9.02.2013

The Imposter [2012]


İnsanları kandırmak bazen gözüktüğünden daha basit olabiliyor… 1993 yılında, 13 yaşındaki Nicholas Barclay San Antonio’da kaybolur ve herkes onu bulmak için seferber olur. İspanya da, yıl 1997… Telefon kulübesinde esrarengiz bir çocuk! Bulunur, polis merkezine götürülür. Kim olduğu belli değildir ve biri olmak istemektedir. Biraz şansının yardımıyla bütün kayıp çocuk bürolarını arar, kayıp listelerini tarar ve kaybolmuş bir çocuk dikkatini çeker… N.Barclay!

Yaşanmış gerçek hikaye filmlerine bayılırım. Son zamanlarda önüme böyle örnekler çokça geldi ama bu sefer ki hem yaşanmış hikaye hem de olayı gerçekten yaşayan insanlar anlatıyor. Film olarak çok büyük bir değeri yok gibi gelebilir size ama o bildiğiniz belgesellerden değil, ortada çok çok farklı bir hikaye var…

Başlangıçtan itibaren filmi anlatan insanı dinlemeye ve dediklerine inanmaya başlıyorsunuz. Tabi bu anda acaba Barclay’e gerçekte ne olduğunu ya da olabileceğini düşünüp bu çocuğa küfür ediyorsunuz, ne yaptı acaba, nasıl olsa sonunda açığa çıkacak diye. Ama daha sonralarında çocuğun zekasına hayran kalmak istiyorsunuz, fakat bir dakika, öte yanda acısı çok büyük bir aile!

Sorular sormaya ve olayı olağanca hızıyla kovalamak istiyorsunuz. Bir anda yarısına geldik bile, daha sonra karşılaşmalar, olaylar, olaylar… Sonra bir anda film 180 derece dönüyor ve ilk yarıda hangi hislere kapıldıysanız tam tersine inanmaya başlıyorsunuz. İnanılmaz değil mi, çok fazla düşünmeye ya da yargılamaya yapmaya çalışmayın baştan itibaren sadece olayları anlamaya çalışmak, filmi anlamak açısından daha basit olacaktır.

Belgesel/yaşanmış hikaye tarzında izlediğim en iyi 2-3 filmden biridir diyebilirim. Olayları anlatan insanların, gerçekten o olayı yaşanan insanların duygularını dinlemek ve durumlarını anlamak kimi zaman o kadar basit olmayabilir ama kaybolan biri söz konusu var ortada inanılmaz bir zekanın yanında öylesine büyük hatalar ve aptallıklar var ki inanmakta zorluk çekeceksiniz.

Bu kadar yeter, bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemek isteyeceğinize eminim, fakat spoiler olmasına rağmen ufak bir hatırlatma yapmak istiyorum, filmle ne alakası var diye boşuna düşünmeyin;

Lenslerin, daha doğrusu renkli lenslerin ilk ne zaman kullanıldığını araştırmanız gerekiyor. Unutmayın, olay 1997 yılında geçiyor…

İyi Seyirler…

7.02.2013

Doubt [2008]


‘’Şüphe’’ dediğiniz şey nedir gerçekten?

1964 yılında, karizmatik Rahip Flynn korkunun ve disiplinin gününe yürekten inana Rahibe A.Beauvier’in ateşli bir şekilde savunduğu katı gelenekleri yıkmak için çaba göstermektedir. Bu arada Flynn okuldaki siyahi çocuklardan birine biraz yakın ilgi göstermektedir ve bu ilgiden rahatsız olan Rahibe olayı biraz daha karıştırmak ister. Daha doğrusu bu olaydan ‘’şüphe’’ duyar…

Şüphe öyle bir şeydir ki aklınıza bir kere düştü mü asla gitmez, sonuna kadar gitmek, gerçekleri öğrenmek, doğal olarak şüphenizden kurtulmak istersiniz. İslam inancından, emin olmadığımız zaman kalbimize sormamız öğretilir, ya da bana öğle öğrettiler. Ama ya kendi kalbimizden de şüphe duyarsak o zaman ne olacak. O zaman gerçek şüpheyi nasıl elde edeceğiz ve onu açıklığa kavuşturacağız? Kıskançlığımız, kibrimiz sayesinde, birinin suçlu olduğuna kendimizi inandırabilir ve sonuca ulaşana kadar o doğrultuda gidebiliriz… Bir dakika, o zaman işin içinde biraz da önyargılarımız girmez mi?

Geçmişte bize, kötü-kaka,cıs dedikleri şeyler bizim önyargılarımızdır. Burada size önyargının ne olduğunu açıklamaya gerek yok çünkü işin içine bir de algı girmiş oluyor. İnsanlar neyi algılarsa, ona karşı önyargı oluşturur ve neye karşı bir önyargı oluşturursa ondan şüphelenir diyebilirim. Kabul etmek zordur, ama bir düşünün… Bir şeyden neden şüphelenirsiniz?

Amy Adams; rolü belki biraz fazla kısıtlıydı ama buna rağmen filmde kendinden en çok söz ettiren oyunculardan biri de belki o. Seymour hoffman ise benim gözümde tam anlamıyla karakter oyuncusu. Çoklu kadroda, farklı mekanlar kullanılarak çekilen filmlerde dişe dokunur bir başarısı bence yok, ama üzerine yapılan filmlerde çok iyi, çok iyi adapte olabiliyor ve en iyisini bizlere izletiyor. Yanında ona yardımcı olan M.Streep’i de unutmak olmazdı. Oyunculuk performansları adına tam bir şölen…

Kısır senaryosu, verilmek istenilen mesaj, tek mekanda çekilmesi tarzı olaylardan bahsetmek çok gereksiz, zaten filmin amacı o. Oralara fazla takılmayın, olaya odaklanın istediğinizi alacaksınız havası var. En çok beğendiğim bölümlerden biri de ‘’vaaz’’ kısımlarıydı. Özellikle ‘’dedikodu’’ ile ilgili olanı dikkatli dinlemenizi tavsiye ediyorum, üzerine bir de filmi izlemenizi tavsiye ediyorum…

İyi seyirler.

6.02.2013

Confession [2010]

Biri, sizin çok değer verdiğiniz bir şeye zarar verirse ne yaparsınız?
Ağlarsınız,
Üzülürsünüz,
İntikam almak isterseniz…

Durumu çok iyi olmayan öğretmen, içinde kopan fırtınalara rağmen sınıfa olan olayın ciddiyetini çok sakin bir şekilde anlatmaktadır. Oldukça haylaz olan bu sınıfta öğretmenin kızını öldüren 2 öğrenci vardır ve onlara hayatları boyunca unutamayacakları bir ders vermek ister, içtiklere süte, HIV olan kocasının kanını koyduğunu söyler ve bu olay, herkesin hayatını sonsuza kadar değiştirecektir.

İntikam alma duygusunu hepimiz yaşamışızdır. Eğer biri nedensiz ya da kendi zevkleri uğruna sizin sevdiğiniz, asla kaybetmek istemediğiniz bir şeye zarar vermişse, ortada alınması gereken bir intikam var demektir ve sessiz kalmak asla hiçbir şeyin çözümü olmayacaktır. Nefrete, nefret ile karşılık vermek işin kolay tarafıdır diyenleri şu anda duyar gibiyim ama önemli olan hatasını anlamasını ve pişman olmasını sağlamaktır. Onu keşkelere mahkum etmek ve sürekli keşkelerle boğuşmasını sağlamak, kişiye verilecek en büyük cezadır ve bununla yaşamayı öğrenmek zorunda kalmasını sağlamak da…

Filmin ilk 30-35 dakikasını izledikten sonra, ‘’amaaaaann bu ne be’’ diyerek sakın bir kenara itmeyin, asıl film, asıl hikaye tam olarak siz bu lafı dediğiniz zaman başlıyor. Film, hikayeyi çok basitleştirmiş gibi gözükebilir ama birden çok kişinin düşüncelerine yer verilmiş. Ortada alınmak istenilen bir intikam var ama bu olaya bulaşan herkes kendi bakış açısından bir şeyler demiş. Yani anlaşılacağı üzere basit intikam filmlerinden değil. Türü dram-gizem ve biraz da psikoloji diyebileceğim filmde bu 3 öğeyi harika olarak bağlamışlar.

Demiştim, olayda geçen herkesi konuşturmuşlar diye, işte tam burada asıl olay, çocukların ruh haline inmeyi çok iyi bir şekilde başarmışlar. Hepsinin karamsar taraflarının nedenlerini öğreniyorsunuz ve filmin gizemli yanları da aslında bu itiraflarda saklı, sadece basit bir intikam deyip geçmiyor, hatırlatmak istedim. Böylece film dramatik hayat hikayelerini de çok güzel bir şekilde bağlıyor ve ortaya psikolojik bir film çıkıyor diyebilirim.

Film biraz, ‘’ben yaptım, oldu’’ tarzına bürünmüş olabilir bu noktada ama işte zaten olay da tam olarak bu zaten. İntikam olayına çok fazla yüklenmeyin, dikkatinizi biraz daha karakterler üzerine yoğunlaştırmayı başarırsanız, film bittikten sonra alacağınız zevk iki kat daha artacaktır.

Ne söylenebilir? Oldboy’u izlemiş olanlar el kaldırsın? Tamam, orada bir topluluk gördüm, işte bu filmi en iyi anlayacak olan sinemaseverler, Oldboy’u izlemiş ve filmi %98 oranında anlamış olan insanlar olacaktır. Benzediğini ya da onun kadar iyi olduğunu söylersem, büyük olasılıkla artık film izlemeyi bırakma zamanım gelmiştir diye düşünebilirim. Kesinlikle öyle bir durum yok ama bu filme de bir hak tanımanız gerekiyor diye düşünüyorum.

İşlenişi, hikayeleri, kurgusu ve BAMMM! O bitirici son…

1.02.2013

Compliance [2012]


Louise Ogborn

Olaydan haberim yoktu… Yıllar önce McDonalds şirketini bir adam arıyor, polisim diyor ve çalışanınız bir müşterinin parasını çaldı diyor. 

Yetkililer hemen arka odaya götürüyorlar ve 17 yaşındaki kasiyer ile şube müdürünü çok fena bir şekilde kandırıyorlar.

Amerikanlıların çok zeki bir toplum olmadığını savunurum ve bunun için gerçek şahitlerim de var. Aynen bizim toplumumuz gibi. Şu ana kadar bizde böyle bir olayın olmamasına gerçekten çok şaşırıyorum çünkü ülkemizde gerçekten suyla yıkadığı terliği karşısındakine kutsal terlik diye yalatan insanlar var. Konudan sapmayalım;

Hayatınızda izlediğiniz en saçma filmlerden biri olabilir, ya da yok artık bu kadar olmaz diyebilirsiniz ama yukarıda anlattığım olay, gerçek olay filmin konusu. Mağdur Louise Ogborn gerçekten bu olayı yaşıyor ve 6.1 milyon dolar tazminat alıyor gerçek hayatta.

İnanılmaz, biz ‘’inanılmaz’’ şeyleri, olayları çok severiz ve prim veririz, bu da tam olarak böyle bir şey. Film hakkında daha fazla bir şey söylemeyim en azından izlenilecek her şeyi çöpe atmış olmayayım fakat söylemeden edemeyeceğim. Sizi arayan ve polis olduğunu söyleyen bir adamın her dediğini yapmak için nasıl bir akıl/fikir oranına sahip olmak gerekiyor gerçekten?

Ya da hadi diyelim emir alıyorsun ama buna nasıl bir kafayla itaat edebilirsin ki? Gerçekten trajikomik bir olay bence, burada kimsenin mağdur olduğunu düşünmüyorum ben. Benim yorumuma göre verilen ve alınan tazminat da tam olarak ‘’Enayiliğin Belgesi’’.

İzlediğim en ilginç filmlerden biriydi, mutlaka izlemenizi, hayretler içinde kalacağınızı garanti ederek öneriyorum..

NOT: Louise Ogborn ismini google’a yazın, youtube’a yazın ve çıkan belgeleri ve videoları izleyin… Gerçekten inanılacak gibi değil, yenilir yutulur bir yanı yok!

31.01.2013

Officer Down [2012]


Tam çekirdek çitlemelik bir film…

Polis memurumuz var, eskiden alkol, uyuşturucu, her türlü yolu olan ve ailesine yeteri kadar zaman ayırmayan kötü bir baba. Bir gece kırmızı bir Ford Mustang’ı aramak için durdurduğunda yatı tamamen değişecektir, artık o eski polis değil, ne de hayatı eski hayatıdır.

Olayı biraz daha ilginç hale getirdim sanırım yukarıdaki ufak tanıtım yazısıyla. Biraz açalım hikayeyi, klasik iyi/kötü polis filmlerinden birisi olmasını, hatta ve hatta yarısında bayılmayı bekliyordum. 

Ama oyuncu performansları ve film her ne kadar çok ucuz olsa da gerçekten güzel bir senaryo olduğunu söylemem gerekiyor. En azından işin içinde biraz tahmin edilemezlik, biraz gizem katmayı başardıklarından dolayı tebrik ediyorum.

Çok ince analiz yapmaya gerek yok, 10 üzerinden 7 alacak aksiyon filmi, süresi de çok uzun değil..

30.01.2013

Seven Psychopaths [2012]

Seven Psychopaths isimli kara mizah öğelerini taşıyacak olan film, ilham konusunda sıkıntı yaşayan bir oyun yazarının, kendi arkadaşlarıyla birlikte bir köpeği kaçırma planları yaparken bulur. Ama olay burada köpeği kaçırılan adamın sıkıntılı bir gangster olması ve ortaya çıkacak olan sorunlar.

Filmi izleyebilmek için biraz sabırlı olmanız gerekiyor. Nasıl anlatabilirim tam olarak bilemedim şu anda ama biraz Tarantino film tarzı, biraz ‘’snatch’’ tarzı diyebilirim. Bu yönetmenin daha önceki filmi olan ‘’ In Brudges’’ i de izlemiştim ama beğenmemiştim, bu film hakkında da aynı şeyleri söyleyebilirim.

Durağan sahnelerin bize eşlik ettiği filmde bolca alakasız diyalog kullanılmış. Araya serpiştirilen geçmişe ait flashbackler olayı tam olarak kurtarmaya yetmemiş. Bu yönden her ne kadar zayıf gözükse de film, ortaya çıkan olaylar, yedi psikopatı bulma çabaları, farklı insanların kesişen hayatları ve bunların bir senaryo da toplama isteği olan yazar ilgimi çekti.

Oyuncu kalitesi çok üst düzey bir film olduğunu söyleyebilirim.

İyi Seyirler.

29.01.2013

Silver Linings Playbook [2012]

İzlemesi zor bir filmdi diyebilirim, ama izlenmesinin zor olan kısmı gereksiz sahnelerle donatılmış, samimi gözükmeyen oyunculuk performanslarıydı...

Pat, her zaman bardağın dolu kısmına bakan, herşeyde hayır vardır sözüne inanan bir adamdır.. Karısını başka bir adamla banyoda bastıktan sonra akıl hastanesinde kalan Pat, karısını geri kazanmak için kendini düzeltmeye çalışmaktadır. Tam bu sırada kocasını kaybetmiş olan Tiffany’ile tanışırlar ve olaylar farklı bir boyuta doğru yol alır.

İçten bir senaryosu olduğuna lafım yok, ama olayları biraz daha farklı pencerelerden göstermek isterken aile davalarını olayın içine çok fazla karıştırmışlar. Başlarda geçen diyaloglar ya da ilişkilerin su yüzüne çıkması yeterli olarak algılanabilir ama filmin sonlarına geldikçe ortalık tamamen bir karambol oluyor. Film zaten yeteri kadar yavaş ilerliyor ve çok fazla aksiyonumuz yok konu gereği ama ilerledikçe zaten ağır ilerleyen film gereksiz yere karışmaya başlayınca biraz çileden çıkıyorsunuz.

Sanırım 6 dalda Oscar’a aday gösterildi film. Tam olarak anlayamadım, adaylıklarını şu anda ezbere bilmiyorum, hangisi olabilir diye tahmin yürütmem istense, başarabileceğimi çok sanmıyorum. B.Cooper’ın oyunculuk performansı çok iyiydi, mesela en iyi erkek oyuncuya aday olabilir ama geri kalan 5 ödül nereye gidecek şu filmde çok merak ediyorum.

Klasik bir sonuç olarak ‘’ içinizi ısıtacak filmlerden biri’’ diyebilirim ama ben beğenmedim. Çok derine inmeye çalışıp yüzeysel kalan ilişkiler, gereksiz, filmi nasıl daha uzatabiliriz diye uğraşılan sahneler, tam olarak karambole dönen ve çok geç gelen bir son.

İzleyin, şansınızı deneyin.

28.01.2013

The Impossible [2012]

The Impossible filmini ‘’Kıyamet Günü’’ olarak çevirmeyi başaran canım Türkiye’me çok teşekkür ederim, bu artık çeviriden öte bir nokta, bu artık sinemayla dalga geçmek olarak algılıyorum.

Gerçek bir hikayeden esinlenilen filmde, 2004 yılındaki büyük Tsunami felaketinin ortasında kalan bir ailenin hayatta kalma çabaları anlatılıyor.

Konusu gerçekten yaşanan filmleri izlemek benim için çok büyük zevk olmuştur her zaman, hazır Oscar zamanı geliyorken, ortalıkta yüzlerce güzel filmin çıktığı, dolaştığı bu dönemde sıra The Impossible’a gelmişti. Yaşadığız dünyada henüz her şeyin çaresinin bulunamadığını biliyoruz. Teknoloji çok ilerledi, tıp ilerledi, insanların hayatını kolaylaştırabilecek şeyleri gündelik hayatımızda kullanıyoruz ama belki de tek bir şeye çare henüz bulunamadı.

Üzerinde yaşadığımız dünyada ‘’doğa’’ diye ifade edilen bir olay var. Onun bize verdikleriyle birlikte hayatta kalıyoruz ama istediği zaman almasını da çok iyi biliyor. Buna henüz çare bulamadık. Normal olarak ilerleyen tatillerinde böyle bir felaketle karşılaşacaklarını nereden bilebilirlerdi ki? Felaket sahneleri gerçekten çok iyi düzenlenmiş ve ağır çekimlerle tam olarak anlaşılabilir hale getirilmiş. Sadece felaket olarak bakmaz, biraz daha özele inersek, aile bağlarını ve kavramı üzerinde çok güzel durulmuş diyebilirim. Sonuçta burada gerçekte olmuş bir hikayeyi anlatıyorken, sadece felaketi anlatabilir ve onun üzerine kurgu rahatlıkla yapılabilirdi…

Etrafta onca ceset, birbirlerini arayan aileler, hastalıklar, ağzına kadar dolmuş taşmış hastaneler. İzledikte içine çeken, yaşamları gördükçe gözlerinizin dolacağı bir film olmuş. Mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum.

Bir kere değil, birden fazla izlenilebilecek, ileriki yıllarda hafızalardan silinmeyecek bir film ve felaket.

18.01.2013

Amour (Love) [2012]

Burada herşeyi biliyormuş rolüne girmeye giç gerek yok. Michael Haneke filmlerini bilmem, tarzları konusunda çok bilgiye sahip değilim... İlk defa izliyorum sanıyordum... Çelişkili mi oldu biraz?

Georges ve Anne artık 80’lerine gelmiş bir çift. Yaşlılık hali, Anne kısmi felç geçiri ve hayatları artık eskisi gibi olmayacaktır. Bundan sonra zor bir süreç onları beklemektedir.

Filmin konusunu tam olarak anlatmaya çalışmak size filmi anlatmak olur, bunu yapmayacağım sadece biraz filmden bahsetmek ve yönetmenden bahsetmek yeterli olacaktır.

Son derece sınırlı bir alanda, hatta bir evin 3 odası da diyebiliriz, çekilen film, oldukça durağan, en ufak bir müzik yok, diyaloglar ne çok fazla ne de çok az, sadece yeteri kadar ve ortada olan 4-5 karakter. Minimalist bir film olduğunu söyleyebilirim ama asıl olay burada değil mi? Az insan ve mekan ile çok şey anlatabilmek çok zor bir zanaattir bence. Bunu yıllarca deneyen binlerce film izledim belki de... İçlerinde çok başarılı olanlarda vardı ama bir o kadar çöp olanlarda vardı diyebilirim. Bu film, izleyeceğiniz iyi örneklerden biridir.

Filmi analiz etmek, filmden bahsetmek demek zaten filmi anlatmak demek. Bu yüzden biraz ‘’Haneke’’ olayına girmek istiyorum. Yönetmenin en yakında zamanda izlediğim filmi Cache [2005] geçen senelerde izlediğimi hatırladığım film, aile bağlarını ve insanların ne kadar basit yalanlar söylediği üzerine kurulmuştu. Bir evde geçtiğini anımsadığım film, ikili diyaloglarla devam eden, ve sonunda ‘’ buyur, istediğini eklersin buraya’’ tarzında bir bitişi vardı.

Amour filminin tarzının bu da aynen bu şekilde olduğunu belirtebilirim. Kendi yorumumu söylemek isterim, film bana ne anlattı, toplum olarak her ne kadar istemesekte bazı şeylere inanıyoruz ve bazı şeylere inandırılmak zorunda kalıyoruz. Mesela aşk nedir? Bir dakika çok genel oldu, toplum olarak biz bu kadar derinleri aslında hiç de sorgulamıyoruz değil mi? Ama şu bir gerçek ki, bazı dayatmalar ne yazık ki mevcut. Zaman ilerledikte daha ‘’bireysel’’ insanlar oluyoruz ve bireyler birbirlerine el uzatmadıkça araya kurumlar giriyor ve toplum kurumsallaşma denen olaya mecbur bırakılıyor. Bununla birlikte insanlar daha fazla ‘’bencil’’ toplum oluyor ve bireyselleştikçe aslında yanlızlıklarımızda aynı oranda artıyor ve sonuç! Artık hepimiz birer mutsuz insan oluyoruz ve bunun ne kadar hızlı yayıldığının farkına varamıyoruz.

‘’ Senin endişenin bana hiçbir faydası yok’’

Mesaj gönderen filmleri seven bir adam değilimdir ama nasıl gönderdiğine bağlı. Ortaya birşeyler attıktan sonra, al bunu gereken yere monte yap dersen bana, işte o zaman bir anlamı olur. ‘’Killing them Softly’’ gibi gereksiz amerikan filmlerinde yapılanlar gibi gözü sokulmadıkça, ortada bir sorun yok.
Filmin sonunu çok mu merak ettiniz? Sakin, filmin ilk 3 dakikasını dikkatle izledikten sonra, sonunu zaten çok iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Spoiler yok, filmin sonunu baştan felan vermiyor, sadece biraz fikir sahibi olursanız, sonunda küfür etmezsiniz.

NOT: Emanuelle Riva? Genel olarak filmden konuştuğum için bahsetme gereği duymadım, ama bu seviyede bir oyunculuk uzun zamandır görmemiştim (kadın performansı) Genelde ortada olan performanslar arasından seçim yapmak durumunda kalırdık. Bu sene her filmi izlememiş olmama rağmen, şunu çok ayrı bir yere koymak gerekiyor.

Amour, kimilerine göre çok özel, kimilerine göre değişik, kimilerine göre ‘’sıkıcı’’ olabilir. Ama  bir saat kırkbeş dakikanızı ayırıp izledikten sonra karar vermeniz gerekenlerden. Hemen kestirip atmayın, ona bir şans verin...

15.01.2013

Django Unchained [2012]


Bir yönetmene körü körüne bağlı olan, onun çiğnediği sakıza kadar bilenlerden değilim. Hepsi hakkında bir takım bilgilere sahip olmak ve bir çok yönetmeni beğenmeyi daha çok seviyorum.

Tarantino sevdiklerim arasında, bu kesin bir olay. Tarihe fazla dönmek istemiyorum, ama biraz algı olaylarına dokunmak istiyorum. Nesil değişiyor, yıllar geçiyor, genç sinema seyircisi biraz daha bilinçli, yeni gelenler ise tanımaya başlıyorlar her sene yeni birilerini… Ne alaka diyeceksiniz?

Amerika İç Savaşı’ndan önceki yıllarda geçen hikaye, Dr. King Schultz’ün bir köle ile olan hikayesiyle başlıyor. Kelle avcısı Schultz, Django’yu yanına alıyor ve biraz para kazanıyorlar. Ama asıl olay, Django’nun karısını, Broomhilda’yu bulmak ve köle tüccarlarının elinden kurtarmaktır.

Inglorious Bastards filmini çok büyük bir çoğunluk izledi, üzerine filozof oldu herkez, derin konular konuşuldu, neler yazıldı çizildi artık bir yerden sonra takip etmek zorlaştı, imkansızlaştı. Biz, basit olan şeyleri zor yoldan ifade etmeyi çok seviyoruz. Adamın tarzı belli, yaptığı filmler belli, kullandığı oyuncular nerdeyse belli, amacı belli ve son olarak bir tarz sözkonusu. Django filminden benim beklentilerim çok yüksekti. Harika bir konu, inanılmaz diyaloglar ve muhteşem bir senaryo bekliyordum ama sanırım ‘’durgun’’ döneme denk geldik. Üzülerek söylemem gerekiyor ki filmi beğenmedim.

Beğenmedim olayını açmak gerekiyor, bir ürün alırken fiyat/performans olayına bakarsınız, ya da ilk düşündükleriniz bunlardan biri olabilir. Beklenti/sonuç olayını karşılamadı demek, beğenmedim kelimesinden daha doğru olacaktır. Senaryodan başlayarak, diyaloglar, mekanlar, hikaye çok zayıf kalmış. Oyuncuların performanslarını burada ele almak istesem muhtemelen sabaha kadar konuşmam gerekirdi bu yüzden, ‘’harika’’ diyerek geçmek istiyorum ama geri kalan hiç ama hiç tatmin etmedi.

Filme ortalama olarak ‘’güzel’’ desem bile ne yazık ki sonu daha da felaketti. Tarantino’nun filmi nasıl bitireceğine son dakikada karar verdiğini düşünmek istemiyorum bile. Oldu-bitti ye getirmek hiç iyi olmamış, 2 saat 45 dakika olan runtime süresini doldurmak istermişcesine bitirmiş filmi, daha büyük bir sakandal.

Geri kalan her nokta buram buram Tarantino tarzı kokuyor. Elbette beğendim, ama beklentilerin bu kadar yüksek olduğu bir noktada siz bana bu filmi izlettirirseniz, ben memnuniyetsizliklerimi buraya yazmak zorunda kalırım. Elbette farklı bir şeyler izleyince insan çok daha mutlu oluyor, farklı bir şeyler görmenin zevki paha biçilemez ama işte beklentiler…

Belki biraz daha ‘’gönül okşama’’ tarzı ile bakabilirsiniz izledikten sonra, ama bu zamana kadar Tarantino’nun bütün filmlerini izlemiş biri olarak, içlerindeki en zayıf halkalardan birini açıklıyorum. Django Unchained!

Not: Zenci-beyaz olayına çok fazla girmiş, bundan önce izlediğim film olan ‘’lincoln’’ ünde konusunun bununla alakalı olmasının biraz payı olabilir, fenalık gelmedi desem yalan söylemiş olurum. Siyasi çatışmalar, dokundurmalar, ince mesajlar pek bana göre değil, değinmem ve oraya odaklanmam da gereksiz. Alınması gereken bir sürü zevk varken…