7.07.2010

Dick Tracy [1990]

Pazartesi kuşağında cnbc-e'nin resmi internet sitesi, resmi dergisi falan Dick Tracy'yi gösterirken, gazetelerdeki yayın akışı sayfalarında o akşam "Mystery, Alaska" filminin olacağı yazılıydı ilginç bir şekilde. Her iki film de izlenir diyerek ekran başına geçtim sabaha karşı 02.30 gibi. Karşıma "Dick Tracy" çıktı. 1931 yılında Chester Gould'un yarattığı bir çizgi roman karakteri Dick Tracy. 1977 yılına kadar çizgi romanlarda yaşamış. Arada 1945'te William Berke'in çektiği, Morgan Conway'in canlandırdığı filmde de oynamış. Köşeli çeneli, sarı şapkalı, sarı paltolu, kötülerle savaşan, duygusal bir dedektif Dick Tracy. 1990 yılında Warren Beatty ile yeniden can bulmuş. Beatty hem Dick Tracy'yi oynayan, hem de filmi çeken isim.

1930'lu yılların Chicago'sunun en azılı kötü adamı Big Boy Caprice'tir (Al Pacino). Big Boy, bir gece Lips Manlis'in (Paul Sorvino) mekanını basar, onu kaçırır ve öldürür, mekanı ve Lips'in kızı Breathless Mahoney'i (Madonna) kendi malvarlığı üzerine bağlar. Big Boy, Chicago'daki bütün kötü adamları bir toplantıda bir araya getirir ve planının şehri ele geçirmek olduğunu söyler. Bu toplantı Dick Tracy'nin (Warren Beatty) dikkatini çeker ve Dick Tracy ile Big Boy Caprice arasında bir savaş başlar. Bu savaş esnasında Dick Tracy'nin karşısına eşitli kötü adamlar ve Mumbles (Dustin Hoffman) çıkacaktır. Breathless Mahoney, çekiciliğini kullanarak onu karanlık tarafa çekmek istese de, delikanlı kahramanımız buna pek yanaşmaz. Aynı zamanda Dick, sevgilisi Tess Truehart (Glenne Headly) ve Breathless Mahoney arasında bir seçim yapmak zorundadır. Bütün bu macera içinde Dick'in en büyük yardımcıları da telsizli saati ve Kid (Charlie Korsmo) olacaktır.

Daha çok bir aksiyon, bir suç filmi. Polisiye tarzında da diyebiliriz. Ancak modern polisiyeler arasında büyük bir farkı var 1990 yapımı bu filmin. Çok renkli ve eğlenceli bir suç filmi bu. Bir çizgi roman uyarlaması olduğu için rengarenk, masalsı bir dünyası var. Mesela şehri tepeden gösteren sahnelerde çizim tekniği kullanılmış. Kamera zoom yaptıkça şehrin içine doğru, çizgiler siliniyor, gerçek ortaya çıkıyor. Çok farklı bir hava katmış filme bu olay. Filmin kendi içindeki renk uyumu da müthiş. Çoğunlukla karanlıkta geçiyor film ancak zifiri karanlık değil, renkli bir karanlık bu. Kötü adamların makyajlarına gelelim. Açıkçası bana pek başarılı gelmedi ancak daha sonra okuduğumda dönemin "En iyi makyaj" Oscar'ını almış olduğunu öğrendim. 2 Oscar daha var yanında, "En iyi müzik" dalında ve "En iyi sanat yönetimi" dalında. Müziklere laf yok, Madonna'ya cuk oturmuş rolü zaten. Danny Elfman'ın elinden geçmiş müzikler. Ancak en iyi makyajda sorun var dediğim gibi. Tabii biz "The Curious Case of Benjamin Button" izlemiş bir nesiliz. Oradaki makyajlar çok yapay gelmiş olabilir. Ya da kötü adamların makyajının yapay gözükmesi gerekiyor olabilir, bilemiyorum. Filmde yeterince eğlenceli bir hava varken, bu makyajlar daha da çocuksu bir hava katmış. Bence biraz daha sert olabilirlerdi.

Warren Beatty maalesef yüz hatları itibariyle anlık duyguları yansıtamıyor bizlere. Yani gerçekten adamın mutlu mu, üzgün mü olduğunu anlayamıyoruz sert yüzünden dolayı. Biraz yapay kalmış diyebilirim. Madonna, sinema dünyasında tutunamadı ama sanırım zirvesi bu filmdir çünkü ona cuk oturan bir rolü var üstte de dediğim gibi. Bir gece kulübünde assolist olarak görev yapıyor ve filmin büyük bir kısmında görevi şarkı söylemek. Geri kalanında da Dick'i kışkırtmaya çalışıyor. 1990 Madonna'sı inanılmaz seksi, inanılmaz çekici. Ben çoğu kadını izlerken bu kadar tahrik olduğumu hatırlamıyorum açıkçası. Şarkılarında da çok başarılı zaten ve filme biraz da müzikal havası katmış. Neredeyse her sahne, Madonna'nın fonda söylediği bir şarkı eşliğinde izleniyor. Öte yandan Mumbles'ı oynayan Dustin Hoffman ve Big Boy Caprice rolünü Jack Nicholson ve Robert De Niro'nun reddetmesiyle kapan Al Pacino döktürmüş. Özellikle kötülerin kötüsü Big Boy Caprice'in hafif alaycı ve aralara zamanın liderlerinden alıntıladığı sözler sıkıştıran rolünü harika oynamış üstad. Puanım dokuz...

Gerçekten izlenmesi gereken, değişik ve orijinal bir film. O zamanın Sin City'si yakıştırmaları geliyor sonradan izleyenlerden. Yer yer aksiyon, yer yer polisiye, yer yer de müzikal. Eğlence ile ciddiyeti iyi harmanlayabilmiş renkli bir film. Sonuyla da hafif de olsa şaşırtıyor. Al Pacino'nun Big Boy Caprice'ine ve zamanın seksi Madonna'sına hayran kalacaksınız. 7/10

6.07.2010

Tekrar mı Batırmamız Gerekiyor ?

10 Nisan 1912 yılında denize indirilen ve dördüncü gününde buzdağına çarparak sulara gömülen Titanik gemisinin hikayesini konu alan James Cameron’ın ünlü filmi Titanik, 100. Yılında üç boyutlu olarak tekrardan beyazperdeye dönüyor.

Bir söylentidir gidiyor.Zaten yıllar yılı ortalıkta gereksiz videolar, gereksiz fragmanlar dolaştı. Ama bu sefer IMDB sitesinde de ilginç bir şekilde coming soon yazıyor..

Şöyle bir yorum getireyim.1997 yılında yapılan Titanic tarih boyunca izlenmiş ve enflasyon oranları dengelendiği zaman, çakma film Avatardan daha fazla gişe yapmış bir film olarak kalıcak hep. Neden tekrar bunu 3 boyutlu olarak ekranlara getirmenin bir gereği var? Bunlar gereksiz ve zor işler, inşallah böyle bir işe girişmezler ve olduğu gibi rahat bırakırlar filmi.

Nedir bu Re-Make yapmadaki cezbedicilik arkadaş anlamadım gitti. Bu kadar mı pazarlayacaksınız herşeyi?

Chloe [2010]

''Sarı Çiyan''

Güzel filmdi.Hatta daha bile güzel olabilirdi belkide ama gerek filmi izlerken yaşadığım zorunlu kesintilerden dolayı, gerek filmin kendisinden dolayı sanki birşeyler eksikmiş gibi geldi.Hatta bir noktada, acaba bu filmin sonu nasıl olacak tarzında bir düşünceye bile kapıldı.

Şurdan başlayalım, kısaca özetini anladık filmin.Orta yaş bunalımlarını yaşayan evli hanımımızın hayatına giren bu sarışın; artık ne meslek yaptığı sizlerin yorumuna kalan kız ortalığı fena karıştırıyor.İşte tam burada film hafiften çuvallamaya başlıyor.Önce şuradan bahsedeyim, bu tarz aşk-kovalamaca-gizem tarzı filmleri yapmak bence zor.Çünkü olayı zaten filmin başında empoze ediyorsun ve asıl işte zorluk burada başlıyor bence.Bir aldatma ve araya giren hatun tarzı bir film olacağını hissediyorsunuz ama tam bu noktadaki gizemi filmin sonuna kadar korumak gerçekten zor oluyor.Aynı şekilde buradada koruyamamışlar.

Filmin asıl eleştirilmesi gereken yeride tam olarak burada başlıyor bence.Senaryonun başka bir yerden (hatırlamıyorum) tanıdık gelmesinin yanında hani olayları öyle bir anlatmışlarki, filmi izlemeden önce hiçbir yorum okumamış hatta kimlerin oynadığına bakmadan bile izlemeye oturmuş olmama rağmen kız, kadının kocasıyla yaptıklarını anlatırken bir yapaylık hissediyorsunuz içten içe.Yolunda gitmeyen birşeyler war olduğunu zaten hissediyorsunuz ve filmin çuvallamaya başladığı yerde tam burası oluyor.Ama daha sonra gelen mesajlar olayların gidişatı sayesinde sizi farklı yerlere yönlendirmek istemişler, en azından hani yapıp sıvamak kavramı vardır ya, bunu yapmamışlar.Yaptıklarını toparlamışlar mı hayır!

Tam bu noktada acaba hikaye daha ne kadar ilerler derken size cevabını veriyorlar.Bu sefer kızımız ile evli hanımımız bir ilişki içerisine giriyor.Hatta daha fazla bu Chloe'nin obsesif takınlarından olduğunu anlıyorsunuz ve film birazda buradan ilerliyor.Ama burada merak ettiğim bir konu, otelde chloe'nin sürekli hapşırmasının nedeni neydi acaba? Acaba hanımımıza olan takıntısı, daha çok ilgi çekme mi? Bilmiyorum birçok şeyden olabilir ama ben bunun cevabını filmde bulamadım belki çok gereksiz bir ayrıntı olabilir ama...

Film hakkında daha fazla söylenebilcek neler war? Nelson her zamanki gibi istikrarlı bir biçimde oynamış.Moore ise; çok ilginçtir ki onu izlediğim her filminde ayrı bir tad var gibi.Her karakteri canlandırabiliyor ve aynı şekilde bu filmdede göze en çok çarpan oyuncuydu.Ama bundan daha fazla dikkat çeken birşey arıyorsanız eğer Amanda'nın vucudu.Bunun hakkında burada daha fazla konuşmak istemiyorum desem yeterlidir heralde.

Sonuç olarak yukarıda söylediklerim hani yok olanı aramak tarzında birşey.Kesinlikle izlemeniz gereken bir film değil, ama keyifli zaman geçirilerek ve sonunda ne olacak acaba diye merak edilerek izlenecek bir film olduğunu söyleyebilirim.Mümkünse sonunu tahmin etmemeye çalışın, gerçi her ne kadar etmemeye çalışsanızda film bu konuda size baya yardımcı oluyor.Bunun dışında benim için izlemesi büyük bir zevk olan sahneler olduğu gibi aileyle beraber izlenecek bir film olmadığınıda söyleyim.Moore bu kadar cesur muydu ya?

Notum 10/7

4.07.2010

Scarface [1983]

Baya bir zaman geçmişti bu filmi izleyeli ve tekrar izlemek gerekiyordu.Zamanında bakış açım olmadığından, filmi izlemiş olmak için izlediğimden daha ciddi bir bakış gerekiyordu bu filmi.Acaba ben cidden birşeyleri kaçırmışmıydım yoksa aklımda yer edinememesi konusunda haklımıydı?

Konuyu zaten izleyen izlemeyen herkez biliyor, Tony Montana isimli Kübalı suçlu, Miami'ye gelip uyuşturucu lordu Loggia'nın emrinde çalışmaya başlar. Montana'nın hırsı ve öfkesi basamakları hızla tırmanıp büyük bir suç şebekesinin başı olmasını sağlar. Olay özetle bu kadar ama asıl hikaye filmin içinde yatıyor şöyle ki,
1983 yapımı bir filmi eleştirmek değilde, kendi düşüncelerimi söylersem bu konuda biraz daha doğru olacak gibi.Çekimler böyle, hareketler böyle şu şöyle olmalıydı dersek o zaman çarşı karışır.Şöyle ki, çok sevilen ve çok ilginç bir şekilde rol model olarak alınan bir karakter yaratmış o zamanların ustası (şu araların paspası) Pacino...Gerek filmdeki duruşu gerek söyledikleriyle.Burada aklıma daha başka başka şeyler geliyor, nedense bu tarz roller, özellikle tek başına bu tarz rolleri yönlendirilmiş olan oyuncular daha çok hatırlanıyor.Açıkça söylemem gerekirse benim adıma şu filmde hatırlanacak fazla birşey yok, bunu daha çok anlamak için sanırsam bu filmi o zamanlarda hani tam anlamıyla sinemada izlemek gerekiyormuş.Çünkü birşey ifade etmedi bana. Bir adam herşeye sıfırdan başlıyor daha sonra yükseliyor ve batıyor.Bunun neresi ilginç?

Diyaloglar olması gerekiyor.Mafya filmlerini severim, özellikle klasik olanları ki artık günümüzde bu kadar kaliteli mafya filmleride gelmiyor.Şöyle bir düşünüyorum ki public enemies ve american gangster den başka film aklıma bile gelmiyor iz bırakanlar olarak baktığımız zaman.Scarface konusuna geldiğimizde tekrar çok büyük seven kitlesi olduğunu daha önce söylemiştim.Yok, bu kadar abartılacak bir nokta gerçekten ben bulamadım.Burada ayrılması gereken nokta filmi küçümsemek yada herkezin beğendiğini ben sevmem, otoriteye karşı olurum anlayışından da değil kesinlikle...Sadece fazla birşey yok...

Film kadar konuşulan başka birşeyde filmin oscar alamamış olmasından.Bunun kararını verebilmem için 1983 yılındaki bütün oscar adayı filmleri yemiş yutmuş olmam gerekiyor.Tabii böyle bir durum olmadığından dolayı sadece yüzeysel olarak birşeyler söylenebilir.Pacino'dan başka filmin neresine oscar verecekler çok merak ediyorum?
2 tane silah sahnesine mi? Konuşmalara mı? Mekanlara mı? ııh ııh alamaz, alamadığı da gayet haklı herhangi bir kayıp söz konusu değil...

Ama burada bir gerçek var.Şu filmi izledikten sonra artık Pacino'nun tarihin en ''underrated'' oyuncusu olduğuna karar verdim.İnanılmaz tek kelimeyle.İnanılmaz rollerinden birini yapmış ve 1983 yılı artık mafya filmlerine farklı bir bakış kazandığı, bu rollerin aranan oyuncularından biri olduğunu iyice kanıtlamıştır.Gerçi baba serisinden sonra daha ne kadar toparlanması gerekiyordu orasıda ayrı olarak tartışılır...Kesinlikle inanılmazdı, mimikleriyle unutulmaz.Ayrıca çok ilginç bir şekilde diyaloglar filmde çok önemli bir yer alıyor ve bunları söylerken ki hal ve ruh durumlarını ayrı ayrı incelemek bile gerekebilir...
Verdiği mesajlar ilgi uyandırıcı kesinlikle.Ara ara verdiği mesajları bir kenara bırakıp genel olarak konuya bakarsak bile bu yetiyor.Hiç birşeyi olmayan birinin, birşeyleri elde ettikçe daha fazlasını istemesi elbette güzel birşey ama gözü kör olarak, etrafındakileri gerektiği zaman çiğneyerek en yukarıya doğru çıkmak istemesi ve en yukarıya çıktığı zaman en yapılmaması gereken şeyleri yaptığında, aslında en yukarıda olmadığını görmek açısından güzeldi izlemek. Herzaman tek adam olmak iyi birşey değildir, yanında kimse kalmadığı zaman filmin sonunda olanlar gelir başınıza ve ancak hatırlanırsınız...

Film geneli hakkında söylenmesi gereken herşeyi yukarıda söyledik sanırsam.Çooook yüksek beklentiler, herkez acaba ne hangi kısmını bu kadar abartıyor diye 1 ekre daha bilinçli olarak izlenmesi gereken bir filmi izledim ve mutluyum.İzlemesem herşeyin dışında Pacino'nun inanılmaz oyunculuğunu ve herkezin dilinde dolaşan mafya sözlerini duymamış olacaktım.Ha şu anda duymuş oldum ama getirisi ne oldu? Abartıldığı kadar var mıymış? Yok, sadece kesinlikle izlenmesi gereken tarihi mafya filmlerinden biri..

not:10/7.5

3.07.2010

The Intruder [1999]

Bugün neler oldu? Şöyle bir bakalım. Evimizde yeni bir olay oldu, mutfağı komple değiştiriyoruz. Yani dolaplar, fayanslar, mermerler falan. Hollanda'yı da en az Türkiye'yi desteklediğim kadar desteklemem futbolda, bayağı bir küçüklüğüme dayanıyor. Zor şartlar altında da olsa Brezilya'yı devirişimizi izledim. Sonra da Uruguay-Gana... İnanılmaz bir maç sonu oldu, Suarez geceye damgasını vurdu ve sanırım Gyan'ın ağlayan yüzünü asla unutmayacağım. Afrika'yı simgeliyordu Gyan son dakikada kaçırdığı penaltı ile. Kıtanın bahtsız yeni yüzü olmuştu. Neyse, cnbc-e filmlerine geri döndüm. Kışın girişmiştim bu işe ancak pek uzun soluklu olmamıştı, gerek okuldan dolayı, gerekse de NBA maçlarından. Bu sefer ise uzun soluklu olacak sanıyorum, en azından yaz boyu. Haftada minimum 2 film izlerim herhalde, zaten 5 film var. Geçtiğimiz haftasonu Antichrist'i izledim, Charlotte Gainsbourg'un mükemmel bir performansı var. Ancak değişik bir film Antichrist. Shutter Island gibi, ilk izleyişte hazmedilemeyecek türden. Tam tadına varmak için bir kere daha izlemek gerekiyor. İkisi de bilgisayar da var ve birer kez izledikten sonra buraya yazacağım. Ama şimdi The Intruder'a geçelim...

1944 tarihli George Cukor klasiği Gaslight filminin günümüze uyarlanmış haliymiş film, cnbc-e'nin dediğine göre. Aynı zamanda da Brooke Leimas isimli kitaptan uyarlanmış. Catherine adında Fransız bir kadın (Charlotte Gainsbourg), New York'a taşınıyor ve orada bir sergide Nick (Charles Edwin Powell) adında bir centilmen ile karşılaşıyor. Bu ikili daha sonra evleniyorlar ve Catherine, Nick'in evine yerleşiyor. Ancak evde inanılması güç olaylar oluyor ve bunlar, ilginçtir sadece Catherine'in başına geliyor. Nick'in arkadaşları Badge (Natassja Kinski), Charlie (John Hannah) ya da Daisy'nin (Molly Parker) değil. Daha sonra Catherine bu olayların Nick'in öldürülen eski karısı Stella (Marianne Farley) ile bağlantılı olduğunu anlıyor ve bu sır perdesini aralamak yine kendisine düşüyor.

Filmin yönetmeni David Bailey ve bu Bailey'nin ilk filmi. O günden bugüne kadar da hiç film çekmemiş. Oyuncu kadrosu ise idare eder fakat Charlotte Gainsbourg dışında iyi bir oyunculuk izlediğimizi söyleyemeyeceğim maalesef. Zaten Charlotte ile bu hafta 2. kez karşılaşmak beni bayağı bir şaşırttı ve gerdi açıkçası. Beğendiğim bir oyuncudur ve hemen hemen piyasaya giriş filmlerden birini izlemiş oldum, her ne kadar çoğu insan bu filmden bi' haber olsa da. Fransız olan babası Serge sayesinde çok iyi bir Fransız aksanı var ve filmde bunu çok iyi kullanmış. Özellikle sırıtan oyuncu ise Charlotte'tan sonra en çok görünen isim Charles Edwin Powell. Sanırım ben hayatımda bu kadar yapay oyunculuk çok nadir gördüm. Yani, adamı açıkçası tanımıyordum, şöyle bir geçmişine bakınca çoğu underground'da olsa bir çok filmde oynadığını gördüm ama burada kendini okul piyesinde falan zannetmiş anlaşılan. Onun dışında göründüğü sahnelerde Molly Parker ve Natassja Kinski (copy/paste değil alınteri) idare etmiş. Charlotte'un bir altına koyacağım isim ise şimdilerde Spartacus: Blood and Sand dizisinde izlediğimiz John Hannah.

IMDB'den 5.1 almış film. Hmm, tamam çok kişi izlememiş, sadece 418 kişi oylamış ama neden 5.1 aldığı ortada. Bağlanılamayan bir son! Deneyimsiz bir yönetmenin elindeyse bu tip 80 dakikası soluksuz ilerleyen bir film, böyle şeyler olabiliyor. Evet, gerçekten de soluksuz bir 80 dakika izliyoruz. Olaylar çok hızlı akıyor ve bir an bile kafamızı kaldıramıyoruz filmden. Her geçen dakika daha da bağlanıyoruz, film sizi içine almasını çok iyi biliyor. Tıpkı bir Agatha Christie romanı gibi, her sahnede daha çok merak ediyorsunuz, her dakika sizi gerdikçe meraklandırıyor ama işte sonu bir Agatha Christie romanı gibi bağlanamıyor maalesef. Filmde doğaüstü şeyler oluyor, olmuyor değil ama sonunu bu denli bir metafiziğe bağlamak kolaya kaçmak anlamına geliyor.

Bu arada unutmadan, filmde en önemli olaylardan birisi de Philadelphia Deneyi ve Montauk Projesi. Bu deneyle ilgili biraz araştırma yaparsak şu tip bir şey ile karşılaşıyoruz; 1943 yılında ABD'nin Pennsylvania eyaletinde, Philadelphia kentinde yapılan bir deney sonucu donanmaya ait USS Eldridge isimli gemi, bir dakika içerisinde 600 km'den fazla bir uzaklıkta bulunmuş ve tekrar geri gelmiştir. Tabii bu bir iddiadır ve doğruluğu şu ana kadar kanıtlanamamıştır. Bu deney Albert Einstein'ın "Birleşik Alanlar Teorisi" üzerinden ortaya çıkmış. Filmimizde de şu olay ön planda, uzay bükülebilir mi? İki olay bir noktada buluşabilir mi? Geçmiş, şimdiyle çakışabilir mi? Bir de şöyle bir şey var, film boyunca ara ara caz müzik çalan sokak sanatçısı görüntüye geliyor. Nick'in evinde de caz müzikle ilgilenen bir kaç adamın portresi var. Bu da yine Philadelphia Deneyi'ne bir gönderme. Şöyle ki, aynı adı taşıyan iki caz sanatçısı bir de davulcudan oluşan bir grup var. Uri Caine, Christian McBride ve Ahmir Thompson...

Bir de 1984 yapımı bir film var yine aynı adı taşıyan, The Philadelphia Experiment. Sanırım izlenmesi gerek. Bu filme gelince, özel bir Charlotte Gainsbourg hayranıysanız izleyin. Piyasada fazla görünmemiş, sanırım reklamı yapılmamış çok fazla. Gerçekten soluksuz izletiyor kendini, sonu dolayısıyla kaliteli mi? Hayır, ama izlenebilir. 6/10

Beercholic

2.07.2010

Iron Man 2 [2010]

Milyarder mucit Tony Stark’ın zırhlı Süper Kahraman Iron Man olduğu tüm dünya tarafından bilinmektedir. Teknolojisini orduyla paylaşması için hükümetten, basından ve halktan baskı gören Tony, bilginin yanlış ellere geçmesinden korktuğu için Iron Man zırhının sırrını açıklamak istemez. Tony, yanında Pepper Potts ve James Rhodes ile birlikte yeni ittifaklar kurar ve büyük güçlerle yüzleşir.

Yazık olmuş ancak şöyle demek istiyorum.Filme giderken çok korkarak gitmiştim çünkü oyuncu kadrosuna baktım.Downey,Mickey,Scarlett,Jackson ve Don... Tamam dışardan bakılınca inanılmaz bir kadro gibi duruyor ve elbette ilk filmden sonra inanılmaz bir film olacağını hayal ediyordu herkez ama gel gör ki tam bir hayal kırılığı.

Kısaca bahsetmek istiyorum çünkü uzatılcak birşey yok.Hele bunun 3cüsü nünde geleceğini öğrendikten sonra gerçekten şu yazıyı nasıl bir ruh haliyle yazıyorum görmeniz gerekiyor.Öncelikle filmi 2 evrede incelemek gerekiyor.1. bölüm o kadar sıkıcı ve gereksiz di ki. Hani o derece gereksizdi ki, birbirini kesen konuşmalar düşünün.Arada bir esprili konuşma yapmaya çalışmışlar ama kurtarmamış.Halen yeteri kadar sıkıcı ve klişe diyaloglar var.Olmamış.Iron Man'i 1 kere gördüğünüz bir ilk 45 dakika geçirdikten sonra daha aksiyonlu ama halen tekdüze olan 2. yarıya geçiyorsunuz.Bıraktığınız yerden devam ediyorsunuz.Ben biraz olsn ayılmak için bol tuzlu bir mısır aldım elime ama inanın çekirdek bile olsa kurtarmazdı. Yazık olmuş gerçekten...

Senaryo dan zaten fazla bir beklentim yoktu, lakin sonunda ne olacağını biliyorsunuz. Jackson amcamızın olaya bir anda dahil olması biraz heycan getiriyor ama yetmiyor. Hani öyle bir film düşünün ki başrol oyuncusu Downey J.R olsun ama sizin asıl Iron Man karakteriniz M.Rourke abimizin yanında sönük kalsın. Hazır bahsetmişken Rourke olduğuna ilk başlarda inanmadığım ( tabii ki biliyorduk ama) daha sonralarında karizmasını ve tarzını ortaya koyarak filmi kasıp kavurmuş.

Scarlett ablamızın gayet seksi bir hatun rolünden sonra bir anda çok gereksiz bir şekilde havalarda uçup kaçması ve basit dövüş sahneleri filmi daha da dibe doğru sürüklemiş.Biz ne umutlarla gitmiştik ama neler bulduk. Ben ilk filmi izlememiştim yukarıda söylediğim gibi ve keşke 2 yide izlemeseymişim.Notum 10/5 olacaktır ve tavsiye etmediğim filmlerden biri de artık budur. Holmes 2 yi bekliyoruz bakalım...

UnjustLucifer

1.07.2010

Green Zone [2010]

Ne yapılcağını bilmediğim bir cuma günü, hazır gelmiş ve biraz aksiyonel bir film ararken gitmeye karar verdim.Giderken tek güvencem M.Damon du. Neyine güvendin diye soranlara hemen cevap vermek istiyorum. Artık klasikleşmiş bir özellik olduğuna inandığım; bir iyi film bir rezalet film davasından dolayı. The Informant! felaketinden sonra bu sefer sıra güzel filmdeydi ve gerçekten bu sefer toparlamıştı...

Çavuş Roy Miller ve ekibi, Irak çölünde depolandığından kuşkulanılan kitle imha silâhlarını bulmak üzere görevlendirilir ve ölümcül kimyevi maddelerin peşine düşerler. Ancak bunun yerine, görevlerinin amacını taban tabana değiştirecek bir örtbas olayı ile karşılaşırlar. Farklı amaçları olan ajanlarca çevrilmiş olan Miller, bölgede savaşı tırmandıracak yanıtlara ulaşmak zorundadır.

Siyasetle ilgilenmedikten sonra bu tarz bir filmi anlamak benim açımdan biraz zor oldu başlarda.Hikaye gayet basit aslında, amerikanın ne tür gereksiz nedenler ortaya sürerek Irak'a girmesini konu alıyor yukarıdada belirtildiği gibi ve işte gerçeklerin açığa çıkması diyebiliriz buna.Bildiğim daha doğrusu şöyle demek istiyorum; benim bildiğim kadarıyla asıl olay kimyasal silah davası değilde biraz işin içinde petrol felanda vardı. Ama gel gelelim aynı şekilde bizim filmde, bahsedilen tek konu kimyasal silahlar ve bunların aranması.Tamam hadi burasından geçtim.

Ama şöyle bir hikaye var, hatta o kadar mühim bir nokta ki. Çok sonralarında aklıma geldi.Film başladığı dakikadan itibaren savaşın arkasında dönen bürokrasiye ve siyasete kilitlenmiş. Senaryo bu yöndeydi. Yani ben yinede şu petrol olayının senaryo oyunu olduğunu düşünenlerdenim. Yani film boyunca tek bir petrol kelimesi geçmemesine karşın “filmin sonunda” geniş bir açıyla petrol rafinerilerini göstermesi taktire şayan bir senaryo oyunudur. Kısacası şu: bütün “bunların sonucunda” petrol yatıyor. Ya da en azından ben öyle düşündüm, bir nevi bütün senaryoyu buraya bağlama var gibi, belkide yoktur.

Bunun dışında bir yerde okuduğum kadarıyla film Iraq ta çekilmemiş.Fasta çekildiğine dair söylentiler var ama tam olarak birşey diyemeyeceğim bu konuda bilenler varsa elbette yorumlarla bana yardımcı olabilirler.Ama son derece gerçekçi olmuş, beğenimi kazandı. Ama bir nokta var ki, bahsetmeden geçemeyeceğim ne yazık ki. Miğdem bulandı! Hayır sex sahnesinden yada çok kan kullanılan bir sahneden dolayı değil.Kamera! İlk başlarda acaba bu tamamen elle çekilmiş bir film mi felan diye düşünmeye başladım.İnanılmaz oynatmışlar kamerayı.Hani tamam anlıyorum savaş sahnelerinde kamera sayesinde biraz aksiyon yaratmak elbette çok güzeldir ama dümdüz, aksiyon olmadan oluşturulcak diyalog sahnelerinde bile kameranın oynaması sürekli ve her ağızdan çıkan kelimeyi yakalamak istermişçesine deli gibi çevirmeleri gerçekten bir yerden sonra izleyiciyi yoruyor. Belkide şu filmin diğer kısımlarını geriye bırakırsak en çok dikkat çeken eksi bu olacaktır.

M.Damon beğendiğim bir oyuncu ama ne yazık ki benim tamamen beğenimi kazanabilenlerden biri olmadı.Bazen o kadar gereksiz filmlerde oynuyor ki inanamıyorsunuz.Bazen bir o kadar silik kalırken bu filmde olduğu gibi inanılmaz iyi performanslarda çıkartabiliyor.Beğendim kendisini..

İzlenmesi gereken bir film olduğu kadar izlemesenizde birşey kaybedilmeyecek tarzdan.Özellikle senaryoyu yazan ve çekenlere teşekkür etmek gerekiyor.USA olaylarına son derece eleştirel bir noktadan yaklaşmış ve filmin sonunu iyi bağlamışlar ama genede notum 10/7.5

UnjustLucifer

29.06.2010

Chinatown [1974]

Olur, böyle şeyler Jack, burası Chinatown!

Kısa bir özetle başlayalım hemen; Eski polis Jake Gittes özel dedektif olarak çalışmaktadır. Los Angeles'ın su idaresinden sorumlu Hollis I. Mulwray'i takip etmek için eşi Evelyn tarafından kiralanır. Evelyn eşinin kendisini aldattığını düşünmektedir. Takibe başlayan Jake gerçekten de Hollis'in başka bir kadınla beraber olduğunu görecektir. Ancak olaylar beklediği gibi gelişmez. Hollis gizemli bir şekilde öldürülür. Jake olayın peşini bırakmaya yeltense de, bir karabasanın içine düşmüştür. Olaylar onun yakasını bırakmayacak, Evelyn sandığı kadının Hollis'in gerçek eşi olmadığını anlayacak ve her şey daha da çetrefilleşecektir.

Bundan sonra zaten çoğu kişi tarafından izlenmiş bu filmi kritik etmeye değil, daha çok tanımaya ve biraz izlenimlerden bahsetmeye doğru yol alalım. IMDB puanı baya yüksek ve çoğu kişi tarafından beğenilmiş bir film. Elbette bende beğendim ama Polanski yapımı olan bu filmde büyütülecek bir şey bulamadım. Bu filmin basit ya da gereksiz olduğunu göstermek gibi bir şey değil yanlış anlaşılma olmasın, sadece ben biraz daha yüksek beklentilerle izledim belki de, belki de yıl 1974’tü.

Öncelikle gayet güzel bir senaryo olmuş. Klasik olan Polanski özelliği sayesinde filmin ilk kısımları baya yavaş gidiyor ve ben bu tarz filmleri çok fazla sevemedim ne yazık ki. Konuyu yavaş yavaş vermek ile filmin yavaş olması arasında fark var elbette. Hızlı ilerleyen bir konuyu siz yavaş işlerseniz 3cü viteste kendini zorlayan Ferrari ye binmiş gibi hissedersiniz ne yazık ki. Senaryosu gayet güzeldi, hatta baya güzeldi. Polisiye filmlerin binlerce örneklerini izledik, neler gördük geçirdik. Ama hiçbir polisiye filmde ensest bir ilişki gördüğümüzü ben hatırlamıyorum. Evet, işte size gerçekten ilginç şeyler sunan bir film. Takdir ediyorum.

Bunların dışında sonuna kadar izlenmeden anlaşılamayacak bir film olmasını da başarılı buldum. İşte abartılan nokta da tam burada başlıyor. Daha önceleri çok kez söyledim, film sonları elbette tahmin edilebilir ama ben zevkin azalacağından dolayı bundan kaçınan biriyim. Filmin sonu evet gayet mükemmeldi. Gerek izlediğimiz sahnelerin ana karakterle bağlantısı, geçen diyaloglar ve o bitiş gerçekten güzeldi ama herkesin abarttığı kadar değildi, ya da olmadığını anladım.

Jack üstada bir şey söylemek gerekiyor mu? Bence gerekmiyor ama takdir adına bir şeyler yazmak gerekiyor. Filmin 3/4 lük kısmında burnunda bandajla oynayan Jack babaya bir kere daha saygılar. Çok çok üst seviye bir oyunculuk göstermiş bizlere. Aynı anda ona yardımcı olan Dunaway ve John Houston da gayet iyi oynamışlar.

İyi senaryo, iyi kurgu, 1974 yılının esintiler, Jack ve oyuncu kadrosuyla beraber izlenmeyi hak eden bir polisiye film. Çok merak ettiğim bir nokta daha var.(Normal olarak) etrafta şu aralar ya da son 1 yılda gezinen 3cü sınıf polisiye kovalamacılarını izleyip de, en iyi film olarak gösteren sayın izleyiciler acaba bu filmi izledikleri zaman ne düşünecekler? Notum 10/7.5

UnjustLucifer

27.06.2010

The Conversation [1974]

Hocam bu nasıl bir filmdi. İzlencekler listemde baya alt sıralarda duran bir filmi kendisi. Ama bir anda izleme isteğim ve bu filmi bana ulaştıran tedarikçi arkadaşıma da çok teşekkür ediyorum.

İşinin ehli bir gözetleme uzmanı olan Harry’ye (Hackman) esrarengiz ve çok güçlü bir işveren tarafından, genç bir çifti takip edip casusluk yapma görevi verilir. Çiftin konuşmalarını teybe alan Harry, hayatlarına bir şekilde dâhil olup, dinlediği bu insanların bir cinayete kurban gideceğinden şüphelenmeye başlar. Bir yandan kendi karmaşık iç dünyası ve münzevi hayatının hastalıklı yönleri; bir yandan geçmişinde yaşadığı kötü deneyimler, Harry’nin elindeki işi bir takıntıya dönüştürmesine yol açar. Yaptığı işi sorgularken, ölümcül bir paranoya onu yok etmek üzeredir.

Filme yapılan bir kayıtla başlıyoruz. Gayet durağan ilerleyen bir film var karşımızda.2 saate yakın bir süre içerisinde filmde öncelikle karakterleri tanıyoruz. Daha sonra bu iyi takipçi adamdan bir kız ve oğlanın takibi ve bunların kayıtlarını istiyor. Adamımız bunu yapıyor hazırlıyor ama içinde tek bir lafa takılı olarak bir paranoya kalıyor. İşte filmin lafını size tam burada söyledim ''Paranoya''.

Film gerçekten paranoyalar üstüne kurulmuş. Bizim adamın durumunu izlediğiniz zaman zaten anlayacaksınız. Her şeyden bir kıllanma durumları var. Her şeyi 2 kere inceliyor. Kendini bile sorgular bir duruma geliyor. Kendisine soru sorulmasından da hoşlanmıyor ve dahası.

Gerçeğin her zaman çarpıtılabileceğini anlatan bir film olmuş. İşte tam burada kelimeleri ve ifadelerimi çok çok iyi seçmem gerekiyor çünkü gerçekten filmi mahvetmek istemiyorum. Hatta ben en iyisi biraz daha genel bilgiyle devam edim. Yıllar bana biraz sakat geldi. Araştırıp baktıktan sonra o yıllar, hatta tam filmin yapıldığı yılda Watergate skandalının patlak vermesi bu filmin baya bir altlarda kalmasına neden oldu. 2 baba filmi arasına yönetmenimiz hemen bu filmi sokmuş ve kariyerinin zirvesine ulaşmıştır herhalde.

Gene Hackman ve H.Ford u izlemek büyük bir zevkti. Özellikle Ford'un gençlik halleri çok ilgi çekiciydi. Filmde adının geçtiğini bilmesem, büyük olasılıkla filmde onun oynadığını anlamazdım. Sonuç olarak film inanılmaz bir sonla bitiyor. İşte bir filmden beklenen budur. Sonunda alıp sizi başka bir yerde bırakıyor ve siz öylece kalıyorsunuz.1974 yapımı filan diyip izlemezlik etmeyin. Baba filmini nasıl izliyorsanız bunu da aynı şekilde laf söylemeden izlemeniz gerekiyor.
Notum 10/8.7 olacak. Biraz yüksek gibi gelebilir ama burada bahsedilemeyecek ufak tefek eksiklerin dışında komple bir film. Kaçırılmaması gerekiyor

UnjustLucifer