18.11.2009

Gamer [2009]

Herkez filme gider, izler hakkında yorum yapar.Bu sefer farklı bir mantalite ile yaklaşmak istiyorum.Mantalitemiz ne olsun ? Şöyle diyelim; bir filmden zevk almanız yada beğenmeniz için, o filmin illaha süper bir yapım olmasına yada inanılmaz bir senaryoya sahip olmasına gerek yok.Bu filmi böyle bir mantık kurarak izlemiyceksiniz, atın gitsin bir köşeye...

Beklentileriniz neler olmalı? Savaş,şiddet,kan,seksilik.Bunlar ise beklentileriniz bu yazıyı okumaya başlayın ve daha sonrada izleyin.Böyle düşünmüyorsanız, bırakın kalsın.

Yönetmenliğini Mark Neveldine ve Brian Taylor‘ın üstlendiği Gamer bilim-kurgu/aksiyon türünde bir yapım.Daha geçenlerde Surrogates'i izleyen bir izleyici olarak, bu filmdede insanları, insanların kontrol ettiğini görünce hiç yadırgamadım.Haaa ben bunu daha önce görmüştüm dedim ve direk filme konsantre oldum.Bir oyunumuz var sanal olarak oynanan.Ama oynayanlarda insan, kontrol edilenlerde insan.Oyuncular hükümlülerden seçilmektedir. 30 oyundan sağ olarak çıkan oyunculara özgürlük vaat edilmektedir. Bu oyunun yıldız oyuncusu Kable (Gerard Butler) bir taraftan özgürlüğünü kazanmak için bu ölümcül oyunda mücadele verirken bir taraftan da oyunun yaratıcısı olan Ken Castle’ı (Michael C. Hall) devirmek istemektedir.Filmin konusu bu kadar.Daha fazlasını aramayın, biraz hayal gücünüzü çalıştırın hadi...

Çok kötü eleştiriler var etrafta, birazını okuma şansım oldu.Millet acaba bu filme nasıl bir beklentiyle gidiyor yada ne izleyeceklerini umarak gidiyor bilmiyorum ama inşallah bunun bir drama filmi olmadığını biliyorlardır.Kabul ediyorum, film bittikten sora biraz afallama süreci yaşıyorsunuz.Bu da neydi ? gibilerinden düşüncelere giriyorsunuz ama sora kafada jeton düşüyor.Ben bunu niye izledim ?

Ben bu filmi boş zaman aktivitesi olsun, ve zaman geçsin diye izledim.Biraz aksiyon varsa beni mutlu eder diye izledim ki, aksiyondan fazlası vardı.Normal şartlar altında bu kadar fazla yapaylığa giden filmlerden hoşlanmam.İnsanların birbirine girdiği, başkalarının başkasını kontrol ettiği sci-fi tarzı filmler beni açmaz ama en azından birazcık gerçeklik katılmak istenmiş.Ha yapabilmişler mi? Cevap hayır ama genede hoşca vakit geçirtmeyi başarıyor film bu konuda hakkının yememek gerekiyor.

Filmin sonunda, filmin geneline hakim olan aksiyon sahneleri yavaşlıyor ve biraz daha dramatik bir havaya bürünüyor.Bitiş güzel olmuş diyebilirim ama oda aynen film gibi vasat kalmış.

Gerar Butlar'a gelirsek.Sakalları, filmin biraz daha karanlık sahnelere sahip olmasından ötürü filmde inanılmaz bir 300 havası vardı.Bir ara acaba o filmden kesilmiş sahneler bunlarla birleştirilmiş mi acaba diye kendime sordum.Oyunculuk adına bişey aranmaması gereken filmlerden biri.Biraz kaslı, kendince uzun boylu, atletik ve savaş sahnelerinden daha önce tanımış olduğumuz herhangi bir oyuncuyu koysan film gider zaten.Mesela aklıma benim wesley snipes, vin diesel gibi oyuncular geliyor direk.Onları koysan, aaa Butler niye yok demezsiniz.

Son bişeyden daha bahsetmek istiyorum.Filmdeki normal bir araba sanırsam, özel bir dizaynı yok.Bana biri, alok ve çiş ile çalışan arabanın mantığını anlatabilir mi ? Hayır o zman ben gerizekağlıyım ve boşu boşuna benzinin litresine 3tl veriyorum...

Sonda söylenmesi gerekenleri başta söyledim aslında.O kısmı tekrar okumakta fayda var, buraya kadar olan yazıyı okuduktan sonra.Sadece eğlenmek için izleyin ve daha sonra benim yazdığım gibi bir yazı yazmayın.Ağzınızla eğlendim deyip, kafanızda filmden nefret ettiyseniz eğer, bunun gibi iyi mi bahsetmiş yoksa filme giydirmiş mi diye sorguladığınız bir yazı çıkar ortaya.Notum objektif olması: 10/5

UnjustLucifer

17.11.2009

Surrogates [2009]

Çok yapay bir filmi.Eh tabiki yapay olcak çünkü filmdeki insanlar yapay.Suretler sinemalara geldi ve gitti, ben sinemada izleme şansı bulamadım diye üzülüyordum.Biraz zaman geçsin dedik, DVDsi internete düştü ve korsana karşı olan biri olarak download ettim.Eh bundan sonra yapılcak şey, izlemek için zaman ayırmaktı ve onuda yaptım.Filme geçelim hemen;

FBI ajanları bir lise öğrencisinin katilini arıyor.Bu lise öğrencisi suretlerin bulucusu olan adamın oğlu.Suretler ise tamamen robot olan canlılar.Aslında neden canlı dedim bende anlamıyorum ama evlerinden çıkmayan ve böylece normal hayattaki sorunlardan uzak kalan kişiler diye toparlayalım hemen.İşte film tam burada başlıyor.Bizim FBI ajanımız Bruce Willis aynı anda hem katili arıyor, hemde suretlerin sonunu getirmek için kullanıma hazır olan silahı.

Şimdi neresinden başlasam karar veremiyorum.Çünkü filmi anlamak için izlemek gerekiyor.Ben iyisi biraz filmden genel olarak bahsedim en sonda B.Willis abimiz hakkında bişeyler yazmak istiyorum.

Suretlerden bahsediyoruz.İnsan değiller ve insanlar tarafından yönetiyorlar.Filme biraz hata arayışına çıktım ve izlerken not aldım kendi kendime.

Şimdi herkez suretiyle istediği gibi davranabiliyor buraya kadar anlatık.Ama bir tuvalet molası davası var.Hani mantıksız geldi.Aslında mantıksız gelmedi.Aslında gayet mantıklı gibi geliyor ama şöyle bişey var.Diyelim arabayla gidiyor sizin suretiniz ama sizin tuvaletiniz geldi.Suretten çıktığınız anda suret oldugu gibi donuyor kalıyor.E siz arabayla trafiğin ortasında kalacakmısınız ?

Bunun dışında kendine ait olmayan surete girme olayı var bide.Oh ne güzel.Kendine ait olmayan surete herkez kafasına estiği gibi giriyor.Hadi buraya biraz suç unsuru eklemek istemişler ama filmin sonuna doğru artık kim kimin içinde film kopmuş, resmen suretler devreleri yakmışlar.Bir süre sora filmde acaba ne oluyor diye, güneşin oğlu filminde oldugu gibi kim kimin içinde diye düşünmeye başlıyorsunuz.Biraz fazla esnetmişler bu kısmını.

Filmde eksik olan bişeyler var.Size buraya gelipte, gerçeklik eksikti demiycem tabiki ama; filmin sonundan bahsedelim mesela.Öyle bir bitiyor ki film evlere şenlik.Hani şöyle bir mesaj aldım ben '' hadi yeter fazla çektik'' gibilerinden.Kısa olmuş gibime geldi biraz.Tam olaylar gelişiyor.Siz parçaları yerine oturtur gibi oluyorsunuz sora bir anda herkez birbirinin suretine dalıyor, daha sonrada film bir anda bitiyor.Biraz garip olmuş.Film hakkında daha fazla söylenecek bişey yok sanırsam.

Bruce Willis'e geçelim.Hayranları filmi beğenecektir ama ben kendisinide beğenmedim aynen filme yaptığım muameleyi yapmam gerekiyor kendisinede...İdda ediyorum ki, şu filme kimi koysak, aynı performansı verir.Hani filmde özel bişeyler yok.Willis daha önce bu gibi rolleri defalarca aldı ama şu rolü verebilceğin genç bir aktör de yok.Hani olsa bile veremezsin.Biraz yaşını almış biri olması gerekiyor malum.Çok karıştırdım konuyu biraz net bişeyler söyleyerek konuyu bitirmek istiyorum.Willis iyiydi, rolünün gereğini yapmış, aksiyon sahnelerinde döktürmüş.Ama genelde vasatı aşamamış..

Bilim kurgu ve aksiyon filmi isteyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film.Konu olarak seçim güzel ama biraz kısa kalmış bence.Sonlara doğru aksiyonun en tavan yaptığı bölümde yeter artık diye filmi bitirmeleri iyi olmamış.Bunun dışında sürükleyici olmuş ve 1 saat 35 dakika bir anda geçiyor.Boş zaman olduğunda izlerseniz, yoksa gerek yok...Notum 10/6

UnjustLucifer

16.11.2009

Eskiya [1996]

Bir bakışla biraz önce türkiye sinema tarihinin başlangıcı olan filmi bir kere daha izledim.Geçenlerde ünlü oyuncuların katıldığı bir program izlemiştim.Türk sinemasının en iyi filmleri, tekrardan başlaması, unutulmayanları gibi konulardan bahsedilirken kendi kendime bende düşündüm.Eşkiya.1996 yapım olan bu filmi sinemada izlemiştim ama 1996 yılında 8 yaşında oldugum hatırlanırsa, su anda filmi anımsamamak gayet normaldi.Bende tekrar izlemek istedim ve biraz önce bitirdim.Aslında türk sinemasının güçlendiği ve gerçekten başladığı film olarak Muhsin Bey kabul ediliyor.O filmide indirdim ve izliycem.

Daha sonralarında ortalık biraz karıştı açıkçası.2000 li yıllara yaklaştıkca düzen bozuldu.Kalitesi iyi olanlar ve sırf yapılmış olması için yapılan birsürü film çıktı ortaya.Kahbe Bizans, Abuzer kadayıf gibi filmler çok gereksiz kaldı.Ama son zamanlarda ki bu son zamanlar dediğim süreç 2005 den zamanımıza uzanıyor.Devrim arabaları, kabadayı, babam ve oğlum, son ders, sınav ve su anda hatırlamadığım bir sürü kaliteli ve artık bişeye benzeyen yapımlar geldi.Tabi bunların arasında çürükler yok değil miydi, evet vardı ama artık kalitenin arttığı bir zamandayız ve bu çok sevindirici.Daha fazla açılmadan hemen filmimize geri dönelim.

30 yıllık ''içeri'' deneyiminden sonra Baran (eşkiya) dışarı çıkıyor.İçerde kalmasının bazı nedenleri var tabiki ve bunları açığa kavuşturup, daha sonrada sevdiği kadını bulmak istiyor.Hikayemiz burada Uğur Yücelin oynadığı inanılmaz rolle kesişiyor.Bundan sonra olaylar biraz daha karışmaya başlıyor.Bir yandan ona kazık atanları bulmaya çalışırken bir yandan da yeni arkadaşının başındaki belalarla savaşmaya başlıyor.

Inanılmaz mesajlar var filmde.Özellikle kendisini kazıklayan ve daha sonralarında o zamanın en zengin insanlarından biri olan arkadaşıyla konusma sahnesi tek kelimeyle inanılmaz.Bu tür dialogları bir daha bulmak neredeyse imkansız gibi.Duygu yüklü sahnelerin dozu inanılmaz bir şekilde ayarlanmış ve bu seyirciye süper bir şekilde yansıtılmış.

Başlarda salakmış gibi davranan ve daha sonralarında eski hayatına geri dönmek zorunda kalan Şener Şen'e ne demek gerekiyor.Şu filmi izleyen bir izleyici, izledikten sonra şener şen hakkında acaba neler düşünebilir.Gerçekten söylüyorum, türküm diye filmi kollamak yada rakipsiz kılmak değil amacım ama, Şener Şen'in oynadığı rol, zamanında oscar alan oyuncular kadar iyiydi.Filmle beraber resmen bütünleşmiş bir rol.O zamanlar konusunda süper bilgim yok açıkçası.Sadece izlediğim filmler, büyüklerimin anlattıkları ve izlediklerimden çıkarım yaparak söylüyorum ki, daha iyisi olamazdı.Uğur Yücel'i sakın hafife almayın ama.Şener Şen'in altında ezilmesini beklerdik normalde.Ama en az onun kadar kendisini göstermiş ve filmde kendine unutulmaz bir yer edinmiş.Oyunculuklar harika.

Söylenmesi gereken herşeyi söylemiş gibi hissediyorum kendimi.Bunun üstüne ne denebilir ki.96 yılının tarihini bize yansıtıyor.Sevmek ve insan olmak arasındaki bağlantıyı bize yansıtıyor.O zamanlardaki eşkiya kavramını bize anlatıyor.Filmin sonuda, kendisi kadar başarılı.Ve dahası.Mutlaka izlenmesi gereken bir film.En ufak bir sahnesini bile hatırlamakta zorluk çekiyorsanız mutlaka tekrar izlemeniz gerekiyor.Notum 10/8.5 ....

UnjustLucifer

15.11.2009

Loft [2008]

Belçika filmlerini izlemek nedense gittikçe daha zevkli gelmeye başladı bana.Yada daha doğrusu artık klasik ve kendi kalıpları içinde kaybolmaya başlayan Hollywood yapımlarından fena halde sıkıldık.Evet gerçekten değişik bir filmdi diyemem ama en azından senaryoyu bu kadar sağlam tutmaları ve filmin kendi içinde izleyiciyi rahatsız etmeyen sorular bırakması bence güzeldi.Demek istediğim şu ki, filmi biraz önce izledim ve bitirdim ama bu yazıyı yazarken filmi %100 olarak çözücem.Hadi başlayalım...

Evli beş erkek var hikayemizde.İçlerinden mimar olan birgün arkadaşlarına bir teklifle gelir.Çatıkatı dairesi ve 5 tane anahtar.Neden? Metreslerini buraya atabilmeleri için.Böylece kimse onları rahatsız edemeyecekti.Fazlasıyla güvenilir bir psikiyatr olan Chris, dost canlısı karizmatik mimar Vincent, sağı solu belli olmayan tehlikeli Filip, sesi soluğu çıkmayan Luc ve parti kuşu Marnix. Metreslerini çatı katına getiren bu beş adam arasında gizli bir anlaşma vardır, ama burada genç bir kadının cesedini bulmalarıyla beraber şüphe içinde birbirlerini suçlamaya başlarlar, çünkü evin yalnızca beş anahtarı vardır.E eğer 5 anahtar varsa bu olayı kim yaptı? O ceset neden orda?

Bundan sonra yazacağım kısımda çok ağır şekilde spoiler yapacağım o yüzden isterseniz okumayın.Zaten bu filmi izlemek için, buraya kadar yazılanları okumanız yetecektir.Güvenin bana...

Senaryosunu beğendim.Düzenli bir şekilde işlemişler.Filmin başlangıç sahnesinde, hoop noluyorsunuz bu arabada ne diye kendinize sorarak başlıyorsunuz.Daha sonralarında bu 5 arkadaşı ve aralarındaki ilişkiyi anlatıyor.Sizde böylece filmde geçen karakterler hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz ve yukarıda bahsettiğim karakter özelliklerini anlıyorsunuz.Filmin gidişatı açısından baya bir yardımı oluyor bunun...

İşin açıkçası zor bir senaryo denemişler.Bu tür senaryoda açık bulmak bazen çok basit olabiliyor.Mesela filmi övmeden önce biraz bunlardan bahsetmek istiyorum.Kendimce herşeyin cevabını bulduğumu söyleyebilirim buraları yazarken ama birazcık tartışalım.Mesela, apartmanın kapısını çalan ve emlakçıdan geldiği varsayılan sarı saçlı hatun kim? Onun kim oldugu konusunda herhangi bir ipucu yakalayamadım ben.Acaba bn mi yakalayamadım yoksa gerçekten ortada kalmış bir karakter mi?

Luc karakterimiz daireye giriyor (eğer yanılmıyorsam) ve elinde bir viski bardağı var.Hadi buraya kadar herşeyi anladım ama o bardak elinden düşünüyor ve yerde kırılıyor.E polisler neden onun izini süremiyorlar?Ama daha sonraki sahnelerde katı temizlediklerinden bahsediliyor.İşte burada ufak bir gel git var.Geriden gelen sahnelerden bunu görüyorsunuz ama an olarak yaşanan sahnelerde bardak ortalıkta yok.Burada biraz karışıklık yaşanılmış yada ben kaçırdım...

Çok yakın beş arkadaştan bahsediyoruz.Eğer ben size şurada en yakın 5 arkadaşımı sayacak olursam hepsini yazısından tanırım.O yazıyı onun yazdığını neden bu kadar geç anlıyorlar?Çok ilginç gelmedi mi size?

Bir araştırmasını yapmam gerekiyor ama yüksek dozda insulin bir insanı öldürebilir mi?Hadi diyelim öldürebilir ( bu konu hakkında gerçekten bir bilgim yok).Ama daha sonra gelen sahnede herkez kızın zaten çoktan öldüğünü idda ediyorlar ve olay yerine intihar süsü veriyorlar.Tamam buda gayet normal ama siz bir insanın öldüğünü yada ölmediğini ayırt edemezmisiniz? Ölmeyen bir insanı öldürmeye çalışan biri bunu bence ayırt edebilmeli.1 gece önceden kalan ceset elbette soğuk olur.Bunun yanında ölmüş insan nefes alıp veremez, ama madem ölmedi sen nasıl onun öldüğüne kanaat getirebiliyorsun ve ondan sonra işini yapıyorsun?Buradada film baya bir kendisiyle çelişmiş.Biraz garip geldi bana...Bunun yanında ölü cesede mutlaka otopsi yapılır.Otopside çıkanları zaten filmde göreceksiniz, ama bir insana insulin enjekte edildiğini ve filmde dikkatle bakarsanız, enjekte edilen yere bir insanın yetişmesi baya zor.Zaten kendi kendine edeceksen bile neden oraya enjekte edesin ki? Hani belki ben filmi fazla kaşıyorum ama...

Vincent niye diğer arkadaşlarının karılarıyla yatıyor?Bunun bir açıklaması yok.Filmde bu sahne geçiyor, siz onları aldattınız gibilerinden bir yaklaşımı var ama hani fazla da mantıklı gelmiyor insana.Bunu bir çeşit güç olarak görüyor olabilir.

Yukarıda filmi biraz fazla eleştirmiş gibi gözükebilirim ama sadece açıkta kalanları söylemek istedim.Sonuçta zaten deliksiz senaryolar tüm zamanların en iyi filmlerinden olabiliyor.Hazır en iyi filmler demişken şöyle geçmişte hangi belçika yapımı filmleri izlediğimi düşündüm.Enfant, L' ,Zaak Alzheimer, De gerçekten güzel filmlerdi hatırladığım kadarıyla.Daha izlenmesi gereken Silence de Lorna, Le , JCVD ,C'est arrivé près de chez vous gibi filmler oldugunuda düşünürken belçika sinemasından baya güzel işler çıkıyor.Bu filmde ayrı bir başarıdır gerek senaryo olarak, gerek işlenişi olarak.

Filmin sonu ise gerçekten güzel bağlanmış.Hani sona gelene kadar birçok parça var.Hatta sizi yanıltmaya çalışan sahnelerde var işin içinde.Başından beri anlıyorsunuz yavas yavas flashback verdikleri zaman.Bunu yapan bu gruptan biri ama herhangi birine kondurabiliyorsunuz bunu.Hani dışardan birinin olması, zaten böyle bir filmin var olmaması anlamına gelirdi zaten.Oyunculuk performanslarınıda hemen bu aradan çıkartmak istiyorum.Daha önce tanıdığımız kimsenin olmaması, bu tarz filmlerde daha çok senaryoya odaklanmamızdaki birinci etken belkide.Hepsi gerekeni yapmış ve ortaya gerçekten güzel bir eser çıkmış.Notum 10/7.5 bu filme.Yukarıda bahsedilenlere, özellikle ceset sahnesine biraz daha dikkat edilmesi gerekiyormuş.

UnjustLucifer

14.11.2009

Phantoms [1998]

Geçen twitter’da dolaşırken gözüme çarptı. Cnbc-e Tv’nin twitter hesabından yazı gelmiş. “Usta gerilim yazarı Dean Koontz’un aynı isimli ünlü kitabından sinemaya uyarlanan Phantoms, bu akşam 22.00’da x kuşağında Cnbc-e’de”. Babam sağolsun Dean Koontz’u tanıyorum. Ancak Phantoms ismi de pek yabanı gelmedi o sırada. Babam, Dean Koontz’un bütün kitaplarını okudu ve bütün kitapları arşivinde bulunuyor. Ben ise sadece 1.5 Dean Koontz romanı okudum. Twilight Eyes ve yarım Phantoms.

Normalde kitapları yarısına kadar okuyup devamını filminden izlemek –uzaktan bakınca kulağa hoş bir fikir gibi geliyor- gibi bir huyum yoktur. Ama küçüktüm, hatırlamıyorum, nedendir bilinmez Phantoms’u bir şekilde yarıda bırakmak zorunda kalmıştım. Tekrar başlamaya, ya da kaldığım yerden devam etmeye çok heveslenmiştim ama nedense yapmadım/yapamadım. Bu yüzden, twitter’da o yazıyı gördükten sonra filmini izlememezlik yapamazdım.

Jennifer (Joanna Going) ve kardeşi Lisa (Rose McGowan), evlerinde annelerinin çıkardığı huzursuzluktan sıkılıp sakin bir kasaba olan Chopperfield’da vakit geçirmek isterler. Chopperfield’a geldiklerinde ortamın beklediklerinden daha da huzurlu olduğunu fark ederler. Birkaç ev ve işyerine girdiklerinde ölü insanlar bulurlar. Bu insanlar yeni ölmüştür ve ortada ne bir vahşet izi, ne bir karşı koyma, ne de kan vardır. Bazı insanlar da kaybolmuştur. Neyseki kasabanın şerifi Bryce (Ben Affleck) ve iki tane polis memuru arkadaşı hala yaşıyordur. Bu 5 kişi, bunu yapanın kim olduğunu öğrenmeye çalışırlar fakat olaya dışarıdan Özel Güvenlik’te dahil olur. Bütün kasabayı ortadan kaldıran bu şeyi anlamanın/çözmenin yolu aslında bu tip olaylarla ilgili bilgi sahibi ve kitap yazarı olan Dr. Timothy Flyte’tır (Peter O’Toole).

Oyunculuklara değinmek istiyorum. Ben Affleck’in kendini yeni yeni gösterdiği yıllar ve yanılmıyorsam kariyerinde bu türde oynadığı ilk ve tek film ve bence sırıtmış. Hani sanki o rolü oynayacak başka adam bulamamışlar da son çarede yoldan geçen Ben Affleck’e sarılmışlar alelaceleyle gibi oynamış Ben. Rose McGowan ve Joanna Going’de vasat diyebiliriz. Vasat üstü tek isim Peter O’Toole. Bir de kitabı okurken kafamda canlandırdığım psikopat Stu karakteri Liev Schreiber’a birebir uymuş.

1983 yılında piyasaya sürülen bu kitabı okurken nefesiniz kesilebilir, gerilebilirsiniz. Ben okurken, bunun bir filmi olsa ne güzel olurdu diye düşünmüştüm. Ama Joe Chapelle’in yönettiği 1998 yapımı bu filmi, 2009 yılında izlerseniz size gerilim değil de komedi gibi bile gelebilir. Ha ara sıra geren sahneler var ama çok az, teknoloji de bayağı kötü. Hani zamanında izlesek belki bu kadar düşük not vermezdim. Özetle iyi kitap, kötü film. Dean Koontz’un bu harika romanı, acemi ellerde istediği başarıyı yakalayamamış. 10/5

Beercholic

12.11.2009

Assassination Of A High School President [2008]

"The name's Bobby Funke...I write for the paper" diye başlayan filmi az önce izledim.Geçen 9 gün zaman diliminde izlediğim 12 film biraz ağır gelmiş olacak ki, 2.5 hafta sonra tekrar bir film izleyebilmenin heycanını yaşıyorum su anda ve sonrada izlenimlerimi paylaşabilmenin mutluluğunu...

Güzel bir film olmuş.Normalde lise salaklıklarından bahsedilen milyonlarca film var piyasada ve biz bunları izliyoruz yada izlemek zorunda kalıyoruz çok mantıklı yada filmlerde yapılan seks şakaları çok komik diye.Bu tarz filmlerden biri olduğunu sandım.Bruce Willis adının geçtiğini çok sonra fark ettim ve bu önyargım birazcık değişti.Film okulda gazete yazarı olan bir lise öğrencisinin makale bulmasıyla başlıyor.Daha sonra bakalesi gitmek istediği üniversiteye yollanıyor ve oradan burs alıyor.İşte buraya kadar gayet güzel ilerliyor ama yazdığı hikayenin başına bela olacağını ve daha sonrada istemeden kendisinin de karıştığı daha karmaşık bir hikayenin içinde bulacak karakterimiz.

Filme geçelim.Filmin senaryosu gayet güzel yazılmış ve işlenmiş? Acaba öyle mi? bu filmden beklentinize göre değişir.Aslında sonu belli olan filmlerden biri ama herzaman dediğim gibi..Eğer önyargı ögesini kafamızdan silersek bu filmlerden zevk alabiliriz.Aksi halde ortada zevk alınabilcek film kalmayabilir.Sonuçta senaryolar bir ötekinden ancak ufak farklılıklarla ayrılabiliyor.Çok fazla şey beklememek gerekiyor bazen, sadece filmden zevk almaya bakmak güzel bir seçenek olur.

Film 2008 çıkışlı ve türkiyeye gelmedi.Sanırsam artık gelmezde.Filmi bende son zamanlarda neler çıkmış gibilerinden takip ettiğim bir topic de rastladım.İsmi ilginç geldi ve iyiki izlemeyi denemişim.Yukarıda söylediklerimi tamamlayim.Bu tarzda yapılan filmler normalde çok gereksiz olur ama bu sefer en azından bişeyler vardı filmde...

Buraya kadar güzel şeylerden bahsettik, biraz duvara vuralım filmi.Güzel bir senaryo yazmışsın, tamam bazı ipuclarını yerleştirmeye çalışıp bir gizem üretmişsin.Filmi izleyen her bilinçli seyirci filmden sonra kendine şu soruyu sorabilir.90 dakika boyunca filmi izledik ama gizem ne zaman çözüldü? Ben size söyleyim, 90 dakkalık filmin bütün çözümü 10 dakika? Nasıl olur böyle bişey? Bunu şöyle açıklayabilirim.Heycanlı bir maç izliyoruz.Durum 3-3 ve dakika 85... Karşı takım bir anda sahadan çekildiğini söylüyor ve sizin bütün merakınız, motivasyonunuz yarıda kesiliyor.Yaklaşık 80 dakka boyunca olayları işleyip karıştırıp daha sonra bir sahneyle bütün olayları çözdüler ve filmi böylece bırakıverdiler.Tamamen batırmışlar.

Bunun yanında baya gereksiz sahne vardı.Mesela ehliyet alma süreci inanılmaz gereksizdi.Tamam konuyu bir yanından bağlıyor ama biraz gereksiz ve uzun olmuş.Aslında çıplaklık yada seks sahneleri biraz eleştirilebilir, ama sonuçta bunun bir gençlik filmi olduğunu unutmamak gerekiyor.İzleyenler genelde buralara çok takılmışlar nedendir bilinmez!

Bruce Willis den bahsetmek istiyorum.Rolü çok kısıtlı ve ara ara gözüküyor.Eminim ki senaryoda yazanlardan başka şeyler eklemiş üstüne.Çünkü böyle bir oyunculuğun sahnelenmesini isteyen bir senaryo yazılamaz heralde.Yapabileceğim en büyük övgü budur.Dialogları inanılmaz doğal yapmışlar ve bunları söyleyen, durulması istendiği gibi sert duran bir willis olunca işler kolaylaşmış. Mischa Barton'a ufak bir parantez açmak gerekiyor.Hem güzelliği hemde rolüyle filmde bir yer edinmiş kendine.İzlenmesi keyif veriyor (her sahnede)

Sonuç olarak güzel bir filmdi.İzlenemez değil ama izlemesenizde bişeyler kaybetmezsiniz.Senaryodaki açıklardan, olayların eskaza oluyormuş gibi gözükmesinden, fazla fazla kullanılan gereksiz sahnelerden daha fazla bahsedip iştah kapamaya gerek yok.90 dakika boş zamanınız varsa ve izleyecek bişeyler bulamıyorsanız hemen buna başlayın.Film çabuk bitiyor! 10/6.5

UnjustLucifer

10.11.2009

Aylık Tıklanma #4


Buyrun buda geçen aya ait tıklanmalarımız.Durağan ve olağan bir gidiş var.Hayırlısı...

Bolt [2008]

Bir animasyon filminden ne beklenebilir? Ben sadece eğlence ve mümkünse biraz gülmek isterim.

Bolt filminde basit olarak köpek ve sahibi arasındaki bağ konu ediliyor ve açıkçası bundan fazlası yok. Bolt küçüklüğünden beri bir tür süper kahraman gibi yetiştirilmiş ve aslında bir film yıldızı olduğu gizlenmiştir. Süper kahraman olduğu izlenimini daha gerçekçi kılabilmek için bu yola başvuran sinema yapımcıları özel gizli kameralar ve efekler ile film çekerken Bolt sürekli yuvasına döndüğünde bir sonraki günün planlarını yapar. Birgün filmlerindeki kötü adamın kedileri Bolt ile dalga geçerken Bolt sahibini kurtarma azmi ile yuvasından kaçar ve bir kargo kutusunun içine düşer. Kargo Los Angeles'dan New York'a gider ve Bolt kendini New York sokaklarında bulur. Daha sonra tanıştığı kedi ve fare (Hamster) ile birlikte Los Angeles'ın yolunu tutar ve zamanla aslında bir süper kahraman olmadığını ve gerçek anlamda nasıl bir köpek olunduğunu (Söylerken biraz acayip oluyor ama gerçeği böyle) öğrenir.

Buraya kadar zaten fazla bişey yoktu.Bundan sorasından bahsetmek gerekirse, süper güçlerini kullanmak isteyipte başaramadığı sahneler ve mimikleri komikti.Gerçekten eğlendim.Fakat filmin en iyi oyuncusunu seçmem gerekiyorsa bu kesinlikle hamster olurdu.Süper bir performans sergilemiş ve ekstra komikti.

Bu kadar işte, bir animasyon filmini analiz ederken neler söylenebilir daha? Köpek ve sahibinden ibaret olan film, mutlu son tabiki.Sanırsam ''Cars'' filminin yönetmeninden çıkan ''bolt'' boş zaman aktivitesi için yada ailec cocugunuzla beraber hoş zaman geçirmek için izlenebilcek bir film.Tavsiye ediyorum ve normal olarak not vermiyorum.

UnjustLucifer

2.11.2009

The Taking Of Pelham 123 [2009]

Güzel film olmuş.Aslına bakarsanız klasiklerden.''Rehine-Polis-Sivil'' üçgeni kurulmuş ve hikaye anlatılmaya başlanmış.Hemen filme dönelim.

Travolta metroya gider ve Pelham 123 metrosunu rehin alır.Daha sonra arkadaki vagonları bırakır ve kontrolün kolaylaşması açısından 1 vagonu kendine saklar.Daha sonra metro hattını kontrol eden Washingtonla konusmaya başlar.Kişilerin geçmişleriyle alakalı herhangi bir bilgi vermek istemiyorum.Eğer bundan bahsedersem zaten sınırlı olan aksiyon filmimizi biraz daha sınırlamış olurum.Daha sonra karşılıklı oynanan akıl oyunları, ikna çabaları ve kaçış planlarını izliyorsunuz.

Film hakkında söylenecekler ise; 2 yıldır ortalıklarda olmayan Travoltayı özlemişim.

Filmde kullanılan borsa oyunu bence çok sıradan kaçmış.Daha önce birçok filmde böyle bir hikaye görmüştük.Paranın getirilme çabası ise çok saçmaydı.Sen bu kadar önemli birşey yapıyorsun ve bunu sıradan bir olaymış gibi gösterme çabası çok ilginçti.Sonuçta devlet makamından çıkan bir karar ver devletin parasını insanları kurtarmak için taşıyorsun.Biraz basit olmuş.

Yönetmenin Tony Scott olması bir avantajdı.Bu kadar klişe konuya yaklaşma biçimine hayran kaldım açıkçası.Filmin senaryosu gerçekten çok tekdüze ve olağandı.Beklenmedik hiçbişey yaşanmıyor.O kadar olağan bir biçimde ileriyorsunuz ki, bir sahne sonra neler olacağını söylüyorsunuz kendi kendinize.Başlangıçtaki montajlar çok güzeldi.Bazı sahneleri izlerken acaba benim bilgisayar mı takılıyor diye bir düşünceye kapılıyorsunuz.Teknik olarak güzel hazırlanmış bir film, hakkını yememek gerekiyor.

Telsiz konusmaları inanılmaz ilgi çekiciydi.Aksiyon olarak geçen bir filmde bu kadar konusma sahnesi can sıkabiliyor ama bu sefer doyamadım konusmalara.Anlattıkları hikayeler, birbirlerine karşı hitapları ve aralarında geçen akıl oyunu süperdi.Zaten telsiz konusmaları sırasında bu 2 karakterin geçmişini çözüyorsunuz ve filmi kafanızda biraz daha sıraya sokuyorsunuz.

''Yavşak'' belediye başkanımız çok iyiydi.Aslında biraz alakasız kaçmış ama film aksiyon filmi olsa bile biraz mizah eklemek konunuyu klişelikten çıkartır gibi olmuş.En azından aralarda dikkat çekiyor.Güzel hazırlanmış.

Oyunculardan bahsedelim hemen.Denzel Washington herzamanki gibi süperdi.''Sıradan'' vatandaş rolünü çok iyi benimsemiş ve oynamış.Travolta ise bildiğimiz gibi, rolüne süper oturmuş.Bu tür oyuncuların, filmdeki yeri ve yaptıklarından bahsetmek bazen çok zor olabilir, aynı bu filmde olduğu gibi.Bunun yerine biraz daha onların filmdeki yerinden bahsederek kapanışı yapalım...

Yukarıda defalarca kez söylediğim gibi film çok sıradan ama yönetmenin katkısı ve usta 2 oyuncuyu izlemenin zekiyle bu sıradanlıktan biraz kurtuluyorsunuz.Hani filmin iyi mi kötü mü olduğuna karar vermek çok zor.Filme kötü deseniz oyunculara haksızlık etmiş olursunuz ama filme iyi dersenizde bu zavallı kalmış senaryoya boyun eğmiş olursunuz.Tam ortada kaldım ben bu kararda.

Son olarak söylenmesi gereken ise, filmin sonundaki hayalkırılığıydı.Çok basit bitmiş film.Beklenen bitişi yaratamamışlar.En azından iyi bir bitiş isterdim ben bu kadar basit olacağını hiç düşünmemiştim.Son sahne biraz etkileyici gibi geliyor insana ama sadece öyle ''gibi'' geliyor.Tarafsız bir bakışla kaç yılda bir 2 usta oyuncuyu aynı aksiyon karasinde görüyorsunuz ve bu kadar iyi tat veriyor? Bence izlenmesi gereken bir film ve süre olarakta abartılmamış.Vereceğim not 10/7. Boş zamanınız varsa, izlemekte fayda var.


UnjustLucifer

1.11.2009

Hotel Rwanda [2004]

Birkaç yıl önce, Blood Diamond filmi sinemaya geldiğinde ailecek gitmiştik. Ailecek gittiğimiz ender sinemalardandır o film. Dolayısıyla asla unutmam. Ama ailemle gitmesem bile unutamayacağım bir film olduğunuı söyleyebilirim. Bir elmas uğruna Avrupa’lıların, Afrika’yı nasıl kullandığını, nasıl sömürdüğünü anlatır genelinde. Özeline inersek bir babanın, ailesiyle ilgili hayat bağlarını içeren bir dram izleriz. Leonardo Di Caprio, Djimon Honsou, Jennifer Connelly, üçü de mükemmel iş çıkarmıştı. Ve filmin sonunda, “Sierra-Leone’de hala 250.000 çocuk ellerinde silahlarla, bu tip örgütler için çalıştırılıyor.” Yazısı çıktığında en sonunda kendimi tutamayıp hüngür hüngür ağlamıştım.

Blood Diamond’dan 2 sene önce bizlerle buluşmuş bir film, gerçek bir hikaye Hotel Rwanda. Ancak ben onu geçen hafta cnbc-e ekranlarında izledim. Afrika’da küçük bir ülke Ruanda. 10 milyon nüfusu var. Yıl 1994. Belçika’lılar zamanında gelmiş ve kardeş kardeş yaşayan aynı ülkeye mensup insanlardan uzun ve koyu zenci olanlara hutu, melez ve diğerlerine göre kısa olanlarına ise tutsi demişler ve ülkeyi ikiye ayırmışlar. Ülkeyi tutsilere yönettiren Belçika’lılar, ayrıldıklarında ise hutulara bıraktılar. Ve yıllarca tutsiler karşısında ezilen hutular, intikam almaya başladı.

Bu kaos ortamında karısı ve çocukları da tutsi olan, hutulu bir otel müdür yardımcısı, hem de ülkenin en lüks otellerinden birisi olan otelin müdür yardımcısı Paul Rusesabagina (Don Cheadle), karısı Tatiana (Sophie Okonedo) dahil yüzlerce tutsiyi, hutuluların elinden kurtarmaya çalışıyor. Bu iç savaş ortamında, belkide Ruanda’daki en mantıklı düşünen adamın hikayesi özelinde Ruanda’da yaşananları izliyoruz, acı bir şekilde.

Filmi izlerken düşünüyorsunuz. İnsanlıktan utanıyorsunuz, kendinize bile acıyorsunuz zaman zaman. Bazen öyle utanıyorsunuz ki, filme bakacak gücü bulamıyorsunuz kendinizde. Yönetmen Terry George bunları birer birer gözümüze sokmayı becermiş. Filmin bir sahnesinde, gazeteci arkadaşın dediği gibi; “Burada gerçekleşen katliamlar, Avrupa’da akşam haberlerinde çıkıyor ve biz Avrupa’lılar izleyip üzülüyoruz. Birkaç dakika sonra da yemeğimizi yemeye devam edip, eski hayatımıza dönüyoruz” İşte bu hakikaten gurur kırıcı. Afrika’da her gün bilmem kaç tane olay yaşanması ve bizim burada olanları sadece izlememiz utandırıyor insanı.

Don Cheadle ve Sophie Okonedo mükemmel bir oyunculuk çıkarmışlar. Zaten ikiside oynadıkları oyunla Oscar’a aday oldular. Filmin müzikleri de mükemmel. Zaten ne zaman Afrika ile ilgili bir film izlesem, müzikleri hep aklımda kalır. Bu filmi izleyince de son sahnesinde çalan Wyclef Jean’in ‘Million Voices’ isimli parçasını unutamayacaksınız. O parçayı her duyduğunuzda benim gibi tüyleriniz diken diken olacak.

Filmin sonunda “Bu katliam tam 100 gün sürdü ve ölü sayısı yaklaşık 1 milyon” yazısını okuyunca gözyaşımı tutamadım. Tıpkı Blood Diamond gibi. Sonra ne mi yaptım? Hayatıma devam ettim. 10/8

Beercholic