25.08.2011

Last Night [2010]

Aldatma ve sadakat üzerine;

Hikâyemiz evli bir çifti konu almaktadır. Aralarında ufak bilinmezliklerden dolayı çıkan sorunların yanına, ertesi gün gidilen iş seyahati de eklenir. Tam bu sırada karısı da eski sevgilisine rastlar. İşte o son gece…

Günümüz ilişki biçimleriyle bütünleştirmek çok basit filmi. Hatta etrafta ergen gençlerin yaşadıklarının bir kopyasını izledim diyebilirim. Eskiden bizim de başımıza gelmiyor değildi. Günümüzün sıkça aldatma meyilli ilişkilerinin özeti niteliğinde bu sorular. Hele ki şu kıskanma mevzu ya da hadi şüphelenme diyelim, çok karışık bir mesele. Kim kimden neyi saklıyor, kim kime nasıl oyunlar oynuyor çözmek gerçekten imkânsız. Hele bir de içe bastırılan duyguların bir anda dışarıya çıkması yok mu?

Önce eşinden şüphelenen kadın figürünü ön plana çıkaran film, sonra aniden direksiyonu kırıyor ve Joanna'nın kirli çamaşırlarını bir bir ortaya dökmeye başlıyor. Böylece ana tema aniden "aslında sadakatsiz olan kim?" şekline bürünüveriyor. Aslında çok temiz olarak gözüken ve en ufak bir olaydan bile şüphelenen, sevgilisini ya da eşini kıskananların, iç dünyalarının ne kadar karışık olduğunu vurgulamaya çalışmışlar.

Filmin çekildiği mekânları ve arada geçen müziklerin, yaşanan sahneleri harika bir şekilde desteklediğini belirtmek isterim.

Filmden bu kadar güzel olarak bahsettikten sonra neyi beğenmediğime gelirsek; E.Mendes’in bu filmde gerçekten işinin ne olduğunu merak ediyorum. Birçok beğeneni var ki bunların anında çoğu onu bir sex objesi olarak da görüyordur mutlaka, filmde oraya konulacak tatlı şirin bir hatun karakterini tercih ederdim. Bu kadar yırtıcı olarak gözüken ve hadi kabul edelim, normalde güzel olarak nitelendirebileceğimiz birini nasıl bu kadar çirkin sunduklarına şaştım kaldım. Bunun yanında filmde geçen diyalogların çok çok sıradan olması, böylesine bol konuşmanın ve tartışmanın olduğu filmi çekilmez bir halde getirmiş.

Filmin sonunu anlayamayan arkadaşlara söyleyeyim, sizler için üzülmem mi gerekiyor yoksa ne yapmam gerekiyor tam olarak çözemedim ama sonunun açık bırakılması filmi kurtaran en büyük etmen. İki tarafın bakış açısını yansıtmaya çalıştıktan sonra mantıklı bir bitiş zaten uygun görülmezdi. Her iki taraf için de doğruları ve yanlışları tarttıktan sonra, kendi sonunuzu uygun görebilir ve istediğiniz tarafa kayabilirsiniz.

Boş zamanda izlenebilir, ama zaman kaybı olarak nitelendiriyorum ne yazık ki…



24.08.2011

American Beauty [2000]

Söyleyecek fazla bir şey yok…

Bazı filmler vardır ki içeriklerini direk ortaya koyarlar ve beğeni beklerler. Senaryoları açıktır, anlatımları basittir severiz. Bazıları vardır, öylesine karışıktır ki onları çözmeye çalışmak o filmleri daha çekici bir hale sokar ve seyirci olarak bunu severiz. Çoğumuz anlamaz, gereksiz film der geçer. Bazıları artık tarihe mal olmuştur. Onu artık beğensek de beğenmesek de o film erişilmez bir noktada duruyordur ve laf bile söyleme hakkımız yokmuşçasına bahseder geçeriz. Çok saçma. Herkesin bir beğenisi, tarzı vardır. Herkes hayata, filmlere başka gözle bakar. Ama yok, öylesine bir film ki bu, işte hayata nerden bakmanız gerektiğini bir ayna netliğinde size yansıtıyor. Görebilene…

Günlük hayatımızda nasılsın diye soranlara ‘’ iyidir senden nbr’’ gibi kısa cevaplar veririz. Çoğu cevaplar gerçekten samimiyeti, çoğu cevaplar ise, sadece geçiştirmeyi gösterir. Bazen iç dünyamız ne kadar karışık olursa olsun, dışarıya iyi izlenimler vermek isteriz. Tam olarak öyle bir havada başlayan film, hayatı bitik bir adamı anlatıyor, daha doğrusu o adam kendi hayatını anlatıyor. Yapacak bir şeyi yok, herhangi bir kaygısı yok tama anlamıyla tükenmiş. Ailesinin de ondan fazla bir farkı yok aslında. Hepsi kendi koşuşturmaları içinde kaybolmuş ve bitmiş bir aileden bahsediyorum. Bir şeyler olmalı, mutlaka bir şeyler değişmeli derken, Jane’in daha erken yaşta sayılabilecek kız arkadaşı bir anda her şeyi değiştiriyor.

Günlük yaşamda o kadar fazla boğuluyoruz ki hayatta yaşanmaya değer olan güzellikleri çoğu zaman belki bizde kaçırıyoruz. Ferrarisini satıp kendini aramaya çıkan bir insanın hikâyesini anlatmıyor bu film. Anlattığı daha çok hayatın ayrıntıları seni mutlu etmek için o kadar çok ki bunu görüp görmemek senin ellerinde. Hayatını yaşanılır kılmanın sadece kendi sorumluluğunda olduğunu unutma...

Harika bir anlatım var. İzlediğim filmlerde gördüğüm en kusursuz 3-5 anlatımdan biri diyebilirim. Olay yeteri kadar bunalım içerirken, zaman zaman mizah kullanarak zaman zaman harika karakter analizleri yaparak filmi bu kadar güzel sunmayı başarmışlar. Kamera açıları inanılmaz, kullanılan diyaloglar ise; her birini tekrar tekrar dinleyerek farklı anlamlar çıkartılacak kadar yalın ve dolu. Poşet sahnesinden esinlenmiş; Yani ricky'nin o sahnede konuşması senaristin yaşadığı bir şeymiş, çok ilgimi çeken bir şey. Onun haricinde karakter betimlemelerini çok iyi buldum. Çevresindeki insanların gözlemi ancak bu kadar iyi yapılabilirdi.

Baştan sona bu kadar sansasyonel biçimde ilerleyen filmin sonu için elbette çok büyük beklentilerim oluşmaya başlamıştı. Böyle bir filmi sıradan bir şekilde bitirmeyeceklerini kendimi iyice inandırmıştım. O son 15 dakika da ki kıvranmalarıma bir çare bulamadım ne yazık ki. Hiç bitmesin istedim, biraz daha, lütfen biraz daha devam etsin dedim içimden. Geride kalan bir buçuk saatin özetini ve filmin kapanışını bu on boş dakikaya sığdırmak tek kelimeyle inanılmaz. İzlediğim en iyi ve en etkileyici sonlardan biriydi diyebilirim.

Spacey’in insanüstü performansının yanında filmi götüren ve bitiren kesinlikle R.Fitts di diyebilirim.

Mutlaka izlemeniz gereken bir yapıt. Bu zamana kadar izlemediğim için pişman mıyım? Tabii ki hayır… Her şeyin bir sırası vardır.

"Sanırım başıma gelen şey için kendime fena halde kızabilirdim; ama dünyada bunca güzellik varken kızgın kalmak oldukça zor."

"Sanırım neden bahsettiğimi anlamadınız: Merak etmeyin bir gün anlayacaksınız"



22.08.2011

Kaybedenler Kulübü [2010]

Standart…

Ortalık çalkalanırken, bazı, ama bazı filmleri sona bırakmak her zaman bana daha mantıklı bir hareket olarak gelmiştir. Nedeni ise; film yayınlandığı anda, bir anda herkes izleyip; herkesin her noktada bir yorum yapmasından etkilenen bir yapıda olduğumu düşünüyorum. Konuşmalar elbette bir yerden sonra unutulacağı üzere, filmlerin sıcaklığı geçtikten sonra izlemek çok zevkli geliyor bana. Ne güzel, en ufak bir övme, eleştiri, düşünce yok kafada, rahat…

Alternatif kitaplar basan bir yayınevinin sahibi olan Kaan (Nejat İşler) ile Kadıköy’de bar işleten, çok sıkı bir plak koleksiyoneri olan Mete (Yiğit Özşener), 90’lı yılların ikinci yarısında, sanki bir yerde oturmuş konuşuyorlarmış ve kimsenin bundan haberi yokmuş gibi bir radyo programı yapmaya başlarlar. Yaptıkları program zaman içinde hem onların hem de dinleyenlerin hayatını değiştirecektir.

Herkesin kendinden bir parça bulabileceğini söylemek gerekiyor öncelikle. Filmde bir mesaj değil, onlarca mesaj veriliyor. Kaybedenler, yalnız kalanlar, hayata sövüp küfretmek isteyenler, ölüm... Siz bunlardan birini hiç düşünmediniz mi? Düşünmek mi istemediniz? İşte o zaman kaybedenler kulübündesiniz demektir.

Yalnızlığın en büyük getirisi özgürlük ve rahatlık olsa gerek. Ya da bu özgürlük ve rahatlığın bir çeşit sonucu da olabilir yalnızlık. Filmi iki şey arasında dönüp duruyor; yalnızlık ve kaybetmek. Ama diyaloglar ve konuşmalar o kadar inanılmaz, o kadar benzersiz ki, akıl bir anda birden fazla şeye takılıyor. Aslına bakarsak burada yapılan tek şey ayyaş muhabbeti gibi gözükebilir. Zaten radyo programı boyunca içen bu iki kafadarın yaptıkları şey de bir nevi sokak-ayyaş muhabbetinden öte değil. İşte zaten bu yüzden film bu kadar gerçek, bu yüzden bu kadar doğru…

En ilgi çekici yanı o kadar derin şeyleri böyle bir basitlikle anlatıp samimi ve inandırıcı gelmesiydi. Filmdeki bir deyişle ''kendi yalnızlığıyla dalga geçebilmek'' diye nitelendirebiliriz bunu. Rahatsız edici olabilir, saçma gelebilir ama kesinlikle yapmacık ve gerçeklikten uzak değildi film. Konuşmaların anlamlarını sorgularken, bu arada anlam denen kavramı fazlasıyla taşıyan öğeleri seyirciye göstermeye çalışan bir filmdi diyebilirim. Sıkmayan senaryo, yer yer seyirciyi güldüren konuşmaların yanında inanılmaz müzikler sunmuşlar.

Başka bir yazıda değindiğim için burada fazla girmeden; aşırı cinsellik içerdiğini söyleyen arkadaşlara; hayatlarında başarılar diliyorum.

Sonuç olarak her ne kadar beğensem de, ilginç başlayan film harika duruma geldi. Çok sevdim, ama daha sonra tek bir ilişkiyi ele alarak ve bunun üzerine giderek bir çıkmaza girdi. Çıkmaza girdiğin zaman en kötü durum olayın klişeleşmesidir ve bu ne yazık ki kaçınılmaz son oldu. Ama sonu gerçekten çok kötüydü. Buraya kadar getirdikleri bir çuval inciri berbat etme, herhalde bu olsa gerek.

Filmi saçma bulursunuz, özleştiremezsiniz. Çok erotik bulursunuz kapatırsınız, ama unutmamanız gereken tek şey; bence izlenmeye değer olduğudur.



21.08.2011

Greatest Movie Scenes #26

Hangover Part II [2011]

Sadece son zamanlar için değil, sinema tarihinde belirli bir yere sahip olmayı başardılar. Sadece espirilerle değil, aynı zamanda kurdugu ve işlediği konularla da güldürerek, izlediğim en komple komedi filmleri arasındaki yerlerini aldılar.

20.08.2011

The List Series #2 ''Johnny Depp'in Silahları''

Filmlerde bir çok silah kullanılır. Kimileri o film için artık vazgeçilmez bir öğe olmuş, filmden ayrı olarak düşünülemez bir parça haline gelmiştir. Elbette filmlerde kullanılan bütün silahları sınıflandırmanın imkansız olduğu bu durumda; ben Johhny Depp'in dikkat çeken silahlarını böyle bir liste halinde sunmak istedim...


1. Public Enemies (2009)

Colt M1921AC Thompson with 50-round drum - .45 ACP.



2. Pirates of the Caribbean: At World's End (2007)
Prop replica of Jack Sparrow's 'Pirates' flintlock.



3. Blow (2001)
M1911A1



4. Once Upon a Time in Mexico (2003)
M11/9



5. Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl (2003)
Prop replica of Jack Sparrow's 'Pirates' flintlock.



6. From Hell (2001)
Bulldog revolver



7. Fear and Loathing in Las Vegas (1998)
Smith & Wesson Model 19 - .357 Magnum.



8. Donnie Brasco (1997)
"Pre-B" CZ 75 9x19mm



9. Nick of Time (1995)
Colt Detective Special - .38 Special



10. Dead Man (1995)
Colt 1849 Pocket - .31 caliber.

19.08.2011

Abimm [2009]

'' Ulan Eksik Meksik, 30 Sene Sonra Bir Abi Buldum Kendime Onuda Kaybetmeye Niyetim Yok ''

İlginç bir film izlediğimi düşünüyorum. Biraz önce bitmesine rağmen halen tam olarak beğendim ya da beğenmedim diye adlandıramıyorum.

İstanbul da hayatını farklı yollardan kazanan, daha çok kurye olarak kullanılan Çetin’in babası ölmüştür. Tam bu sırada bir nakliyat vardır ve o da bu iş için gönüllü olur. Hazır İstanbul – Antalya yaparken köyüne de uğrayacak ve cenaze işlemleriyle uğraşacaktır. Ama burada onu bekleyen bir sürpriz vardır, yıllardır görmediği abisi karşısındadır. Sorunlar elbette burada bitmez, abisi zeka özürlüdür ve annesin yoğun uğraşlarından sonra, Çetin ile birlikte bu yola devam etmesi sağlanır.

Senaryo öyle çok ahım şahım değildi ama konu çok güzel işlenmiş diyebilirim. Başlarda abisine karşın bir o kadar duyarsız kalan çetin, zaman geçtikçe abisini benimsiyor ve aralarında zor da olsa bir bağ kurmayı başarıyor.

Başlangıçta çok zevkli olarak gelen film, ortalara doğru ne yazık ki aşırı sıradanlığın kurbanı olmuş. Diyaloglar git gide tek düze olmaya ve konular sıradanlaşmaya başlamış. Ama elbette aradığım sıcaklığı iki kardeşin arasındaki ilişkiye bakarak bulabiliyoruz. Zaten bir yerden sonra ne konunun bir önemi kalıyor ne de senaryonun film öylesine akıp gidiyor. Yer yer aksiyon dolu sahneler olmasına karşın, izlediğim zaman biraz daha ağır dram içerdiğinin farkına vardım.

Oyunculuklar gerçekten fevkaladeydi. Muro tiplemesi ile üne kavuşan Mustafa Üstündağ bu filmde de oldukça başarılıydı. Bu tarz ona yakışıyor. Komik ve duygusal olmayı başarabilen kaliteli bir oyuncu bana göre. Levent Üzümcü’nün şu filmde yaptığına ‘’ katliam’’ denir. Hani yıllar boyunca bu tür karakterleri Hollywood sinemasında gıptayla izledik ama işte bizden de böyle yetenekler ve başarılı roller çıkabiliyormuş. Tek kelimeyle inanılmaz, son yıllarda Türk Sinemasında gördüğüm en başarılı karakter ve en başarılı oyunculuk performanslarından biriydi diyebilirim rahatlıkla. Film boyunca sürekli özürlü rolü yapmak ve o şekilde konuşmak cidden zordur. Bunun yanında sadece bu rol için onca kilo alması ise bir başka özveri ister.

Her filmde olduğu gibi bunda da filmin başarısını lekelemeye çalışan, sinemayla uzaktan yakından alakası olmayan arkadaşlara buradan selam yollamak istiyorum. Konunun Rain Man den çalıntı olduğunu düşünenlere hayatlarında başarılar, bu filmi izlemeyenlere de en kısa zamanda izlemelerini diliyorum.

Duygusal sonlar her zaman favorimdir, ayarı kaçırılmadığı sürece…



18.08.2011

Death at a Funeral [2007]

Kalabalık İngiliz aile ölen babaları için cenaze töreni yapmak ve dağılmak üzere olan aileleri toparlamak ister. Ancak ölenin yası henüz bitmemişken, ortaya çıkan bir yabancının babaları hakkında söyledikleri iki genci şok edecektir: Yabancının dediğine göre, babaları gaydir. Bu sırrın ortaya çıkmaması için ortaya koydukları çaba bir süre sonra onları tam bir kaosa sürükleyecektir.

Yıllardır çeşitli çeşitli komedi filmleri izleyip gülmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki bazı filmlerde cidden gülmeye çalışıyoruz çünkü güldürecek bir tarafları olmamalarının yanında ortaya o kadar saçma sapan konular koyuyorlar ki bazen sadece bakıyoruz, herhangi bir tepki veremiyoruz ne yazık ki… Yıllar boyunca gerek Hollywood, gerek Türk sineması olarak öylesine gereksiz filmlere ‘’komedi’’ damgasını vurduk ki, bir zaman sonra bunlara güler duruma geldik. Nedeni kaliteli yapımların olmaması, içerik itibariyle bel altı esprilerden oluşması ve ortada herhangi bir konunun olmamasıydı.

Death at a Funeral birkaç yönüyle bu filmlerden ayrılıyor ve farkını ortaya koyuyor. Kabul etmek gerekiyor ki, trajikomik bir hikâyeyi kendi lehine çevirebilecek şekilde mükemmelleştirmek yerine mükemmel fakat sıradanlaştırılan senaryosuyla ve daha farklı, daha ilgi çekici kurgu yaratabilecek şekilde oluşturabilme olanağına sahip iken biraz bunu çok fazla değerlendiremiyor ve biraz bu konuda hayal kırıklığı yaratabiliyor. Zaten yıllar boyu biz ne kurgu aradık ne de başka bir şey, sadece anlamlı bir şeyler olsun bari de gülelim dedik, geçtik.

Herhangi bir bilgi vermeden; bu film hangi ülkeye ait desek ‘’İngilizler yapmıştır abi bunu’’ dememek içten bile değil… Soğuk havada başlayan film ilerledikçe biraz daha tempo kazanıyor ve seyir zevki artmaya başlıyor. Esprilerin mantıklı ve filme serpiştirilmiş olması sayesinde biraz daha konuya ortak olabiliyor ve anlayabiliyoruz.

Matthew Macfadyen soğuk tavırlarıyla ve o müthiş aksanıyla izlerken zevk veriyor size, çok basit ama etkili bir oyunculuk sergilemiş. Alan Tudyk, film boyunca sergilediği tutum sayesinde belki de filmin en dikkat çekici karakterlerinden biri olarak göze çarpıyor.

Sonuç olarak; İngilizlerin soğuk ve güldürmek istemiyormuşçasına yaptıkları komedileri çok seviyor ve başarılı buluyorum çünkü adamların bel altı esprileri yapmak gibi bir kaygıları yok. Bu filmde olduğu gibi ortaya serpiştirilmiş esprilere gülmenizi bekliyorlar. Gereksiz koşuşturmalar, anlamsız hareketler yerine daha derli toplu, düzenli bir komedi filmi izlemek istiyorsanız kaçırmamanız gereken bir film.