14.10.2010

Mirrors [2008]

Laptop'tan film izleme hikayemi biliyorsunuz. Eskiden kesinlikle izlemiyordum ama artık izleyebiliyorum ve geçenlerde 5 film birden indirip, hepsini üst üste izledim ve şimdi de üst üste yazıyorum. Bu filmlerin ilki Mirrors'tı. Devamlı takipçiler bilir, Alexandre Aja hayranıyımdır. Önce Haute Tension'da bize şizofren bir katili izletti, sonra Wes Craven'in The Hills Have Eyes'ını yeniden çevirdi. Bu aralar da yeniden çevrimlere merak salmış durumda. 2008'de de bir uzakdoğu yapımı olan Geoul sokeuro'nun yeniden çevrimi olan Mirrors adlı filmi yönetmiş. Aja, senaryonun fazla ilgi çekici olmadığını kabul etmiş ancak bir iki ufak oynama ve kaliteli oyuncular ile filmi izlenebilir kılmayı da başarmış.

Karısı Amy (Paula Patton) ile kavga edip kısa süreli ayrılık yaşayan, ve bir kaza sonucu dedektiflik işini de kaybeden ve depresyonda olan Ben Carson (Kiefer Sutherland), geçici olarak kardeşi Angela'nın (Amy Smart) yanında kalmaktadır ve yine geçici olarak bir kaç yıl önce bir yangında kül olan bir mağazada gece bekçiliği yapmaktadır. Bu mağazanın ilginç bir özelliği vardır. Mağazanın içi tamamen kül olmuştur, aynalar dışında. Aynalarla bayağı bir içli dışlı olan Ben'den önceki gece bekçisi öldürülmüştür ve neden öldürüldüğü bilinmemektir. Fazla geçmeden, Ben de bu aynalarda birşeyler olduğunu farkeder ve ailesiyle birlikte hayatta kalabilmek için ailesiyle mücadele etmeye başlar.

Korku filmleri genelde insanları güldürür derler. Piyasada o kadar çok kalitesiz korku filmi var ki, son dönemde böyle bir kanı oluştu insanların kafasında. Ben ise son dönemde bu tezi çürütecek bir sürü korku filmi izledim. Bu tezi tek başına çürütecek en baba yönetmenlerden biri Alexandre Aja. Bu filminde de gerilimin dozu mükemmel ayarlanmış, senaryo orijinal olmasa da bir hayli ilginç. Öyle ki filmin etkisinde kalıp, bir müddet sonra aynalardan korkmaya başlayabilirsiniz. Aynaların içinde birileri var ve Ben'e bir şeyler göstermeye çalışıyorlar. Üstelik sadece aynalar değil, pencere, su birikintisi, arabanon dikiz aynası, kapı kolu, dolayısıyla yansıma yapan her şeyden çıkabiliyor bu arkadaşlar ve her sahne bir sürprize dönüşüyor. Bu bakımdan da gerilimin dozaji hiç düşmüyor. Filmin sonunda aynaların neden böyle davrandıkları kısmının açıklığa kavuştuğu sahneler ise bir hayli kötü. İşte güleceğimiz kısım burası. Aja, belki de orijinal filme sadık kalmak istemiş ama filmin tüm gerçekçiliğiyle oynamış. Doğaüstü bir olay oluyor ve Ben Carson, Jack Bauer'e bağlıyor. Fakat esas son, yani ondan bir sonraki sahne ise sağlam olmuş. Haute Tension'da da çok etkili bir son izleten Aja bizlere yine farklı bir son izletmeyi başarmış.

24'ten tanıdığımız Kiefer Sutherland, çaresiz, depresif Ben Carson rolünün hakkını vermiş. 24 izleyenlerden duyduğum bir kaç yorum bu filmi dublaj izleyin zira Kiefer'ın sesini duyduğunuzda 24'e bağlayıp konsantrasyonunuzu kaybedebilirsinizdi ama ben 24 izlemediğim için pek sorun olmadı. 24'te defalarca Amerika'yı ve dünyayı kurtaran Sutherland, bu sefer de ailesini kurtarmak için uğraşıyor. Deja Vu ve Precious: Based on the Novel Push by Sapphire'den tanıdığımız Paula Patton ise idare ediyor diyebilirim en fazla. Precious'ta iyi oynamıştı, daha doğrusu o öğretmenlik rolü ona gayet yakışmıştı ama burada inandırıcılıktan yoksun gibi geldi biraz bana. Özellikle şu son çocuklarını korumaya çalıştığı sahnelerde sanki çocukların gerçek annesi gibi değildi, neden bilmiyorum öyle hissettim. Amy Smart'ın filmde neden rol aldığı hakkında hiç bir fikrim yok fakat onun aynalarla ilgili sahnesi (açarsam spoiler olur, izleyenler anlayacaktır) filmin en akılda kalıcı sahnesiydi kesinlikle. Erkek çocuğu oynayan Cameron Boyce dikkat çekerken bir sahnede Jason Flemyng'i de gördüğümüzü belirtelim.

Toparlarsak ortalama bir korku filmi diyebiliriz Mirrors için. Alexandre Aja kendisine has stili ile kendisini izletmeyi başarıyor ama sondan bir önceki dediğim doğa üstü sahneyi ona yakıştıramadım. Yine de film boyunca atmosfer, müzikler, gerilim gayet yerinde, sonu ise bir hayli ilginç. 6/10

13.10.2010

Best Movie Quotes #10

Babam ve Oğlum [2005]

- Denize bi oda ver baba. Bir odası bi evi olsun, ama istediği zaman çıkıp gideceği bi evi..

12.10.2010

Salt [2010]

Sözkonusu bunun gibi çok kariyerli bir oyuncunun üstüne yapılmış aksiyon filmiyse, onun hakkında konuşmakta bir o kadar zor oluyor. Filmin içeriğine hızlıca bakacak olursak;

Evelyn Salt (A.Jolie), görevi, şerefi ve ülkesi üzerine yemin etmiş bir CIA ajanıdır. Ancak bir iftiracını onu Rus ajanı olmakla suçlamasıyla bağlılığı test edilecektir. Salt sahip olduğu tüm gizli görev tecrübesini kullanarak kendini temize çıkarmak amacıyla kaçar. Salt'ın masum olduğunu kanıtlamak için gösterdiği tüm çaba hakkındaki şüpheleri arttıracak ve geriye yanıtlanması gerekn bir tek soru bırakacaktır...

Bu tarz filmlerin artık hangi yollarla prim yaptığını ya da ne kadar basit olduklarını konuşmaya gerek yok. Ben yazmaktan sıkıldığıma göre, okuyan toplulukta bir o kadar bu konudan sıkılmışlardır. Başlangıçta gayet ciddi olarak başlayan bir senaryonun gittikçe yapaylaşması, başlarda doyuran ama ilerledikçe sadece basit efektlerden ve Jolie'nin iğrenç vucudunun yan etkilerini görmeye başlıyorsunuz.

Afişi gördükten sonra filme herhangi bir önyargı beslemedim, Jolie'yi zaten oyuncu olarak sevmem. İzlediğim 1-2 güzel filmi vardır onun dışındakiler genellikle güzelliğiyle ya da sevişme sahneleriyle herkezler tarafından bilinen ortalık filmleridir. Bu sefer belki güzel olmuştur, belki değişik birşeyler çıkmıştır umuduyla ekran karşısına geçtim ama bu kötülerinin en kötülerinden biri olmuş gerçekten.

Hakkında daha fazla birşeyler yazmaya gerek yok, filme gereksiz yere prim yaptırmaya hiç gerek yok. Boşuna izlemeyin. DVD'ye, sinemaya verdiğiniz paraya yazık, Jolie yi izleyip tatmin olmak istiyorsanız, orasını ben bilemem.

10.10.2010

Greatest Movie Scenes #21

You Don't Know Jack [2010]

Neden mi ''greatest''? Çünkü 70 yaşındaki bir oyuncu böyle bir performans ortaya çıkartıyorsa, o zaman gereken saygıyı göstermemiz gerekiyor. Benim kriterlerime göre kendisinin en iyi 10 performansından birtane daha. Bu sefer çok durağan bir rolde, ama gene en iyisini sergilemeye çalışmak

9.10.2010

Zavet [2007]

Öncelikle Emir Kusturica'yı tanıyalım biraz. Yani hepimiz onun ne denli büyük bir yönetmen olduğunu biliyoruz ama eminim sinema haricinde nasıl biri olduğunu da bilmek gerek. Ancak bu konu biraz karışık. Emir Kusturica'nın nasıl bir politik görüş altında yer aldığı biliniyor ama bu herkes tarafından farklı yorumlanıyor. 24 Kasım 1954'te Sarajevo'da doğdu Kusturica. O zamanlar Sırbistan, Bosna Hersek yoktu tabii. Yugoslavya idi hepsi. Zamanla Yugoslavya parçalanınca, Bosna doğumlu olan Kusturica'da kendisini Sırp olarak tanıttı herkese. Tabii ki buna kimse bir şey diyemez. Doğduğun yer değil, hissettiğin yerdir senin vatandır. Buna kimse bir şey diyemez ama Sırp'sın diye de yapılanları görmezden gelmen ve Bosna halkının karşısında durman gerekmiyor. "Savaş karşıtı, barış yanlısıyım." demiştir fakat bu sebeple Bosna halkına sırtını çevirmiş, "Onlar abartıyor" da diyebilmiştir. Tabii bunları, yaşananları sadece bir milletin sırtına yüklememek istiyor olarak yorumlayan da var. Gerçi zamanında Bosna Savaşı sırasında Sırplar'ın liderini düelloya davet etmesi, 95 yılında yine milliyetçi bir Sırp liderine yumruk atması da bilinenler arasında. Yine de benim düşüncelerim üstteki gibi. Babası ırkçı, tamamiyle Sırp düşmanı olan birinin evladı için hiç de ağır değil bence...

Filmimize dönelim. Tsane (Uros Milovanovic) adındaki genç oğlan, dedesi Zivojin (Aleksandar Bercek) ve inekleri Cvetka ile küçük bir tepede yaşamaktadırlar. Bir gün dedesi kendi vaktinin azaldığını anlar ve torununun evlendiğini kanlı canlı görmek ister ölmeden. Bu yüzden Tsane'yi şehre yollar ve önce Cvetka'yı satmasını, sonra bir ikona almasını ve bir de gelin bulup geri dönmesini ister. Küçük Tsane, şehre indiğinde başta yabancılık çeker ancak sonra iki akrabasını bulur ve onlarla maceradan maceraya atılır. Jasna (Marija Petronijevic) adında güzel bir kızla tanışır. Köyüne geri döndüğünde ise herkesi çifte düğün bekliyor olacaktır.

Açıkçası kişisel olarak Emir Kusturica hayranı değilim. Çok filmini de izlemedim usta yönetmenin. Ancak kabataslak bakarsak hemen hemen çoğu filminde aynı şeylerle karşılaşıyoruz diyebiliriz. Balkan müzikleri, kaba güldürü, düğün. Bu filmde de var bunlar. Büyükler için masal tadında bir film. Aykırılık üst seviyede. Sahneler çok hızlı geçiyor ve farklı yerlerden başlıyorlar. Dolayısıyla konu biraz karışıyor gibi ama anlaşılmaz değil. Karakterler çok aykırı. Yufka yürekli, çalışkan bir dede, erkeğe aç bir öğretmen, Laurel ve Hardy benzeri iki kardeş, genç ve güzel bir kız, ve esas oğlanımız. En büyük absürtlük ise başroldeki erkek ve kızımızın yaşları ve evlenebilecek büyüklükte olup olmamaları. Tıpkı siyasi görüşü gibi bu filmi de farklı kişilerce farklı yorumlanıyor Emir Kusturica'nın. Masalsı bir yapısı var diye böyle diyen de var, inandırıcılıktan uzak bir Kusturica filmi diyen de.

Oyunculuklara ekstra etkileyeceğim bir şey yok. Ne çok iyi, ne çok kötü. Sırıtmıyor kısaca. Marija Petronijevic'in güzelliğine hayran kaldım ve kardeşleri oynayan Vladan Milojevic ve Emir Kusturica'nın oğlu Stribor Kusturica epey bir güldürdü. Oyunculuklardan, Kusturica'nın aslında ne anlatmak istediğine geçersek. Eski Sırbistan'da yaşamın zorluğunu anlatmaya çalışmış bize Emir. Mafyanın yükselişi, yaşam standartlarının zorluğu, sokakta bile aleni şekilde işlenen suçlar, ahlakını yitirmiş toplum. Bu tip şeyler eğlenceli bir dille anlatılmaya çalışılmış ve ortaya yer yer eğlenceli ama çoğunlukla yapay bir film çıkmış bana kalırsa. Yapaylıktaki en büyük gerekçem ise eski Türk filmlerini andıran güldürü çeşidi. Yani adamın geri geri giderken kafasını trafik levhasına çarpmasına gülmemizi mi beklemiş Kusturica anlamadım? Üstte dediğim gibi iki genç çiftin aşkı, bütün bir film boyunca Spiderman misali uçan bir adam ve filmin sonunda konup İtalya ligi maç sonuçlarını merak etmesi, hayvanlarla cinsel ilişkiye girmek gibi mantık sınırlarını zorlayan şeyler biraz da filmin tutarlılığını yitirmiş, seyircinin konsantresini bozmuş.

Toparlarsak, renkli, eğlenceli, karnaval gibi bir ortamdayız film boyunca. Evet bu Kusturica'nın felsefesi. Bizim ne kadar kafamız karışsa da o bunu bir felsefe olarak algılıyor. Hayatı laylaylom tadında yaşamak. Bunu da filme iyi aktarmış ancak benim notum yine de pek yüksek olmayacak çünkü onun anlattığı değil, seyircinin gördüğü önemlidir bence. Benim kafam da kopuk geçişlerden ve absürtlükten dolayı bir hayli karıştı açıkçası. Başarılı filmlerine nazaran sönük kalmış bir film bu. Balkan filmlerine merakınız varsa kesinlikle izlemelisiniz. Filmin en güzel olayı ise müthiş Balkan müziklerinde bitiyor. Özellikle son yarım saatlik sekansta hiç kesilmiyor müziğin sesi. 6/10

8.10.2010

Knight And Day [2010]

Knight and Day’i beğenmeniz bu fimi ne açıdan ele aldığınıza bağlı olarak kişiden kişiye değişiklik gösterecek bir yapım. Filmi bir komedi filmi olarak ele alırsanız vasat, bir aksiyon filmi olarak görürseniz saçma, duygusal bir film olarak değerlendirirseniz basit bir film olarak düşüneceksiniz. Ancak bu 3 öğe birbirine girdiğinde Tom Cruise ve Cameron Diaz’ın hatrına kendini izlettirmeyi başarabilen bir film olarak izleyicinin kafasında bir yer edecek. Özeliikle Tom Cruise’un uzun süren sessizliğinden sonra böyle bir filmle ekranlara dönmesi hayranları için her ne kadar güzel bir durum olsa da, Knight and Day Tom Cruise’un son 20 yılda oynadığı aksiyon filmleri içinde en kötü hasılatı yapması da bir o kadar üzücü ve düşündürücü.

Film komedi ve aksiyon türünde ele alınmasına rağmen ben bu filme birde fantastik türü eklemek istiyorum çünkü filmde olan olaylar fantastik filmlerde olanları aratmayacak cinsten. Vanilla Sky filminde ilk kez bir araya gelen Tom Cruise - Cameron Diaz ikilisi bu film için ideal birer seçim gibi gözükse de Vanilla Sky’da ki performanslarını arattıklarını söylemek istiyorum.

Filmde hoşuma giden noktalarda yok değil; örneğin filmi izlerken yönetmen size İspanya ve Avusturyadan oluşan küçük ama güzel bir avrpa turu yaptırıyor ve bu turda size Amerikan sinemasına damga vurmuş önemli bir isim olan Cruise eşlik ediyor. Birazda filmin konusundan bahsetmek istiyorum: Tükenmeyen bir bateri olan Zephyr her kesimden insanın sahip olmak istediği önemli bir güçtür ve bu sahip olma mücadelesi onu ele geçirmeye çalışanlarla onu korumaya çalışanlar arasında ki bir savaşa dönüşür. Amacı bu bateriyi yapan Simon’u ve baterisini korumak olan Roy Miller ( Tom Cruise ) oldukça eğitimli bir CİA ajanıdır (Adam Sandler’ın oynadığı You Don’t Mess With Zohan filmideki ajan ile kıyaslanabilecek cinsten ) zaten filmin komedi türüne girmesinin önemli sebeblerinden bir tanesi de budur. Roy, istemeyerek işlere bulaşan June ( Cameron Diaz ) ile birlikte bitmek bilmeyen bir maceranın içine buluverir kendini. Ciddi anlamda güzel ve heyecanlı aksiyonun da başlaması hemen hemen June ve Roy’un tanışmasına denk gelir.

Film için düşünülen ilk aday Adam Sandler idi ancak Sandler “ben kendimi elimde tabanca ile düşünemiyorum” diyerek rolü reddetmesi başrolü Tom Cruise’a getirir. June rolü içinde Eva Mendez düşünülmüş ancak bu rolde Cameron Diaz’a verilmiş ve böylece Cruise Diaz ikilisi birkez daha bir araya gelmiştir.

Çekim mekanları, Melrose, Danvers, New Bedford, Massachusetts, Cadiz Seville ve Salzburg olan film box office için çok büyük bir hayal kırıklığı yaratmasına rağmen 117 milyon dolarlık bütçesinin yanında 228 miyon dolarlık bir gelir elde etmesini bu filme göre oldukça başarılı buluyorum bunun yanı sıra yaşlanmış yüzüne rağmen Tom Cruise’ u tekrar beyaz perdede görmek oldukça güzeldi…

7.10.2010

Mysterious Skin [2004]

'Vayy''

1981 yılında yaşanan bir hikâyeden bahsediyor. Küçükken aynı takımda beysbol oynayan Brian ve Neil'in hayatlarını anlatmaya çalışmışlar. 8 yaşında amnezi geçiren Brian, neler yaşadığını hatırlamadığından hayatından eksilen 5 saatin uzaylılar tarafından kaçırılıp, üstünde deneyle yapıldığını sanıyor.

Neil ise o zamanlarda beysbol hocasının tacizine uğramış, geri kalan hayatı boyunca onu unutamamış ve ara sıra fahişelik yapan bir karakter. Küçükken yaşadıkları sarsıntılı olaylar sonucu hayatları kesişen bu 2 genç yıllar sonra tekrar karşılaşacaktır. Çünkü Brian, Neil'in uzaylılar tarafından kaçırılması hikâyesini ona anlatabilecek tek insandır.

Arada kaldım. Zaten film şu anda bitti, size hiçbir şey söylemesem bile yukarıdaki açıklamadan filmin nasıl başlayıp gittiğini ve daha sora nasıl bittiğini tahmin edersiniz. Bu kötü bir şey, tahmin edilebilir olması. Karar veremedim filme hangi açıdan bakmam gerektiğine karar veremediğimden;

Sinemasal olarak bakıldığı zaman çok boş bir film olmuş gerçekten. Yukarıda söylediğim gibi sinemasal açıdan hiçbir tatmin verecek yanı yok. Birazcık hızlı akmasını beklersiniz bu filmlerin. Tamam, dram filmi ne kadar hızlı ilerler ama sahneleri uzun tutmanın fazla bir getirisi olacağını sanmıyorum. Konuyu yavaş ilerletirsin ama hem konu hem film yavaş olduğu zaman film çekilmez oluyor. Yok, yani söylenebilecek bir şey yok.

Kesinlikle +18 bir film hani aileyle ya da çocuklarla izlenemeyecek gibi. Açık hiç bir sahne yok ama zaten olmasına gerek de yok. Bu haliyle bile yeterince vurgu yapıyor. Eşcinseller üstüne işlenmiş bir film olduğunu artık söylememe gerek yoktur sanırsam yukarıda onca şey bahsettikten sonra. Daha çok ufak yaşta annelerin ve babaların dikkat etmesi gerektiğini kesinlikle vurgulamışlar. Ufak yaştaki çocukların başlarına böyle bir şeyler geldikten sonra geri dönüşün ne kadar imkânsız olduğunu ve bunun nerelere varabileceğinin en iyi örneği bir film. Tekrar söylemekte fayda var, açık sahneler yok ama baya başka şeyler var. Eşcinsel filmlere karşı bir önyargınız olmadan izleyecekseniz izlemenizi tavsiye ederim yoksa tahminen 30 dakikadan daha fazla izleyemezsiniz.

Halen kararsız kaldım film hakkında işlenen gerçekten ağır bir dram olmasına karşın beni fazla etkileyemedi. Olması gereken başka bir şeyler vardı sanırsam ya da konu fazla enterese etmedi beni. Fazla bir şey söylemekte istemiyorum çünkü hassas bir konu olduğunun farkındalığı içerisindeyim. İsterseniz izleyin biraz dram görün, istemezseniz bulaşmayın. Not vermeye gerek görmedim...

6.10.2010

Clash Of The Titans [2010]

Clash of the Titans aslında 1981 yapımı aynı isimle gösterime girmiş bir filmin üstün teknoloji ile yeniden çekilmiş hali. Ancak filmin, 3 boyutlu bir sinemada izlenmediği taktirde kendisini çok fazla belli etmeyi başaramadığı da önemli bir gerçek. Ben filmi bilgisayarimda izlediğim için filmi diğer mitolojik filmlerden farklı bir yere koyamadım oysaki mitolojik konulara sahne olan her film gibi bu filmin de gösterime girmesini sabırsızlıkla bekledim. Ancak filmde beklediğimi bulamadim. Buna rağmen antik şehirlerdeki savaş sahneleri izleyiciyi o doneme götürmeye yetiyor.

Mitolojinin kültürümüze olan etkisi kesinlikle yadsınamaz bir gerçek. Örneğin samanyolu ya da Bosfor gibi kelimelerin kökeni hep mitolojik dönemdeki hikayelere dayanmıştır. Mitoloji ,kültürümüzü etkilediği gibi kültürümüzün vazgeçilmez birer parçası olan edebiyat müzlk resim ve sinemayı da etkilemiştir. Her zaman ilginç öykülere dayanan mitler, yönetmenlerin de fantastik boyutta vazgeçemediği bir bilim dalı olmuştur. Eninde sonunda her filmin ucu öyle ya da böyle mitolojiye dayanmıştır.

Her ne kadar gerçekliği tartışılsa da önemi yadsınamaz öykülerden oluşan ve insanların soylarını Zeus’a kadar dayandırmak istemelerinin bir çabası olarak ortaya çıkan mitler her bölgede farklılık gösterir. Buna sinema ya da edebiyat ta dahildir. İşte bu noktada sözü filmimize getirmek istiyorum. Her ne kadar insanlarla tanrıların arasındaki bir savaşı konu alsa da, Clash of the Titans aslında Perseus isimli yarı tanrı yarı insan olan bir adamın hayatını konu alıyor ancak bugüne kadar Perseus ile ilgili okuduğumuz kitaplardan çok çok farklı bir biçimde resmedilmesi film ile ilgili gözüme çarpan ilk eleştiri. Biraz Herkül’den biraz Achilles’ten alınarak yaratılmış Perseus bir mitoloji hayanı olan benim hiç hoşuma gitmedi. Bunun yanı sıra Tanrı savaşları olarak çevrilen türkçe ismi de filmin anlattığı konuyu hiçbir şekilde yansıtmıyor kaldı ki filmde anlatılan öykü insanlar ve tanrılar arasında geçen bir savaş. İnsanların tanrılara olan isyanı, ya da tanrılarla istedikleri an konuşabilmeleri onlarla iç içe yaşamaları antik çağ dönemindeki tanrı inancını da gözler önüne seriyor.

Film ilk olarak üç boyutlu olarak düşünülmediğinden gösterime giriş tarihi 26 Mart 2010 olarak açıklanmıştı ancak daha sonra yapımcıların aldığı ani bir kararla film 3 boyutlu olarak değiştirlmiş ve gösterimi 2 Nisan 2010 tarihine ertelenmiş. Warner Bros filmin yayın haklarını 1996 yılında satın almasına rağmen filmi 14 yıl sonra çekmesi ise bu film için sinema teknolojisinin yeteri kadar gelişmediği sonucuna bağlandı. Filmin başrollerinde Avatar ile yıldızı parlayan Sam Worthington, Ralph Finnes ve Liam Neeson’u görmek mümkün. Kaliteli oyuncuları bünyesinde barındırmasına ve 3 boyutlu olmasına rağmen beklentileri fazla karşılayamamış bir film olan Clash of the Titans muhteşem reklamları sayesinde 493 milyon dolarlık bir gişe hasılatına imza atmış bir yapım…

5.10.2010

Yes Man [2008]

Bazen her insan değişik bir depresif döneme girer. Ben sanırım o dönemi en uzun süre yaşayanlardanım. 1-2 yıldır yani. İşin ilginç tarafı ise içinde bulunduğum bu dönem beni bir hayli mutlu ediyor. Yani, fazla dışarıya çıkmamak, çoğunlukla evde takılmak. Eskiden haftanın 5 günü dışarıdaysam, şimdi 2 günü dışarıdayım. Okula falan gitmeyi saymıyoruz tabii, şu "arkadaşlarla takılmak" kısmı bahsettiğim. Son bir kaç yıldır bu fikir bana eskisi kadar heyecanlı gelmiyor. Evde oturup, nette sörf yapmak veya dizi/film izlemek sürekli yaptığım ama asla beni sıkmayan hobiler. Bu gidişle yalnız kalacağım belki ama bana sorarsanız ben bundan bir hayli mutluyum ve hiç şikayetim yok. Sanırım benim de şu "Evet deyin hayatınız değişsin." mottolu seminerlere katılmam gerek.

Giriş paragrafı filmin konusu hakkında azıcık fikir sahibi olmanızı sağlamıştır herhalde. Carl Allen (Jim Carrey) isimli adamımız, bu ruh halinde epeydir. Sevgilisinden ayrılmış ve yaşama heyecanını kaybetmiş. Sürekli evde takılıyor, işi bir rutin halini almış olaylardan ibaret. İş dışında da evden sadece dvd almak için çıkıyor. Herşeye "hayır" diyor, telefonlara bakmıyor, dışarı adım atmıyor. Ancak bir gün, eski bir arkadaşının tavsiyesiyle şu bahsettiğim seminerlerden birine katılıyor ve orada bulunan aşırı karizma sahibi, ikna kabiliyeti dünyanın en iyisi olan Terrence Bundley (Terrence Stamp) ile tanışıyor ve Terrence bunu herşeye "Evet" demesi yönünde ikna ediyor. O binadan çıktıktan sonra Carl'ın hayatı tamamen değişiyor ve Carl ne olursa olsun önüne gelen her şeye evet diyerek masalsı bir hayat yaşamaya başlıyor. Allison (Zooey Deschanel) adında bir kızla tanışıyor ve yakınlaşıyor. Ancak bir süre sonra herşeye evet demenin aslında doğru olmadığı gerçeğiyle karşılaşıyor ve bu evet/hayır oyununun içgüdüyle yapılması gerektiğini anlayarak bu karmaşanın içinden çıkmaya çalışıyor.

Peyton Reed'in yönetmenlik koltuğunda oturduğu Yes Man, sadece içi boş komedi diyemeyeceğimiz bir film. Jim Carrey'nin son zamanlarda kariyerinin yönünü değiştirdiği ve daha ciddi filmlerde rol aldığını biliyoruz. Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve The Number 23'ten sonra bu filmle karşımıza çıkınca şaşırdık açıkçası ama izlediğimizde anlıyoruz ki bu film zaten salt Jim Carrey komedisi değil. Evet, içinde Jim Carrey'nin mimikleriyle kırıp geçtiği bir kaç sahne var ama diğer filmlerine nazaran çok daha az. Film her şeyden önce bir feel good movie, yani yaşama sevinci veriyor, yaşama sevincini arttırıyor. Bunda filmin gidişatı dışında payın büyük bölümü de Zooey Deschanel'e ait. Deschanel'e övgü kısmını bir diğer paragrafa bırakıp filmi anlatmaya devam edeyim, eheh. Filmde Red Bull, Ducati, Dell, Nokia gibi markaların aleni reklamı yapılmış. Hatta Red Bull'un reklamını yapacağım diye zorlama bir espri konulmuş ama o espriye de sesli gülmedim değil. Karl Marx esprisi ve filmin başında videocuda Bradley Cooper ile konuşulan sahnede epey komikti. İranlı eş bulma olayı ise komik olduğu kadar tehlikeli ve açıkçası bulaşılmaması gereken bir sahneydi bana göre. Sonuç olarak oyuncu kadrosu iyi, komedi düzeyi orta, araya yer yer Jim Carrey mimikleri sıkıştırılmış, ama genelde romantik komedi tadında, insanın içini gıdıklayan, sevimli mi sevimli bir film Yes Man.

Oyuncu kadrosu güzel dedik, Jim Carrey, Zooey Deschanel, Bradley Cooper, Rhys Darby, Terrence Stamp, Molly Sims. Jim Carrey zaten oynadığı filmlere damga vuran bir ağabeyimiz. Bir hayli yaşlanmış ama enerjisinden bir şey kaybetmemiş. Yine efsane mimiklerinden bir parça sunuyor bizlere. Mimik kabiliyeti dolayısıyla dramatik sahnelerde de o komik Jim Carrey kayboluyor ve yerine bazen romantik, bazen mutsuz Jim Carrey izliyoruz. Bradley Cooper nispeten az yer alıyor filmde. Ancak en az Jim Carrey kadar iyi oynayan iki isim daha var: Terrence Stamp ve Rhys darby. Hele Rhys Darby mimikleriyle, ilk defa uzun metraj bir filmde yer almasına karşın Yeni Zelanda'nın Jim Carrey'si olduğunu gösteriyor adeta. Gelelim Zooey Deschanel'e. Açıkçası Zooey'i müzikal olarak da, oyunculuk anlamında da seven biri değilim. Ancak onun herhangi bir yerde bulunması bile ortamın neşe ve mutluluk kaynağını yükseltiyor. Tatlı yüzü ve mavi gözleriyle hiç bir şey yapmasa da sevilen bir isme sahip. Jim Carrey'e de iyi eşlik ediyor ve güzel bir ikili izliyoruz film boyunca.

Her şeyden önce Glee sayesinde tanıştığım Journey grubunun efsane şarkılarından Separate Ways ile giriş yapılması, Carl Allen'ın telefonunun zil sesinin Separate Ways olması ve Carl'ın Ducati ile Allison'ın yanına gittiği zaman giren Separate Ways için bile izlenir film. Şahsen ben filmi izledikten sonra şu kısmen "Hayır Adam" hayatımdan vazgeçmedim ama izleyen bir çok kişi etkilenmiştir, etkilenecektir diye düşünüyorum. Liar Liar'a benzese de ondan daha ciddi olduğu kesin. İzlenesi... 8/10

4.10.2010

The American [2010]

Üniversite başladı ve biz de ilk günlerden okulu asıp sinema yollarını aşındırdık. Bu sefer yalnız izlediğimiz film, George Clooney'nin The American'ı oldu. Bunun tek sebebi ise, "gideceğim, en yakın seanstaki herhangi bir filmi izleyeceğim ve eve geri döneceğim" mottosuyla evden çıkmam ve herhangi en yakın seanstaki filmin The American olmasıydı. Hakkında hiç bir yazı okumadığım, fragman izlemediğim -ki normalde de fragman izlemem, orası ayrı-, afişine bile bakmadığım bu film ile ilgili düşüncelerim aşağıda olacak, öncesinde başka bir konuya değinmek istiyorum. Neden bir çift, sevişmek için sinema salonunu tercih eder? Neden? Yabancıların bir deyimi vardır: "Get a room", sevişmek istiyorsanız boş bir oda bulun, insanları rahatsız edin anlamında. Sinema salonlarının girişine bu cümle asılmalı bence. Haydi bu çift, liseli olsa bir nebze anlarım da, kocaman kocaman insanların bu tip çocuksu şeyler yapması mide bulandırıcı, elbet böyle bir fantezileri yoksa. Haydi her şeyi anladım, neden film boyunca muhabbet edersiniz, muhabbet etmek için sinemaya gelen çiftler olduğunu düşünüyorum. Bence çok romantik de değil bu. Onlarca cafe falan var bu iş için. Teallam, deli ettiler adamı akşam akşam...

Jack, ya da Edward ya da Mr. Butterfly (George Clooney), işini çok iyi yapan ama artık bezmiş bir tetikçidir. İsveç'teki iş umduğu gibi gitmeyince, son işi olarak gördüğü işi yapmak için İtalya'da küçük bir kasabaya gider. Son zamanlarda bu işlerden sıkılıyordur çünkü artık hayatını yaşamak istemektedir. Bu yüzden İsveç'teki işi umduğu gibi gitmemiş çünkü hayatına bir kadın sokmuş, konsantresini kaybetmiştir. Hayatıyla işini bir arada götürmesi gereken son kişidir bu dünyada, tetikçi. İtalya'da da daha fazla yalnız kalamaz ve işi sırasında bir peder (Paolo Bonacelli) ile arkadaşlık yapar, bir fahişe (Violante Placido) aşk yaşar. Bir süre sonra yine işler umduğu gibi gitmemeye başlar ve bunu fark etmesi uzun sürmez.

Martin Booth adlı İngiliz yazarın A Very Private Gentleman isimli kitabından uyarlanmış bir hikaye bu. Anton Corbijn isimli yönetmenin 2. uzun metraj filmi. Corbijn eskiden Depeche Mode, U2, Metallica gibi grupların kliplerinde yönetmenlik yapıyordu. İlk filmi Control tutunca, bu sektöre elini tamamen attı gibi 2 filmiyle ve yeni filmlerini merakla bekleyen kendine has fanlar oluşturmuş durumda öyle gözüküyor ki. Filme geçelim, afişinden ve George Clooney isminden yola çıkarsak bu film, seyirciye bol aksiyon, yüksek gerilim, non-stop hareket, yakın dövüş, entrika vs. vaat edebilir. Yok öyle bir şey. Yani var da, yok desek daha doğru olur. Aslen fotoğrafçı olan Anton Corbijn, bizlere filmde müthiş manzaralar gösteriyor. İsveç ve İtalya'dan müthiş kareler izliyoruz. Film çok ağır ilerliyor. Ağır filmleri severim, genelde uzun diyalogları olur ancak bu filmde diyalog da yok denecek kadar az. Sanki 10-15 tane kısa, sessiz film birleştirilmiş gibi. Hani Jack, peder ile konuşmasa gerçekten diyalog olmayacak. Bu arada ilginç bir ayrıntı, Jack kendini İtalya'daki kasabada halka fotoğrafçı olarak tanıtıyor, kitapta ise ressam olarak tanıtıyormuş ve sürekli kelebek resimleri çiziyormuş. Yönetmen, fotoğrafçı olduğu için bunu değiştirmiş ama kitaba gönderme yapmayı da unutmamış. Jack'in sırtında bir kelebek dövmesi var, film boyunca tırtıl ve kelebek görüyoruz yer yer ve Jack, kelebekle ilgili bir kitap okuyor bir sahnede.

Sanki Jack, ömrü kelebek kadar kısa olan ve o kısa hayata işinden dolayı fazla şey sığdıramayan ama bir an önce işinden kurtulup sığdırmak isteyen biri gibi. Bu yüzden onunla ortak çalışan Mathilde de, sevgilisi fahişe Clara da ona "Kelebek adam" diyor yer yer. Bu görünürde soğukkanlı ama içinde patlamalar yaşayan tetikçiyi mimikleriyle çok iyi canlandırmış George Clooney. İtalyan sinemasının ünlü oyuncusu Paolo Bonacelli, iş vereni Pavel'i canlandıran ohan Leysen, filmin İsveç'te geçen ilk sahnesinde görülen Irina Björklund, son görevini ona bildiren Mathilde'yi oynayan Thekla Reuten ve fahişe sevgilisi Violante Placido'dan da sırıtmayan oyunculuklar gelmiş.

Yazının burasına kadar yazdıklarıma göre her şey çok iyi gibi. Değil işte. Totalde baktığımızda The American, George'un kariyerinin ikinci baharında para kazanmak uğruna fazla yorulmadan çekilmiş bir filme benziyor. Öyle ki, filmin içi boş. Filmden çıkacak bir mesaj yok. Kimseye bir şey vaat etmiyor. Ne tam geriyor, ne de sizi sıkıyor. Arada kalmış bir film gibi işte. George Clooney'nin yarı çıplak spor yaptığı sahneler kadın izleyiciler için, Clara'nın çırılçıplak seviştiği sahneler ise erkek izleyiciler için zevkli anlar. Bunun dışında bir de görsel ziyafet var. Açıkçası uzak durun diyemem ama izlemeseniz hiç bir şey kaybetmezsiniz diyebileceğim bir film The American. 5/10