç gerçekten. Veya başka bir sahne. Anna ile Alex, Anna’nın erkek arkadaşıyla buluşacak. Erkek arkadaşı gelmiyor. Anna ile Alex eve geri dönüyor. “Acaba niye gelmedi?” muhabbeti yapıyorlar. 2008 –filmde- yılındayız. Teknoloji yılı. Kızım cep telefonunuz yok mu sizin? Arasanıza, “oğlun niye gelmiyorsun?” desenize. Bunlar basit gibi görünse de önemli ve yapılmaması gereken hatalar. Gerçi bu son hatanın filmin sonuyla da bir alakası var ama neyse.

Orijinali daha güzel diyorlar, bu onun yanında olmamış. Başarısız bir remake diyorlar. Korkutmuyor diyorlar, doğrudur. Orijinalini izlediyseniz, izlemeyebilirmişsiniz fark etmez. Ancak izlemediyseniz, sadece o 3 güzel kızımız için izlemeye değer. 10/6

Beercholic

18.10.2009

The Air I Breathe [2007]

Dört farklı hayatı ancak bu kadar aptal ve saçma olarak birleştirilir demek isterdim.Aslında dememem, bu fikre katılmadığımı göstermez ama bu filme karşı bu kada acımasız olmamaya karar verdim ve bir inceleme yapmak gerekitiğini düşünüyorum.Hadi başlayalım hemen.

Öncelikle 4 hikaye diyoruz.Nedir bunlar.Bir adam bankada çalışmaktadır ve artık başarıdan daha fazlasını arıyor.Bunun için bir bahis oynar ve kaybeder.Keşke oynamasaydı.Daha sonra inanılmaz bir boka batar ve kurtulmaya çalışır.Kurtulmak isterken daha felaket olaylar olur.Bu bahsettiğim hikaye filmin en sıradan hikayesiydi.Bunu hikayeden sayarsak eldekilerin sayısı 5 e çıkar.Ama saymamayı tercih ediyorum.

Diğeri ise ufaklıkta kardeşini bilmeden öldürmüş ve birtip değişik özelliklere sahip olan bir adam.Bir sonraki paragrafta bahsedeceğim kötü karakterin yanında çalışan biri.Hayatında bir takım zorluklar var ve bunları kendince atlatmaya çalışıyor.İnanılmaz derecede sütü kapalı olarak anlatmaya çalışıyorum çünkü eğer sorunlarını yada kötü adamı size anlatmaya kalkarsam filmin anlamı kalmaz.

Kötü adam ise kötü adam.Her türlü kötülüğe sahip ve filmin odak noktasındaki karakter.

Şarkıcımız ise genç ve yeni yeni şöhretle tanışıyor.Başarı herzaman para ver iyi insanlar getirmez etrafınıza.İzlemeniz gerekiyor.

Son olarak filmin ilk 1 saat 10 dakikasında ortalıkta olmayan bir karakter.Doktor olarak giriyor hikayemize ve direkt olarak diğer saydığım 3-4 olayla bağlantısı var.Çok zor bir durumda kalıyor ve diğer hikayedeki karakterlerden bazılarına ihtiyacı oluyor.

Yapabilceğimin maksimumunu yaparak sizlere fazla kopya vermeden karakterleri tanıtmaya çalıştım.Film hakkında söylencek şeylerden bahsedelim.Bazı kusurlar vardı filmde.Öyle tesadüfler oluyor ki, akıl sır erdiremiyorsunuz.Hani bu tarz filmler gayet normal olarak tesadüfler üzerine kurulmuş oluyor ama bu kadarı biraz fazla abartılmış.Biraz daha mantık çerçevesi sınırlarında yapılsa tadından yenmezmiş.

Hikayeler arasındaki geçiş mükemmele yakın.Filmin sona doğru gittikçe çözülmeye başladığını söylememe gerek yok.Senaryoda herhangi bir delik yoktu.Gayet güzel olarak işlemiş.Hazır senaryodan bahsetmişken buradan söyleyim, 90 dakika biraz kısa olmuş gibi.Hani yukarıda bahsettiğim gereksiz rastlantılar yerine filmi biraz daha uzatıp adam gibi bağlantılar kurabilirlermiş.

Ayrıca filmde öyle bir kopya vermişler ki, eğer bu tarz filmleri çok seviyorsanız ve takip ediyorsanız mutlaka yakalayabilirsiniz.Çok dikkatli olunması gereken bir sahne var.Benim gibi (istemeden) orayı yakaladığınız zaman, doktor sahnesi ekrana girdiği anla alakayı oradan kurabilirsiniz.İnanılmaz bir rastlantı olmuş ama güzeldi.

Seçkin oyunculardan kurulu bir kadro var elimizde. Brendan Fraser, Andy Garcia, Sarah Michelle Gellar, Forest Whitaker, Kevin Bacon gibi oyunculardan oluşuyor.Bu tür filmlerde oyuncu performanslarından bahsedemezsiniz çok fazla ama bişeylerden bahsetmek gerekiyor.Bacon'un rolü çok kısaydı ama o karambolde resmen döktürmüş.Aynı zamanda filmin çok büyük bir kısmını kapsayan Garcia rolünün gerekliliklerini inanılmaz yerine getirmiş ve bizleri mutlu etmiş..

Fazla söylenecek bişey yok.Birleştirme senaryoları seviyorsanız bu film tam size göre.Ben çok seviyorum ama filmden istediğim keyfi alamadım.Gereksiz raslantılar, kısa süresi, bazı sahnelerde oyuncuların fazla öne çıkması vb nedenlerden dolayı vereceğim not en fazla 10/6 olabilir.İyi denemeler size...

UnjustLucifer

17.10.2009

Funny People [2009]

Perşembe günü saat 15.00 da Teknik Resim, 17.00 da Türk Dili dersim vardı. Ama insanlar değişkendir. Bir anda içinizden gelen sesi dinlersiniz ve kararlarınızı değiştirirsiniz. Bende okula gidecekken bir anda içimden gelen sesi dinledim ve sinemaya yöneldim. Fazla seçeneğim yoktu, Funny People’ı tercih ettim…

Geçmişte başarılı bir komedyen olan George Simmons (Adam Sandler) artık hayatının ikinci ve geçmişteki gibi başarılı olmayan dönemine girmiştir. Ailesiyle ilişkisi bitmiş, yalnız ve bencil biri olarak yaşamını sürdürmektedir. Bir gün doktor ona lösemi hastası olduğunu söyler. Kurtulma oranı ise sadece %8’dir. Bunun üzerine George, hayatının son dönemlerini yine eskisi gibi yaşamak ister. Eskisi gibi stand-up yapmak ve iyi para kazanmak ister.

Ira Wright (Seth Rogen), Leo Koenig (Jonah Hill) ve Mark Taylor Jackson (Jason Schwartzman) aynı evde yaşayan ve komedyen olmak isteyen üç gençtir. Bir gün Ira ile George’un hayatı bir stand-up gösterisinde kesişir. George yıllar sonra ilk kez çıktığı sahnede insanları güldüremez ve Ira ondan sonra çıkıp onunla alay eder. Ertesi gün George, Ira’yı arar ve Ira ile Leo’nun ona yardımcı olmalarını, ona asistanlık yapmalarını ve espri yazmalarını ister. Ira, George ile telefonda konuşurken Leo’nun işi olduğu yalanını uydurur ve teklifi tek başına kabul eder. George bir yandan gösterilere çıkmaya başlarken, diğer yandan da hayatındaki hataları telafi etme çabasındadır. Buna eski eşi Laura’da (Leslie Mann) dahildir.

Pek çok kez birlikte çalışmış kaliteli bir ekip. Forgetting Sarah Marshall, Knocked Up, Superbad ve 40 year old Virgine filmlerinde de bu isimler vardı. Yönetmen Judd Apatow ve oyuncular Seth Rogen, Jonah Hill, Leslie Mann. Bu sefer onlara Eric Bana ve tabii ki Adam Sandler eklenmiş. Ortaya da yer yer komedi içeren ama genelinde dram hakimiyeti altında olan bu 140 dakikalık film çıkmış.

Evet 140 dakika. Gerçekten çok uzun. Bazı filmler vardır böyle 2 saat, 3 saat sürer ama hissettirmez. En iyi örneği birkaç ay önce izlediğim The Curious Case of Benjamin Button. Ama bu film bayıyor. Filmin en kötü yanı, uzun olması. Arada gereksiz bir çok sahne var, gerçekten. Bu kadar kaliteli bir kadro daha mantıklı düşünüp filmi bu kadar uzun tutmayabilirdi, gerek yoktu yani.

Oyunculuklara lafım yok. Adam yine mükemmel bir iş çıkarmış. Bu adam bir erkeğin bile aşık olabileceği seviyede sempatik, ya da bana öyle geliyor, eheh. Leslie Mann’i de 17 Again’de izlemiştim. Bu sefer daha fazla rol üstlenmiş ve hakkıyla yerine getirmiş. Eric Bana’da iyi gitti bu filme. Jonah Hill, Seth Rogen, Jason Schwartzman ve hatta Daisy karakteriyle Aubrey Plaza’da hiç sırıtmıyorlar. Apatow’un kızları Maude ve Iris’de çok şirinler hakikaten. Aynı zamanda kısa da olsa filmin bir sahnesinde Eminem’i, Sarah Silverman’i ve Ray Romano’yu görüyoruz.

Son olarak bu filmden alabileceğimiz en önemli bilgi hayatlarını komedi yaparak kazanan insanların, ya da bir şekilde halk arasında ünlü olan insanların özel hayatlarında ne gibi zorluklar yaşadıklarını görebiliyoruz diyebilirim. 140 dakika uzun, bazı espriler bayat ama Judd Apatow ve Adam Sandler işbirliğindeki bu film izlenir. Hem de bayağı bir keyif alınır. Geriye dönüp baktığımda Perşembe günü yaptığım tercihten hiç te pişman değilim. 10/7

Beercholic

16.10.2009

Twister [1996]

Hemen konuyla giriyorum. Küçük yaşta ailesini ve evini bir fırtınada kaybeden Jo (Helen Hunt) büyüyünce hortumların sırlarını arayan ve hortum oluşmadan insanları uyarmayı amaçlayan bir bilim kadını olmuştur. Kendi çapında bir ekip kurmuş ve hortumları, fırtınaları araştırmaya başlamıştır. Grubun eski üyesi, Jo'nun eski eşi Bill (Bill Paxton) ise geçmişte bu işlerden sıkılıp bu gruptan ayrılmış ve bu insanlara göre tamamen ters olan Melissa (Jami Gertz) ile evlenmiştir. Ancak ekibin yanında kalınca bu hayatı özlediğini fark eder. Hortumlar çıktıkça Bill ve Jo önderliğindeki ekip onlarla savaşır. Sadece onlarla değil, rakip firmayla da savaşmak zorundadırlar.

Speed filminin de yönetmeni olan Jan de Bont, tıpkı o filmdeki gibi burada da aksiyonu, tempoyu 1 dakikaa bile düşürmemiş. 110 dakika boyunca hızlı tempo bir film izliyorsunuz. Her hortumda geriliyorsunuz. Özel efektler mükemmel gerçekten. İlginç bir şekilde IMDB'de en çok hasılat yapan filmler sıralamasında $494,700,000 ile 69. sırada. Uçan inekleri unutmak mümkün değil ayrıca.

Oyunculuklar o kadar da iyi değil aslında. Helen Hunt, aksiyon sahnelerinde iyi ama diyaloglarda başarılı değil. Jami Gertz'te gerçeklikten uzak geldi bana. Bill Paxton vasatı aşmış neyse ki. Aynı zamanda Lost'un Faraday'i Jeremy Davies'i yine bilim adamı rolünde görmek eğlenceli. O zamanlar 27 yaşında tabii. Ama hareketleri, mimikleri şimdikiyle tıpa tıp aynı. Nip Tuck'ın Bobolit'i Joey Slotnick'te Joey'i oynuyor.

Film bir kaç mantık hatasını da barındırıyor. En göze batanı da F5 büyüklüğündeki evleri, ağaçları yerinden söken, tırları havaya kaldıran hortumun, başrol oyuncularımızın tutunduğu demiri sökememesi ve kahramanlarımızın hortumun içinden geçip kurtulmaları. Burada biraz mucize devreye giriyor tabii. Gerçekçilikten uzaklaşıyor film.

Bazı görüntüler var ki uzun süre unutamam. Hortumların uzaktan gösterilmesi anı, Oklahoma'nın geniş ovaları, kırları gibi sahneler mükemmel. Hortumlara yaklaştıkça çok büyük bir gerilim oluyor dediğimiz gibi, ve yine dediğimiz gibi tempo hiç düşmüyor. Ara ara kendini tekrarlasa da film sürükletiyor. Güzel bir aksiyon, yer yer drama ve gerilim ve özel efektler. Hem de 1996 yılında! İzlemeye değer! 10/6

Beercholic

15.10.2009

Comme Une Image [2004]

Aslında pek yapmadığım bir işi yaptım az önce. Uyku tutmadı, televizyonda film izlemem, yani pek fazla izlemem. Böyle saçma kurallarım vardır, uzun süredir bilgisayarda yada laptopta da izlemiyorum. Sadece DVD’de izlerim, genelde. Bu kuralımı çiğnedim. Bir de pek fazla Avrupa Sineması izlemezdim. En son izlediğim ve tek hatırladığım film Lilja Forever’dı. Onu da cnbc-e’de izlemiş, sonra çok beğenip, netten indirip bilgisayarda bir kez daha izlemiştim. Az önce cnbc-e’de Fransız Sineması’nın bu filmini izledim. Düşünüyorum da, iyiki izlemişim.

Fransız oyuncu/yönetmen Agnés Jaoui yazmış ve yönetmiş. Bununla da kalmayıp oynamış. Türkçe anlamı “Bana Bak” olan –bazı yerlerde “Resim Gibi” geçiyor- bu film 2004 Cannés Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmış ve en iyi senaryo ödülüne layık bulunmuş.

Konumuz şöyle; Başrolde ünlü bir yazarın kızı olan Lolita (Marilou Berry) var. Kızımız şişmanlıkla obezlik arasındaki ince çizgide yürüyor. Mükemmel derecede bir sese sahip ve en iyi yaptığı iş şarkı söylemek. Kendiyle barışık değil ve babasının kendisiyle hiç ilgilenmemesi dolayısıyla ondan nefret ediyor. Bu arada babası olan ünlü yazar Etienne Cassard’ı ise filmin diğer bir senaristi olan Jean-Pierre Bacri canlandırıyor.

“Bu başka birinin hayatını yaşıyor olsalar ne yapacağını çok iyi bilen, ama kendileri ne yapacağını bilemeyen insanların öyküsü…” filmin tagline’ı, filmi çok iyi anlatıyor aslında. Yönetmen Lolita merkezinde insanların ne kadar bencil, ne kadar kendilerini düşünen yaratıklar olduğunu anlatmış bizlere. Bir şekilde herkes çıkarları için yaşıyor bu dünyada. Çoğu insan kendisine verdiği değeri bir başkasına veremiyor. Ya da bir başkasına sınırlı olarak, menfaat amaçlı veriyor o değeri veriyorsa da. Yönetmen bunu gözümüze sokmaya çalışmış ve bunda başarılı olmuş. Ancak filmin sıradan olduğu gerçeğini değiştirmiyor yine de.

Spoiler’a girebilir. Lolita’yı insanlar, babasının ünlü bir yazar olduğunu öğrenince sevmeye başlıyorlar. Ve onu kullanıyorlar. Onun müzik hocası olan Sylvia’da, babasının en sevdiği yazar olduğunu duyunca, kıza daha da yakınlaşmaya başlıyor, dolayısıyla babasına da yakınlaşmaya başlıyor ve anlıyor ki babası bir hiç. Evet ünlü yazarımız gerçekten hayatında bir pislik olarak yaşıyor. Kendinden başkasına –kızına bile- değer vermeyen bir hiç. Bu da sürekli sinirli olmasına ve insanlarla geçinememesine yol açıyor. Yönetmen burada da “İnsanların göründüklerinden farklı bir yanı” olduğunu vurguluyor ayrıca.

Oyunculuklara değinmek istiyorum ama sağlıklı olmayabilir. Sonuçta sabahın 5’i ve film Fransızca. Yani bilmediğim bir dil. Mimikleri tam anlayamıyorsunuz bilmediğiniz bir dilde film izlerken. Ama yine de dikkatinizi çeken şeyler oluyor. Hem yönetmen, hem yazar hem de aktris dediğim Agnés Jaoui gerçekten mükemmel oynamış. Yani hepsinin arasından en çok o çarptı benim gözüme. Bir de güzelliğiyle Virginie Desarnauts. Diğer karakterlerde sırıtmıyor ve iyi eşlik ediyorlar. Müzikleri de gayet güzel bir film.

Bu kadar artısına rağmen dediğimiz gibi sıradan bir film gibi geldi. Yani ne bileyim, yer yer çarpıcı sahneler var ama genel olarak baktığımızda çok ta derinden etkilemiyor bu film insanı diyebiliriz. Yine de izlenmeye değer, hele de Avrupa –Fransa- Sinemasına merakınız varsa. 10/6

Beercholic

12.10.2009

Issız Adam [2008]

Kaliteli bir yönetmen ve henüz fazla tanınmamış iki oyuncunun başrol oynadığı bir aşk hikayesi. Kısa süren bir aşk hikayesi. Klasik bir Çağan Irmak yapımı diyebiliriz. İlginçlikler dolu, bol gel-gitli, zaman zaman sevinç, zaman zaman hüznü bir arada yaşadığımız ve izlerken sıkılmadığımız bir aşk hikayesi…

Hemen konuya giriyorum. Alper, düzensiz bir hayatı olan, İstiklal Caddesi’nde elit bir lokanta sahibi, 45lik plaklarda 60 ila 80li yıllar arası türk pop müzikleri dinleyen, genellikle tek gecelik –hiçbir geceyi boş geçmemek kaydıyla- ilişki yaşayan, kimseye ait olmak istemeyen, kimsenin de ona bağlanmasını istemeyen, 30larında yakışıklı bir adam.

Ada ise yine 30larında, ama hayatta yaşanacak –gerekli- ne varsa yaşadığını düşünen, kendi çapında minik bir dükkanı olan, ailesinin uzağında –tıpkı Alper gibi- yalnız başına yaşayan, ortalama bir güzelliğe –bana göre tabii- sahip, kitap düşkünü bir kız.

Bir gün bu ikili karşılaşıyor ve olaylar başlıyor. Sonra öyle bir akıyor ki film, ne olacağını tahmin etseniz de sizi sıkmıyor, ekran başından kaldırmıyor. Senaryo idare eder, oyunculuklar vasat. Yani vasat demeyeyim de, çünkü mimik konusunda iki oyuncuyu da çok başarılı buldum ancak konuşmalar biraz yapay gibi geldi. Ne bileyim doğallık yok işte, başarılı oyuncular filmi, bir film değilde gerçekmiş gibi hissettirirler, ben bu filmi, diyalogları izlerken hissettim mekanda kamera falan olduğunu. Ve onları düşününce de film izlenmez hale gelir, bileniniz vardır. Mesela henüz başlarda bir telefonla konuşma sahnesi var ki, aman Allah’ım. Sanki replikler ezberlenmiş gibi, adam sözünü bitirmeden, telefondaki kız onun ne diyeceğini bilip cevapları sıralıyor, ve sonra da adam ona aynı şekilde karşılık veriyor. Ben hayatımda telefonda bu kadar hızlı konuşan insanlar görmedim yani. Neyse Melis Birkan’da, Cemal Hünal’da önü açık isimler. Yalnız biraz geç girmişler sanki bu sektöre.

Onun dışında müzikleri çok iyi bu filmin. Yani bu filmden sonra bir “Anlamazdın” manyaklığı oluştu zaten herkesin bünyesinde, onu biliyoruz ama diğer müziklerde çok çok iyi ve tam zamanında giriyor. Mesela bir Une Belle Historie giriyor ki off off. Çağan Irmak bunu “Çemberimde Gül Oya” filminde de kullanmıştı…

Sonu ayrı bir vuran, başından sonuna kadar zevkle izleyeceğiniz, bitti mi yüzünüzde değişik bir tat bırakacak, güzel bir aşk hikayesi. 10 üzerinden 7 veriyorum.

Beercholic